10 adımda çocuğa göre edebiyat 

5 dakikada okunur

7) Söyleyecek bir sözümüz olduğunda çocuğu hedef almak

Milattan önce, VI. yüzyılda Hindistan’da yazıldığı düşülen bir çocuk kitabında, (Bu aynı zamanda bilinen ilk resimli çocuk kitabıdır. Orbis Picturs, Resimlerle Görünen Dünya.) hükümdarın, ele avuca sığmayan oğlunu terbiye eden bir Brehmen’in hikâyesi anlatılır. Hikâye yalnızca bir Brehmen’in ve bir çocuğun hikâyesi değildir; kitabın içerisinde ahlak ve politika meselelerini eğlenceli şekilde açıklayan farklı hikâyeler ve fabllar da var. Oğul terbiyesinden, yani çok daha kişisel bir alandan daha komplike bir alana, politik meselelere sıçramak, üstelik çocuklar için yazılan bir kitapta bunu yapıyor olmak şaşırtıcı gelmiş olabilir. Oysa bu, oldukça yaygın bir söylem biçimi. Geçmişten bu yana, iktidar mücadelelerinde, gelecek tasarılarında daima çocuk özne hedef olmuştur. Metinlerde, erişkin kişinin söyleyecek sözü olduğunda, o an bir çocuğun sahneye girdiğini görürüz. Çocuk özne oldukça belirsiz, dikkate alınmayan bir konumdayken; yetişkinlerin o çok mühim sözlerinin, birincil muhatabı oluverir birdenbire. Elbette bu, çocuğun boyunu aşan, asıl hedeflenen yere göndermeler yapan içerikte söylemlerdir. Ancak nihayetinde, sahnedeki muhatap çocuktur. “Ey oğul…” ile başlayan öğütler dizisi, otoriter ve eril bir dil tarafından sıralanacaktır. (ki Resimlerle Görünen Dünya’da olan da budur.)

Bir de bunu daha genel bir alana, edebiyatın tümüne yayarak soralım: Çocuğa seslenildiği anların dışında çocuğun merkeze alınmadığı, nesneleştirildiği kitaplar, yalnızca çocuk kitapları mıdır? Bir vakitlerin Avrupa’sında içinde şeytan olduğu düşünülen, dikkate alınmadığı gibi hemen her durumda görmezden gelinen çocuk, edebi metinlerde karakterize edildiğinde nasıl bir portre ortaya çıkar? Bunun için Genç Werther’in Acıları’ndaki bir paragrafı hatırlatmak istiyorum.

“Önceki gün doktor, mültezimin ziyaretine geldi kentten ve beni Lotte’nin kardeşleriyle birlikte yerlerde oynarken buldu; çocuklar üstüme tırmanıyor, şakalar yapıyordu, ben de onları gıdıklıyordum ve hep birlikte büyük bir gürültü koparıyorduk. Doktor konuşurken sürekli gömlek kolluğunu ve dantellerini düzelten o dogmatik kukla, yaptıklarımı akıllı bir insana yakışır bulmadı; yüzünden anladım bunu. Pek de akılcı konular irdelemesine hiç mi hiç aldırmadım ve çocukların bozduğu iskambil kâğıdı kulelerini onlar için yeniden yaptım. Bunun üzerine kentte herkese, zaten çok yaramaz olan mültezimin çocuklarını Werther’in iyice şımarttığını anlattı.”

Burada çocuk, yetişkinlerin söylemek istediklerini ifade etmelerini sağlayan “aracı” konumunda bile değildir. Tamamen görmezden gelinen, bir an evvel yetişkin olması beklenen bir konumdadır. Çocuğa yönelik incitici bakışın örneği elbette çoğaltılabilir. Üstelik o dönem için garipsenen bir durum da değildir bu. Aslında tüm bunları, bir sıfır noktasına işaret etmek için anlatıyorum çünkü çocuk yazınında arzu edilen niteliksel değişimler, çocuğa bakışımızı konumlandırmamızla birlikte başladı. Çocuğun birey olarak fark edilmesiyle birlikte. Bitti mi peki? Hayır. Kuşkusuz, alınması gereken çok yol var.

Önceki Yazı

Ada’da yağmur 

Sonraki Yazı

Arvo Pärt ve müziği

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde