10 adımda çocuğa göre edebiyat -I-

6 dakikada okunur

1) Gerçek hikâyenin peşinde
“Kant’ın yaşamının tarihini anlatmak güçtür, çünkü ortada ne bir hayat ne de bir tarih vardır. Almanya’nın kuzeydoğu sınırında kurulu eski bir şehir olan Königsberg’in çok ayak altı olmayan bir bölgesinde, çok sessiz, mekanik bir biçimde düzenlenmiş, neredeyse soyut bir bekar hayatı yaşadı. Kalkmak, kahve içmek, yazmak, ders vermek, yemek yemek, yürüyüşe çıkmak… Her şeyin belirli bir saati vardı; Kant gri paltosunu giymiş, eline İspanyol bastonunu almış halde kapısının önüne çıktığında, komşuları saatin tam olarak üç buçuk olduğunu biliyordu.”
Mason Currey, Günlük Ritüeller kitabında Kant’ı böyle anlatır. Büyük yazarların yaşamları ve eserlerinin oluşum süreci her zaman merak konusu olmuştur. Bununla ilgili yayımlanan kitaplar, yapılan söyleşi ve röportajlar hep bu olağanüstü halin, yani sanatın, dışavurumunun nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir. Kült romanların tohumunun ilk nasıl atıldığı, yazarların eserlerini ortaya koyarken içinde bulundukları duygu durumu, ne zaman uyuyup ne zaman uyandıkları, vazgeçemedikleri rutinleri, çalıştıkları masa, bu masalara damlayan mürekkep lekeleri bile merak edilir. Belki de bu merakın neticesidir bizi Frankfurt’a, Goethe’nin evine götüren, Kant’ın dışarı çıktığı saati, Beethoven’ın bestelerini yaparken ki o tuhaf alışkanlıklarını öğrenmemizi sağlayan bu türden bir itkidir. Nasıl? İyi bir eserle karşılaştığımızda, “Ben de bunun gibi bir şey yapmalıyım. Peki bu yapılanın sırrı ne?” düşüncesine benzer bir itkidir bu.
Eserin katmanlı yapısıyla sanatçının kendi hikâyesinin birleştiği noktada, bazı sorulara uygun yanıtlar verebilirken bazı sorular hâlâ diriliğini korur. Gündelik yaşamın önemsiz ayrıntıları, sanatçı dikkatiyle nasıl olup da esere dönüşebilir? Bakmakla görmek arasındaki o hassas çizgiyi fark etmek, hikâyenin önündeki taşları kaldırmak hangi yollarla mümkün olur?
Soruların çoğaldığı, yazılı, genelgeçer kuralların olmadığı, üstelik herkeste farklılaşan hikâyenin tecelli edişinde belki de değişmeyen şey, sürecin içerdiği karmaşıklıktır. Peki, hikâyenin üzerindeki katmanlı yapı, edebiyatın bütün merhalelerinde aynı şekilde mi tecelli eder? Belki de daha doğrudan sormalıyım: Çocuk edebiyatı, bir hikâyenin ortaya çıkışındaki katmanlı yapıyı içerir mi?
Çocuk yazını, edebiyat binasının dışarıya açılan penceresi yahut bir giriş kapısı değil. Onun bizatihi kendisi. Bütününe dahil bir parça. Böyle bakıldığında -elbette ufak tefek farklılıklar dışında- doğum sürecindeki karmaşıklığın tümünü içerdiği fark edilecektir. Üstelik daha basit, günlük rutinlere yönelik hikâyelerin varlığı bunu yadsımaz. Çocuğun yemek ve uyku düzeni, yeni bir kardeşin dünyaya gelişi, okula başlangıç, paylaşmanın ve sabrın önemi gibi çocuk gerçekliğine uygun hikâyeler anlatılabilirken daha karmaşık, sanatsal yönü ağır basan temalar da işlenebilir. Edvard Munch’ın “Çığlık” isimli tablosundan da bahsedebilirsiniz bir çocuğa, ekonomiden de, işsizlikten de… Yeter ki anlatılan, çocuğa görelik perspektifine uygun olsun, yeter ki çocuk yazınının, o büyük hikâyenin bir parçası olduğu hatırdan çıkarılmasın.

Önceki Yazı

Shirley, kalk artık bahar geldi!

Sonraki Yazı

Görmek istenilen son kişi -ev sahibi-

Son Yazılar

Tiyatro asla ölmez!

Deneyimli tiyatro oyuncusu Kerem Atabeyoğlu, teknolojinin gelişmesiyle tiyatroların öldüğü şeklinde yapılan yorumlar için net konuştu. Tiyatroya