100 Yıl Sonra Aynı Lezzetle Okunmak İstiyorum

18 dakikada okunur

Halil İbrahim AYGÜL

Oyuncu ve yazar Bahadır Yenişehirlioğlu’nun son romanı Hanne üç ay içerisinde altıncı baskısına ulaştı. Yenişehirlioğlu, Payitaht Abdülhamid dizisinde sergilediği usta oyuncuğun yanında son dönemde yazdığı romanlarıyla da edebiyat gündeminde ciddi etkiler uyandırdı. Gerçek bir hayat hikayesini romana uyarladığını söyleyen Bahadır Yenişehirlioğlu ile Hanne romanı ve romanın açtığı ufuklar üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Son dönemlerin en çok izlenen dizilerinden Payitaht Abdülhamid’de Tahsin Paşa karakteri ile rol alıyorsunuz. Hem oyunculuğunuz hem oynadığınız karakter izleyici tarafından çok sevildi. Bu ilginin sebebi ne olabilir?

Kaybettiğimiz değerlerden biri Tahsin Paşa. Eskiden mahallemizde olan, sürekli görüştüğümüz, akıl alabileceğimiz, hangi şartlarda olursa olsun bize asla zarar vermeyecek memleketine, manevi değerlerine bağlı ve güçlü bir adam Tahsin Paşa. Böyle insanlar vardı eskiden. Bizim mahallemizde de Musa Efendi Amca vardı. Ona kayıtsız şartsız gider gelirdik. İşte böyle bir karakter Tahsin Paşa. Kaybettiğimiz bir karakter, dede gibi biri yani çocuklar da seviyor anne babaları da seviyor. Payitaht Abdülhamid, sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok yerinde gösteriliyor. O coğrafyalarda da çok seviliyor. Tahsin Paşa’nın Abdülhamid Han’a ve devletine bağlı olması, ülkesini korumak adına elinden geldiği kadar Abdülhamid’e yardımcı olmaya çalışması da sevilen bir karakter olmasına neden oldu. Sıcak ve güvenilir bir karakter olan Tahsin Paşa’nın sevilmesini buna bağlıyorum.

HANNE GERÇEK BİR HAYAT HİKÂYESİ

Son romanınız Hanne Aralık ayında raflardaki yerini aldı. Üç ay içinde altıncı baskıya ulaştı. Kitaba gösterilen bu ilgiliyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hanne, gerçek bir hayat hikâyesi. Pandemi öncesi Avrupa’nın pek çok şehrinde konferanslarım oluyordu. Oralara gidip gurbetçi kardeşlerimizle sohbetlerimiz oluyordu. O sohbetler esnasında bir dostumuz kendi hayat hikâyesini anlattı bana. Çok çarpıcı ve etkileyiciydi. Ben kendisine bunu bir roman haline getirmek istediğimi söyledim. Tabi onu korumak adına, bana hayat hikayesini anlatan kişinin özel durumlarını gizlemek şartıyla roman haline getirdik. Almanya’ya göçmüş bir Türk ailesinin kızıdır Hanne. Alman hükümeti biliyorsunuz oradaki Türk ailelerin çocuklarını almak için çok ciddi çalışmalar yürütür. Aile içi şiddetten dolayı Alman hükümetinin de Hanne’ye el koymasının hikayesi bu. Önce bir Alman yurduna yerleştirilir, ailesinden alınır ve daha sonra da bir Alman ailesine evlatlık olarak verilir. Hanne, onlar tarafından büyütülür. Aslında eziyet çekmez, iyi bakarlar ve felsefe profesörü olur. Almanya’da varlıklı bir ailenin oğluyla evlenir, statüsü de çok yüksektir. Ekonomik ve sosyal durumu da çok iyidir. Hanne’nin Türk kökenli olduğunu bilen bir Alman öğrenci, ona bir gün Mevlânâ’dan bir beyit sorar. İşte bütün hikâye burada başlıyor. Eflatun’u, Aristo’yu, Avrupa’nın pek çok düşünürünü tarihe mâl olmuş düşünürlerini bilen Hanne, Mevlânâ’dan hiç haberdar olmamıştır. Bu olay kafasında bir şimşek çakmasına sebebiyet verir ve köken arayışına girer. Tekrardan ailesinde yaşadığı, sonradan hayatına girmiş olaylardan çıkarak kendi kimliğini bulma serüvenine kapılır. Aslında hepimizin içinde var olan bir karakterdir. Hanne sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da çok okunanalar listesinde. Roman, Avrupa’da da en çok satılan Türk romanı oldu.

Romanın içerisinde tasavvuf vurgusu çok hâkim…

Doğru. Romanda Mevlana konusu var fakat derdimiz sadece bunu anlatmak değildi. Hanne’nin değişimi ve dönüşümünde Mesnevi’nin etkisini anlatmaktı. Binlerce sorunun içinde Hanne kendi yolunu buluyor aslında. Bir anlamda günümüz insanının hikâyesi. Kayboluştan sonra tekrardan kaynağa ulaşmanın hikâyesi…

YARA SARMAK DERDİNDEYİM

Kitabın içerisinde geçen, kitabı en güzel tanımlayan cümle belki de “pek çoğumuzun hayatında izler bulabileceği sancılı ve fırtınalı bir dönüşüm hikâyesi” cümlesi. Buna ve son zamanlarda bu esere ilgi çok yüksek. Romanı diğer yazılan romanlar ile karşılaştırdığınızda nereye konumlandırıyorsunuz?

Ben her yazdığım romanda bir önceki yazdığım romanın üstüne bir şeyler koyarak devam etmek isterim. Romanı baştan kurgularken, yazım aşamasında, sadece bu zamanlarda okunup, tükenip, bir kenara atılıp unutulan bir kitap değil bundan sonraki zamanlarda da okunacak, başvurulacak, o dönemlerde de tat alabileceğimiz, kaybettiğimiz, kaçırdığımız kısımları tekrar kavrayabileceğimiz, bazen anlamlandıramadığımız yerlere yeni ulaştığımız seviye sebebiyle anlayabileceğimiz bir derinlikli edebi metin olması… Benim gayretim bu yönde. Piyasada pek çok kitap var, çok değerli yazarlar olduğu gibi ticari amaçla da yazılmış kitaplar da var. Hanne ve diğer yazdığım kitaplar popüler kültüre uygun olarak ortaya konulmuş eserler değil. Bundan 50 yıl sonra da 100 yıl sonra da okunmasını istediğim kitaplar aslında. Nasıl ki biz bundan 100 yıl önce yazılmış romancıların kitaplarını aynı lezzet ve zevkle okuyorsak ve onlardan pek çok konuda istifade ediyorsak, faydalanıyorsak, benim yapmaya çalıştığım şey de bunun içinde.

İNSAN İNSANA SIĞINMAK İSTER

Edebiyat alanında kendini geliştirmek isteyen gençlere neler söylemek istersiniz? İyi bir romancı olmaları için neler yapmaları gerekir?

Türkçe’ye vâkıf olmak gerekiyor, dünya edebiyatını takip etmek gerekiyor. Bundan önce klasikleşmiş romancıları çok iyi etüt etmeniz gerekiyor, çok okumanız gerekiyor. Ben zaten eskiden beri çok okuyan bir adamım. Okumanın, insanı çok beslediğini, yazım hayatına da ciddi manada katkı sağladığını düşünüyorum. Ama ben yara açan işler değil de -hep söylerim- yara saran işler yapma derdindeyim. Ortaya koyduğunuz eserler bir kere insana hizmet etmeli. Belki roman kapağındaki “insan insana sığınmak ister” mottosu da bir manada bunu ifade ediyor. Okuduğunuz kitap size şifa sağlamalı, içinden aldığınız kelimeler, cümleler sizin kelimeleriniz, cümleleriniz olmalı, sizin hayatınıza dokunmuş olmalı, ortak kaygıyı taşımalı insan.

Buradan hareketle iyi bir romancıyı nasıl tanımlarsınız?

Herkes kitap yazabilir, ama herkes iyi romancı olamaz. İyi romancıların tarihe ismini yazdırmış olan, günümüzde hâlâ yaşayan veya vefat etmiş olan romancılara baktığımız zaman çok güçlü empati yetenekleri olduğunu görüyoruz. Hayatı iyi tanımladıklarını görüyoruz. Hayatı anlamlandırdıklarını anlıyoruz. O romancıların kendi hayatlarını da okuduğumuz zaman, incelediğimiz zaman sıradan bir insandan daha fazla şey toplama derdi vardır yazarın. Sizin belki sokakta yürüyüp geçerken dikkatinizi çekmeyen bir ayrıntı bir yazarın dikkatini çeker. Bu bir parça da Allah vergisi bir şey. Allah sizi böyle konumlandırmıştır, böyle yaratmıştır. Hanne’nin, kardeşiyle karşılaştığı bir bölüm var yıllar sonra. O bölümü yazarken bizatihi onların aralarındaki o elektriği, aralarındaki o duygu yoğunluğunu, aynı zamanda yine Hanne’nin yaşadığı, karşılaştığı travma ile alakalı ev sahnesinde gözyaşlarımı tutamıyorum. Yazarken benim yazdığım karakterler, cümleler bana ait ama ben başka bir hikâye izliyormuşum gibi ağladığımı fark ettim. Anladım ki karakterler bizde iz bırakıyorlar. Bazen canımızı acıtıyorlar, bazen bizi hüzne sevk ediyorlar, bazen gülüyoruz yani onlarla yaşayıp onlarla soluk alıp veriyorsunuz. Üretim süresinde ne zaman kitabı bitirip editörümüze teslim edip son imla düzeltmeleri yapılıp kitap baskıya gönderilince artık sizden çıkmış olur. O zaman sıyrılabiliyorsunuz karakterlerden ama yazım sürecinde gerçekten onlar da bizde büyük izler bırakıyorlar.

Romanda zihnimizde yarattığımız karakterlerin zaman içerisinde bizim bir parçamız olması mümkün mü? Hanne’de böyle bir durum söz konusu olur mu? Hayat verdiğimiz karakterlerin şahsımıza bıraktığı emareler var mı?

Bütün romanlar aslında insanı anlatır. Hangi kitap olursa olsun, hangi roman olursa olsun, bizatihi insanla alakalıdır. Dönemi önemli değildir, coğrafyası önemli değildir, yaşı önemli değildir. Neticede insan vardır merkezinde. İnsanı anlatır romanlar, farklı kurgularla farklı şekillerle. Herkes kendinden yola çıkarak insan üzerinden bir roman oluşturur. Romanın özelliği budur. Bu ya gelecekte ya geçmişte ya da günümüzde gerçekleşmiş olabilir. İnsandan bahsettiğiniz zaman, insanı anlattığınız zaman doğal olarak bütün okurlar ondan kendilerine bir pay çıkarırlar. Çünkü ortak duyguları vardır insanoğlunun. Hepimizde asla kaybetmeyeceğimiz ve asla yok sayamayacağımız ortak noktalarımız var, neticede insanoğluyuz. Acıyı hissediyoruz, aşkı hissediyoruz, sevgiyi hissediyoruz, ihaneti hissediyoruz, savaşları ve barışları hissediyoruz. Yani ortak noktalarımız var. Spesifik olarak roman farklı bölgelerde geçebilir. Hanne, Almanya’da ve İsviçre’de geçiyor ama okurlarımdan o kadar çok geri dönüş alıyorum ki Anadolu’nun başka bir coğrafyasında yaşayan bir hanımefendi gibi bana yazarak; “Hanne’nin beni anlattığını fark ettim, dolayısıyla kendimden çok izler buldum” diyen pek çok okurum oldu. Bana geri dönüşün nedeni; duygular aynı, insanız, hassasiyetlerimiz üç aşağı beş yukarı aynı. Farklı dilleri kullanabiliriz, farklı ırklardan olabiliriz, aslında farklı dinlerden olabiliriz ama insanoğlu olarak ortak paydalarımız var. Velhasıl insanı anlatan her metin bir şekilde okura bir parçasını sunar. Okur, kendini o romanın içerisinde bir noktada yakalar. Belki Hanne’nin bu kadar çok sevilmesinin ana sebeplerinden biri okurların kendilerine ait hususiyetler bulmuş olmasıdır.

KENDİMİZ GİBİ OLALIM

Romandan bağımsız olarak bugünün insanının en büyük sorunu sizce nedir?

En büyük yara günümüz insanının kendisi gibi olmamasıdır. Yani sürekli birilerine öykünmesi, sürekli birilerine kendini ispat etmesi, sürekli birileri tarafından beğenilme ve alkışlanmayı istemesi… Bunun için kendi kimliğinden ziyade maskeler takarak günümüz insanı hayatını geçiriyor. Bu çok yaralayıcı bir şey. Oysaki insanoğlu dış dünyaya bir yolculuk başlatmazdan önce kendi içine doğru bir yolculuk başlatma, kendini keşfetmeden kendini tanımlamadan, anlamını fark etmeden onu özümsemeden bu dünyada niye var olduğunu ne yapması gerektiğini, derdinin, amacının ne olduğunu, bundan sonra neler yapacağını ve hayatın anlamının, anlamlarının ve boyutlarının, katmanlarının sadece bu dünyadan ibaret olmadığını, başka yaşam biçimleri de olduğunu bir parça düşünmeli. Burada yaptıklarımızın neticesinde başka hayatlarda farklı konumlarda olabileceğini düşünmeli.

Önceki Yazı

Zeytinburnu’ndan Kazak Şaire Vefa

Sonraki Yazı

Klasik Sanatlarımızın İki Güzide Muhafızı

Son Yazılar

Suveydâ Vizyonda

Usta yönetmen, senarist ve yapımcı Mesut Uçakan'ın yeni filmi "Suveydâ" izleyicisi ile buluştu.