Doğumunun 150. Yılında Tanburî Cemil Bey ve Sanat Felsefesi

13 dakikada okunur

İstanbul’dan Balkanlara, Balkanlardan Anadolu ve bugünkü Ortadoğu’ya uzanan bir coğrafyanın müzikle harmanlanmış kültürel haritasını çizer Cemil Bey (1871-1916) mızrabıyla. Yay ve mızrap onun elinde âdeta Rönesans ressamlarının eserlerindeki gibi değişen, yeniden doğmakta olan bir yaşam biçiminin yansıtılmasındaki fırça işlevini görür. Tanbur’undaki perdeleri ise renkleri temsil eder. Onun çizdiği seslerden örülü tablo, Osmanlı’nın son döneminde Türk müziğinin yüzyıllara dayalı birikiminin ulaştığı zirvelerden biridir. Cemil Bey’in müziği sayesinde Osmanlı toplumunun sahnedeki son perdesinin trajik bir biçimde kapanmadan önceki ruh hâlini ve elbet büyük bir sanat mirasının kristalize olmuş sunumunu anlayabilmek mümkün olur. Cemil Bey’i dinledikten sonra “O zaman karşımda altın bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim” diyen Yahya Kemal gibi henüz edebî kimliğini bulma mücadelesinde, yolun başındaki büyük bir şaire kendi kültürünün hazinelerine kavuşma konusunda, saklı mahzene erişmede kullanacağı kapıyı açmada anahtar rolü üstlenen şey, Cemil Bey’in yüzyılları birbirine bağlayan o tılsımlı mızrabıdır. Bu bağlamda değerlendirebileceğim Gülizar makamındaki eşsiz tanbur taksimi belki de o melankoliyi terennüm eden, heyecan dünyasının zirvelerine tırmanışın öyküsüdür. Dram da oradadır, kanatlanan umutlar da.

Hatırla Maziyi “Mesud”u

Cemil Bey’i anlamak yalnızca onun müziğine kulak vermekle ilgili bir durum değildir. O müziğin üretildiği kültürel ve toplumsal kozanın dönüşümünü kavramak demektir aynı zamanda. Oğlu Mesud Cemil, babasını tanımlarken zamanın ruhundan beslenen yönüne işaret eder. “Bizde Tanzimat’tan beri ıstırap hâlinde devam eden ve Cumhuriyet inkılabıyla şuurunu bulan yenileşme ruhunu eski köklerden aldığı esrarlı kudretle besleyerek sezen ve bu duygusuna zamanının imkân ve vasıtaları içinde âzami ifadeyi veren insandır.”1 Doğu ve Batı arasında kimlik mücadelesi veren modern ile geleneksel dünyanın çatışmaları karşısında direnç oluşturmaya çalışan bir toplumun yaşadıklarının en estetik ifadesidir Cemil Bey. Bu bakımdan taksimlerindeki ve eserlerindeki melodik yapılar beklenmedik bir şekilde hızlı pasajları içerecek, 5’li, 6’lı, akor, oktav veya atlamalı seslerle, legato, staccato grupetto, mordan, çarpma gibi süsleme unsurlarını yeni bir üretim tarzıyla ortaya çıkartır.

Udî ve viyolonselist Şerif Muhiddin Targan’ın bir daha unutamayacağı o güzellikleri mızrabıyla ruhuna nakş eden Cemil Bey, Şerif Ali Haydar Paşa’nın Çamlıca’daki köşkünde, gece sessizliğine eşlik ederek Hüzzam makamında bir taksim yapar. Onu dinledikten sonra hislerini şu şekilde ifade eder. “Yüzlerce yıl tanbur’un telleri üzerinde dolaşıp bulamadan giden yolculuların yorgun izlerini takip edenlerden olmadığı derhâl görünüyordu. Evvelkilerin elinde tutuklayan, tanbur diye malum olan saz Cemil Bey’in elinde çağlıyordu.”2 Onun mızrabı yalnızca İstanbul’da, evlerindeki meclislerde yer aldığı seçkinlerin dünyasını aksettirmez. Bazen İstanbul’un kenar mahallelerinde pencereden pencereye dertleşen Ayşe Hanım’la Fatma Hanım’ın hikâyesini anlatır kemençesiyle, bazen Anadolu’nun bir köşesinde, kır yaşamındaki çobanı pastoral oyunla hikâye eder. Aslında Cemil’in bu yönü onun folklorcu yanını gösterir. “Bugün sanat istikbalimizi bağladığımız halk musikisi eserlerine dudak bükerek “köy havası” diyen bir cemiyetin içinde Tanburî Cemil halk musikisine adeta âşıktı” der Mesud Cemil.3

Klasik üslubun hem hayranı, hem hâkimi olan Cemil Bey, halk bilimindeki unsurları da işleyerek bütüncül bir bakışla bestelerini ele almıştır. Romantik yönü “yedi tepeli şehir” İstanbul’a ait görünmektedir ancak unutmamak gerekir ki o zamanlar imparatorluğun başkenti olan İstanbul, üç kıtayı saran sınır bölgelerinin her tarafından gelen halkla doludur ve folklor bakımından çok zengin bir şehirdir. Döneme bakıldığında Tanburî Cemil’in gittiği konaklarda birdenbire ortadan kaybolduğu, arandığı zaman mutfak dairesinde aşçıbaşıdan saz dinlerken bulunduğunu işitiriz. Sokaktaki her cins dilencinin peşinden giderek okudukları melodileri belleğinde tutabilmek için Hamparsum notasıyla yazmaya çalışması dindiremediği merakıyla ilgilidir. Her an sesin izindedir. Halk müziğinin özünü arar, özellikle de hayat hikâyelerine yansımış sesleri toplamak ister.

Tasviri müzikte yaptıkları hayal gücünü de aşan, sağlam bir gözlem yeteneğinin ve kurgusal zekânın göstergesidir. Buradaki tabiat unsurları Cemil’in ruh hâlinin tercümanıdır. Böylelikle inşaları sazı üzerinde yaptıklarıyla şaşırtan, daha önceki üsluptan çok farklı bir formda temsil eden hünerli bir sazende olmaktan çıkarak o sazı kendini en iyi biçimde ifade etmede araç hâline getirmiş gerçek bir sanatkâra, virtüöze dönüşür. Onun, “Rehber-i Musiki” adlı eserindeki makam ve usule dair yazdıklarını eleştiren ve teorik olarak zaaflar içerdiğini belirtenlerin göz ardı ettiği nokta da budur. Cemil Bey her şeyden önce bütün bu müzik mirasını yaratıcı icrasının ve müzikal dehasının aracı olarak kullanan bir sanatkârdır. Üstat için makamlar yalnızca belli kurallar içinde arka arkaya gelmiş seslerden oluşan diziler değildir. Duygularını sergilemede ona yardımcı olan kalıplar, şahsi melodilerdir. Cemil Bey, bu sayede İstanbul’daki bir plak stüdyosundan taşarak Osmanlı dünyasının bütününe erişen Selanik’ten, Bursa’ya, Bağdat’tan Kahire’ye uzanan bir ses köprüsüne dönüşebilmiştir. Öyle ki derin bir felsefeyle sesleri ebediyete karıştırmış, kendi kâinatında onlara vücut vermiştir. Hâl duyusu gelişmiştir çünkü. Bugünün anlam dünyasından çok uzakta yer alan o ifade kudreti. “Sanatkârın bu ilahi teneffüsünde bazen bir millet, bir cemaat, bazen de bir tarih ve insanlık, bazen de sonsuzluk vardır. Aynı zamanda, onun bu tarzda, yaratılıştaki hikmete nazireler ortaya koyan teneffüsleri, hayatının başından sonuna kadar inkişaf eden tek bir melodinin muhtelif anları, safhalarıdır. Bu melodinin çeşitli nağmeleri, sevinç, ümit, aşk, nefret, kin, korku, merhamet, hicran, hasret, tahammül, şikâyet, hicap, nedamet, isyan gibi ruh hâllerini dile getiricidir.”4 Cemil’deki melodilerin dalgalarını göklere yükselten ve dinleyenleri de oraya taşıyan, uçurumlarda dolaştıran ilham kaynağı benliğinin derinliklerindedir. Ona ulaşmak, daha iyi anlamak dileğiyle. Kalplerdeki manâyı ruhtan ruha, mâziden âtiye nakleden Tanburî Cemil Bey, kubbede bıraktığın seda sonsuza kadar  ölümsüzlüğünün yankısıdır…

Dipnotlar

*İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Müzikoloji Bölümü, bilen.isiktas@istanbul.edu.tr

Şerif Sait Çeren, “Radyomuzda Anılması Münasebetiyle Tanburi Cemil”, Radyo, Cilt 1, Sayı 11, 15 Ekim 1942, s. 4-5. Söz konusu makalenin yazarı Mesud Cemil’dir. Müstear isimlerinden birini kullanarak yazıyı kaleme almıştır.

Celal Volkan Kaya, “Şerif Muhiddin Targan’ın Tanburî Cemil Bey Hakkındaki Hatıraları”, 100. Ölüm Yıldönümünde “Üstad-ı Cihan” Tanburî Cemil Bey’e Armağan, Yay. Haz. Ruhi Ayangil, (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2016), s. 245. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan dramatik gelişmelerle biçimlenen Cemil Bey’in müziği ve yaşamına ait geniş bir değerlendirme için bkz. Bilen Işıktaş, Peygamber’in Dâhi Torunu Şerif Muhiddin Targan, Modernleşme, Bireyselleşme, Virtüozite, (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018), s. 82-97.

Şerif Sait Çeren, “Radyomuzda Anılması Münasebetiyle Tanburi Cemil”, Radyo, Cilt 1, Sayı 11, 15 Ekim 1942, s. 4.

Nurettin Topçu, Bütün eserleri 10, Mehmet Âkif, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1998), s. 28.

 

Önceki Yazı

Bakma, Görme ve Kültürel Hegemonya

Sonraki Yazı

Edebiyatımızın Uzay Serüveni Yeni Mi Başlıyor?

Son Yazılar

Çölde Doğan Şiir

Kalıntıları bugün de hayatiyetini sürdüren İttihat ve Terakki’nin tek bir hedefi vardı: Ne olursa olsun, Abdülhamid