40 yıldır çini ile yoğrulan bir hayat: İsmail Yiğit 

//
22 dakikada okunur

Bu sayıda Litros Sanat’ın konuklarından biri de hayatının merkezine çiniyi koyan ve 40 yılı aşkın bir süredir bu sanatla uğraşan, İsmail Yiğit. “Çini hayatıma çok şey kattı. Sabrı, sevgiyi ve başarının hikayesini öğretti bana. Bu sanat benim hayatımın bir parçası.” diyen Yiğit, bugüne kadar birçok sergi açmış ve öğrenciler yetiştirmiş. Lale Vakfı’nda 5 Nisan’da açılacak olan “Lalenin Çini İle Dansı” sergisi öncesi bir araya geldiğimiz Yiğit ile hem sergiyi, hem çini ile olan kendine özgü çalışmalarını hem de bu sanatın özelliklerini konuştuk. 

Geleneksel sanatın en güzel örneklerinden biri de çini… Birbirinden güzel renkleri ve desenleri ile eski dönemlerden beri süsleme amacıyla kullanılan çini sanatının tarihi oldukça eskiye dayanıyor. Türk kültürü ile özdeşleşmiş bir sanat olarak karşımıza çıkan çiniciliği bizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan İsmail Yiğit ile konuştuk. Kendine özgü tarzı ile çini sanatına farklı bir değer katan Yiğit 5 Nisan’da Lale Vakfı’nda açılacak olan Lalenin Çini İle Dansı sergisinde sanatseverlerle buluşacak. 16. yüzyıl seramiği ve çinisi üzerine çeşitli koleksiyonlarda ve tanınmış müzelerde yaptığı araştırmaların yanı sıra, İstanbul, Bursa ve Edirne gibi kentlerdeki cami, türbe ve külliyelerde yer alan çiniler üzerinde çalışmalar yapan Yiğit, geleneksel çini sanatının gelecek nesillere aktarılmasında da önemli bir misyon üstleniyor. Yarım asra yakındır çini sanatı ile uğraşan Yiğit bugüne kadar birçok sergi açmış, öğrenciler yetiştirmiş ve restorasyon alanında çalışmış.

Neden çini? Nasıl bir eğitim hayatınız oldu? 

1963 Kütahya doğumluyum. Benim toprağa karşı küçüklüğümden beri ilgim vardı. Babam demirci olduğu için ilk önce demirle ilgilendim; sonra toprak ağır bastı ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’ne kaydoldum. Çini geleneksel sanatlar içinde en eskiye dayanan ve en güzel örneklerin yer aldığı alanlardan biri. Toprak, su, hava, ateş olmazsa hayat olmaz dimi? Toprağın, suyun, havanın ve ateşin bu sanatta kullanılması beni çok etkiledi. Ve 41 yıldır beni de bu sanatın içine çekti.  

Bu sanatı icra ederken nasıl hissediyorsunuz? 

Çini hayatıma çok şey kattı. 40 yılı aşkın bir süredir ilgilendiğim için artık hayatımın bir parçası haline geldi. Önce sabrı, sonra sevgiyi ve daha sonra da başarının hikayesini öğretti. En güzel terapilerden biri. Çiniyi yaparken kendimi bu medeniyetin içinde görüyorum. 

Peki çini sanatı ile neler yapıyorsunuz? 

Çini hayatıma, 16. yüzyıl çini sanatının replikalarını yaparak başladım. 400 kadar replika yaptım ve bu replikalar yaklaşık 20 yıl boyunca bana çininin daha modern ve güncel nasıl yapılacağı konusunda bilgi verdi. Çiniyi hem mimari de kullanıyorum hem replikalarını yapıyorum. Artık kendime ait, kendime özgü tasarımlarımı da oluşturmaya başladım. Başka çinici dostlarım, arkadaşlarım genelde usta çırak çalışmasında gördükleri ilişkilerle çiniye devam ederken ben okulda kimyasını öğrendiğim için çiniye daha bilimsel, estetik, sanatsal bakıyorum. Bu da emsallerim ile benim aramda olumlu bir fark oluşturuyor.

Bu sanatı icra ederken en çok kullandığınız renk ve motifler hangileri?

Sarı, turkuaz ve pembe. Bunlar biraz daha modern renkler, sadece bunlardan turkuaz klasik de kullanılan bir renk. Sarı ile pembeyi karıştırdığımda farklı tonlar, pembe ile turkuazı karıştırdığımda gri ve grinin tonlarını gördüm, oluşturdum. Çini sanatında en çok kullandığımız motif ise laledir. Çünkü lale Allah’ı temsil eder. Yine lale ile birlikte diğer bitkisel motifleri ve son zamanlarda da İslam sanatlarının en belirleyici motifi olan geometri motifi üzerinde farklı çalışmalar yapıyorum. Çünkü geometrinin hatayı kabul etmeyen bir çizgisi vardır. Yani geometri insana genişliği olmayan uzunlukların, derinliği olmayan yüzeylerin, bölünemeyen noktaların dünyasında doğruyu bulmayı, yanlışı çürütmeyi, çeşitlilikler içindeki birliği, farklılıklar arasındaki benzerlikleri yakalamayı böylece hissiyatlarda anlaşılmayı öğretir. Remzi Sanver’in böyle güzel bir ifadesi var geometri için. Bu nedenlerle bitkisel motiflerin yanı sıra geometri motifini çinide sıkça kullanmaya başladım.

Çiniye aşk ile sarılmak gerekir 

Çini sanatı en genel tanımlama ile nasıl bir sanattır? 

Çini en basit ifade ile toprak üzerine cam kaplama sanatıdır diyebiliriz. Nerede ortaya çıktığıyla ilgili farklı rivayetler var. Urartulardan beri özellikle Türklerin bu sanatta en mahir millet olduğu ispatlanmış. Daha sonra dönem dönem gelişmeler yaşamış. Sümer, Akat, Babil, Asur medeniyetlerinin seramik sanatı ile ilişkileri vardı; daha sonra Mısırlı firavunların sanatı olarak devam etmiş. Ve Endülüs’e geçmiş. Burada daha çok geometri ve az bitkisel rumi tarzında motiflerle farklı bir gelişim yaşamış. Endülüsten sonra da Selçuklularda geometriyi devam ettirmiş. Osmanlılarda ise bitkisel motifler üzerinde yoğunlaşmış ve bitkisel motifleri ilk defa stilize ederek kendilerine ait bir üslup oluşturmuşlar. 21 yüzyılın sanatını oluşturmak adına bütün bunların izleri benim yaptığım çini eserlerde görülebilir. 

Çini sanatının belli kuralları, ekolleri var mıdır?

Çiniyi yapmak zordur. Birkaç hammaddeyi belirli oranda reçetelendirir çamur yapma işlerime geçerseniz, değirmenlerde çamuru kıvama getirip ondan sonra şekillendirmeye girersiniz ki bunun da farklı yöntemleri vardır. Elle olabilir bir de sulu dediğimiz yani döküm yolu ile şekillendirme vardır, bu da alçı kalıplar yöntemiyle yapılan şekillendirme biçimidir. Bu kuralları harfiyen doğru uygulamak önemli. Reçetede yapılan en küçük bir yanlışlık çininin üzerinde yani çamur ile sırın genleşme sayıları farklı olduğunda birçok sıkıntılar, problemler çıkartır. Dolayısıyla hassas kuralları vardır. Ekol kısmına gelirsek farklı ekoller var. Her ustanın çinide farklı tarzı vardır. Ben bugün isim yapmış çinicilerin eserlerine baktığımda hangi ustanın eseri olduğunu hatta hangi zaman diliminde yaptıklarını dahi bilebilirim.

Bu sanatın püf noktası nedir? 

Birincisi, yapılan sanatı saklamayıp paylaşmaktır. Paylaşmak en etkili öğrenme yöntemidir. İkinci püf noktası, çiniye madde değil mana boyutunda bakmak, aşk ile sarılmak gerekir. Kimyasal, fiziksel alt yapılarının bilgisine ne kadar sahipseniz o kadar püf noktaları yakalarsınız. Sabır ise en önemli silahtır… 

Modern yorum için geleneksel olanı iyi bilmek lazım

Geleneksel sanatlara modern yorum katan sanatçılar oluyor. Çini sanatına modern dokunuşlar olması mümkün mü?

Evet. Ben de onlardan birisiyim ama bunun için mutlaka geleneksel sanatı, tarihçesini, hikayesini, hissiyatını çok iyi bilmek gerekir ki geçmişten geleceğe köprü kurulabilsin. Bu yüzyılın renkleri, motifleri o kadar çok ki sanatkâr bunu geçmişle harmanlayabiliyorsa geleceğe taşımış olur; birkaç yüzyıl sonra insanlar 21. yüzyıl sanatından etkilenebilir.

Nasıl bir yorumdan bahsediyorsunuz? 

20 yıl öncesine kadar birebir replikalar yapmıştım; formuyla, rengiyle, desenleriyle. Ama şimdi tamamen kendi üslubum ve tarzımı- var. Motiflerle, çamur hammaddesiyle, boyaların kullanım yöntemleri, bezeme yöntemleri, sır teknikleri ile kendine özgü çini yapan belki de tek sanatçıyım.  Hem kimyasını okudum hem de Marmara Çini şirketimde çamur hammaddesi yapan koca değirmenlerim, pres makinalarım, ar-gem mevcut olduğu için çok şanslıyım diyebilirim. 

Madde ile manadan ilham alıyorum

Bu sanatın manevi bir tarafı olduğunu düşünür müsünüz?

Elbette, bana en çok ilhamı veren de madde ile mana. Madde tek başına hiçbir şey ifade etmez. Akıl gerekir bu sanat için. Ama fikir olmazsa sadece akıl bu sanat için yeterli olmaz. İlim bu sanatın olmazsa olmazı iken irfan ilim ile birlikte olmalı. Haliyle Osmanlıcayı, Farsçayı, Arapçayı ve Türkçeyi ne kadar iyi bilebilirseniz bu sanatın manevi yönüne de kulaç atmış olursunuz. Bir de manevi yönünü teori olarak değil uygulama olarak da yani onu ne kadar yaşarsanız o da size esrarını yani sırlarını açar. 

Öğrenciler de yetiştiriyorsunuz. Çini sanatı ile ilgili onlara ilk öğüdünüz ne oluyor?

Marmara Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Kütahya’da rektör hocamız İsmail Hakkı Düver ile birlikte çini bölümünü oluşturduk. Yetiştirdiğimiz öğrencilerimiz Türkiye’nin değişik yerlerinde çini yapıyorlar halen. Bizim onlara öğrettiğimiz sır reçeteleri, boya reçeteleri, çamur hammaddeleri ve uygulama ile ilgili notlarımız onların ellerinde mevcut. Bunu severek bir karşılık beklemeden yapmak ve yapılan herşeyi başkaları ile paylaşabilmek ilk öğüdüm olsun istiyorum. 

16.yüzyılın en güzel çini örnekleri bu sergide 

Yakın zamanda Lale Vakfı’nda “Lalenin Çini ile Dansı” adlı serginiz açılacak. Neler olacak bu sergide? 

1 Nisan’da bir bölümü, 5 Nisan’da diğer bölümü İstanbul Lale Vakfı’nda açılacak “Lalenin Çini ile Dansı” sergisi 40 yıllık birikimimin yer aldığı bir sergi olacak. 16. yüzyıl İznik çinilerinin birebir replikalarının yaklaşık 250 tanesini koleksiyonumda tutuyordum, ilk defa bu sergide sergiliyorum. Bu eserler 16. yüzyılda yapılıp dünyanın muhtelif yerine gitmiş olan yüzde yüz Türk-Osmanlı İznik Çinisi olan eserler. İlk defa İstanbul Lale Müzesi’nde görecek sanatseverler. Diğer bölüm de ise yüz adete yakın kendi yorumladığım eserler yer alacak. Ziyaretçiler çiniyi hem plakalar hem tabaklar hem dik objelerden çok daha farklı, klasik formalarda hem de benim kendime özgü oluşturduğum objelerde görecek. Bir kısmı çark tormasında elle şekillendirilirken az bir kısmı da döküm yolu ile şekillendirdiğim objeler olacak. Bu sergi için bir yıldır çalışıyorum.

Serginin bir de özel bölümü olacak sanıyorum. Bu koleksiyon hakkında bilgi verebilir misiniz? 

Türkiye ile Japonya diplomatik ilişkilerinin 100. yılı sebebi ile milli sembolümüz lale ile onların milli çiçekleri sakuranın bulunduğu özel bir koleksiyon hazırladım. Fırından çıkmış otuzun üzerinde eser hazır. Serginin ortalarında 41 adet eserim fırından çıkmış halde olacak. Lale bizim milli çiçeğimiz; Allah’ı temsil eder. Hollanda da nasıl 1650’lerde lale çılgınlığı yaşamış ve bunu İngiltere ve Fransa takip etmişse, bizde de 1718’den 1730’lara kadar uzanan bir Lale Devri vardır. Bir devir açıp bir devir kapamış bir çiçektir, lale. Bir de Allah’ın isminin ilk 2 harfi elif ve lamdır. Lale de de tam tersi lam elif devam eder, lale olur Allah, Allah olur lale. Laleyi tersten okuduğumuzda “h” harfi ile biter Arapça olarak tersi ile okursanız hilal ortaya çıkar yani 3 hilal 3 farklı elif, lam “h” motiflerini temsil ediyor bence. Sonra da biz Türkler o üç hilali semaya doğru kaldırıp bir kubbenin üzerine koyduk. Ve yukarıdan bir yıldızı çekip yanına aldık ve hilalin üzerine yerleştirince bugünkü Türkiye Cumhuriyeti bayrağımızın motifi oluştu. Ben böyle yorumluyorum. Onun için Allah, hilal, lale vazgeçilmez bizim 3 milli sembolümüz. Japonların da bizim gibi sakura çiçekleri, en milli çiçekleri. Sakura, kiraz ağacının çiçeği. Kiraz ağacının çiçeği 5 yaprak olarak açar tıpkı bize penc diye ifade ettiğimiz erik çiçekleri gibi. Yani Japonların kiraz çiçeği bizim erik çiçeğimiz ile eşdeğerdir. Biz bu erik çiçeğinden olan motiflere geçmişte hayat ağacı, bahar dalı gibi isimlerle ifade etmişiz ve böyle yüzlerce birbirinden farklı tasarımlarımız bulunuyor. Bu sergide de hem laleyi hem de sakura çiçeklerini birlikte yorumladım. Bu da benim tarzıma çok yeni bir çehre oluşturdu. 

Restorasyon için ham madde en önemli nokta  

Restorasyonlar da yapmışsınız. Restorasyon kısmında kimi zaman genel anlamda hüsrana uğradığımız oluyor. Siz hangi eserlerin restorasyonlarında çalıştınız? Ve çini restorasyonlarında en önemli nokta nedir?  

Restorasyon çok önemli, en iddialı olduğum konulardan biri. Yurt içindeki en önemli restorasyonlarımdan biri Nakkaştepe Abdülmecit Av Kasrı’nın çini restorasyonları. Orada yaklaşık 100-150 yıl önce Kütahyalı çiniciler tarafından yapılmış altıgenler, baklavalar, eşkenar üçgenlerle oluşan muazzam bir tasarım vardır. Ben de 25 yıl önce bunun restorasyonu yaptım. Bugün Zeyrek’te Zeyrek Hamamı olarak bilinen ve Kaba Holding’in restore ettiği hamamda mavi beyaz döneme ait altıgen çinilerde çalıştım ki bunun örnekleri İstanbul Lale Müzesi’ndeki sergimde bulunuyor. Yine Kazakistan’da Ahmet Yesevi Hazretleri’nin kubbe tuğlalarını, iç cephe çinilerini de restore ettim. Çini restorasyonlarında en önemli hususlar o yüzyılda yapılan hammaddeye en yakın hammadde olması, renklerin aynı tonda olması ve çamur ile renklerin eksi 6 ısı derecesine yani şoklamaya mukavemet göstermesi. Yoksa hüsran demektir. Bunun iyi bir eğitimini almak gerekir.

 

Önceki Yazı

Sinemanin iki çiçeği soldu

Sonraki Yazı

Atıksız mutfak Türk mutfağının özüdür

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde