“Açık Yapıt” kökleriyle doğduğu topraklarda

///
24 dakikada okunur

London Design Biennale’de büyük yankı uyandıran Açık Yapıt, Cumhuriyet’in 100. yıl kutlamaları kapsamında Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) sergileniyor. “Temelini yanında götüren bir anıt olarak ait olduğu, doğduğu topraklarda sergileniyor olması beni çok mutlu ediyor” diyen sanatçı ve mimar Melek Zeynep Bulut eserini, “Dünyanın her yerine sadece üst bilinçten bakmayı öğütleyen bir yapıt.” olarak yorumluyor. “Dünya dediğimiz bu katılığa” özel kürasyonu ile şehrin ortasında yerine yerleşmeyen, dünyaya aidiyetimizi sorgulayan, yer yer sıkışık, yer yer eğreti bir anıt olarak olarak ziyaretçilerle buluşan Açık Yapıt, yaşayan malzemesiyle de dikkatleri çekiyor.

Atatürk Kültür Merkezi’nin dış avlusu bugünlerde çok özel bir esere ev sahipliği yapıyor. Katıldığı Londra Bienali ile bütün dünyanın konuştuğu sanatçı ve mimar Melek Zeynep Bulut’un performatif, deneysel bir mekân kurgusu olan eseri “Açık Yapıt”, Cumhuriyet’in 100. yıl kutlamaları kapsamında T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı özel daveti ile 29 Ekim’de sanatseverlerle buluştu. Çalışmaları mimarlık, heykel, psikoloji ve davranış bilimlerinin bir sentezi olan Bulut, yapıtlarında soyut ve somut deneyimler, heykel-mekân, mekân-içgüdüsel deneyim analizleri ile işlenir ve yapıtlarını kamusal alana bir temas nesnesi olarak yerleştirirken sahneler yaratır.

Haziran 2023’te Londra Tasarım Bienali’nde tarihi Somerset House’un avlusunda sergilenmesinin ardından 47 ülke ve 22 üniversite arasından seçilerek Public Award’ı kazanan Açık Yapıt, çeşitli çağdaş sanat otoriteleri tarafından “Son Anıt” olarak yorumlandı. Sergilendiği ilk günden beri uluslararası ses getiren bu tiyatral yapıt ayrıca Londra Tasarım Festivali 20. Yıl Özel Seçkisi’ne davet edilerek; tarihi Thames Nehri üzerinde, Londra siluetinde bu kez “asılı bir anıt” olarak sergilendi. Kürasyonunu “Yer, aidiyet temaları üzerine bir düşünce” olarak belirledi. Bu sergileme ile de Son 20 Yılın En Etkili İşleri’nin listelendiği The Red Book | Kırmızı Kitap’ta yer alan 30 eserden biri oldu.

AKM’de sergilenmeye devam eden eser; burada aidiyet ve kent vurgusunu temel alarak “Dünya dediğimiz bu katılığa” özel kürasyonu ile şehrin ortasında yerine yerleşmeyen, dünyaya aidiyetimizi sorgulayan, yer yer sıkışık, yer yer eğreti bir anıt olarak olarak ziyaretçilerle buluşuyor. “Açık Yapıt”, tanımların anlamını yitirdiği, sınırların bulanıklaştığı tüm zamanlara bir soru işareti olarak da sembolleşiyor. Hareketli ve sesli yüzeylerin oluşturduğu soyut kapılar ve dolaşım plânı ziyaretçiyle etkileşime geçerek yerleşimin bir parçası hâline dönüşüyor. Bir manifesto niteliği taşıyan “Açık Yapıt”ı Melek Zeynep Bulut’tan dinledik. 

(Melek Zeynep Bulut ve Merve Yılmaz Oruç)

“Açık Yapıt” çok önemli bir eser. Buraya geçmeden sizi daha yakından tanıyalım istiyorum. Mimarlık mezunusunuz ama sanatla ilgileniyorsunuz… Ne zamandır sanatın içindesiniz?

Mimarlık ve sanat birbirinden kopuk şeyler değil aslında. Lisede resim ve heykel okudum. Üniversite de ise mimarlık fakültesini tercih ettim. Sonra mimar olarak da çalıştım. Ancak bu benim istediğim bir şey değildi. Yaptığım işin sanat ya da tasarımla bir ilgisi yoktu. Ben de bütün bu birikimimi kullanabileceğim multidisipliner bir anlayışla üretmek istedim. Bana iyi gelen şeyin peşinden gittim. Heykeli seviyorum ama bunun mekanlaşması çok başka bir işti. İnsanlar için sadece bakmak değil içine girip hissetmek önemliydi. Ve yolda bu eserler çıktı ortaya. Mimarlık, sanat, ses gibi farklı disiplinlerin yer aldığı işler çıktı ortaya. 

Mimarlık senin sanatını nasıl etkiledi?

İnsanların meslek tanımına sıkıştığını hissediyorum. Oysa ki bence insan ne hissediyorsa odur. Ben güzel sanatlara üniversitede devam edebilirdim ama ailemin de isteğiyle daha müstakil bir bölüm seçtim. Bu bölümü okumamın avantajını ise ikinci sınıfta keşfettim. Mimarlık teknik bir iş gibi dursa da aslında felsefi yapısı çok güçlüydü. Birçok sanatçı atölyesinde çalıştım. İnci Evinler, Han Soley gibi… Bu isimlerle haşır neşir olmak kendi disiplinimi oluşturma fikrini ve cesaretini verdi. Şu anda yaptığım işi heykel, resim ya da mimarlık, tasarım bilmesem yapamam. O yüzden konunun geldiği yerden mutluyum. Benim sevdiğim şey bağlantı hali. 

Sanat anlayışının temelini ne oluşturur?

Benim sanat üretme şeklim biraz farklı. Atölyemiz laboratuvar gibi. Mesela ben bir ses alıyorum onu kenara koyuyorum. Bir fotoğraf çekiyorum kenara koyuyorum. Aklıma bir fikir, düşünce gelir onu kenara koyarım. Bunları o anda ne yapacağımı bilmem ama saklarım. Daha sonra hayat önüme bir şey getiriyor ve bu biriktirdiğim parçalar birleşiyor. Ayrıca benim özel bir durumum var. Sinestezik biriyim. Çoklu duyum demek. Mesela ben görüntüleri sesleştirebiliyorum… Siz bana burada bir şeyler söylerken benim şu an da gözümde bir renk var. İlhama gerek yok yani. Kendim olmam yeterli. 

Yıllarca konuşulma derdinde değilim

Sizin Göç İdaresi’ne yaptığınız Göç enstalasyonu ve 28 Şubat için tasarladığınız Böyle Daha Güzelsin adlı çalışmalarınız üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen hala konuşuluyor. Bunun nedeni nedir sizce?

Ben dünyadan, hayattan bağımsız biri değilim. Bunun parçasıyım. Şu anda kolektif bilinç ne istiyor sorusuna cevap verdiğin zaman güzel bir şey çıkıyor. Yoksa bir eser yapayım yıllarca konuşulsun derdinde değilim. Kuşlar eserim çok konuşulmuştu. Hatta bazen önüme o dönem verdiğim röportajlar çıkıyor. Demişim ki; “Bu göç gibi görünebilir ama aslında insanlar için bilinç değişikliği. Bundan sonra hiçbir şey aynı kalmayacak. Dünyada çok büyük yer değişiklikleri olacak.” O eserde göç idaresine çarpıp dönen dev bir sürü var. Şiirsel gibi gözükse de kaotik bir ortam var içeride. Ziller var o eserde de ses çıkarıyor. Aslında bir eylem söz konusu. Yine bir çatı görevi de görüyordu. Çünkü oranın altında insanlar vardı. Çorba dağıtılıyordu. Bu eser uluslararası basında karşılık bulmuştu. Türkiye’nin her yerinden metal toplayarak yaptık bu eseri.

Toplumla alakalı yaptığınız işler genelde…

Yaptığım şey kolektif bilinçle ilintili. O an insanların farkındalıkları tutar ve kollektif bilinç sizden bir nesne ister. Siz buna vesile olacak bilinçteyseniz bu işi siz yaparsınız, değilseniz başkası yapar. Ben hayatla kurduğum bağlantıyı en derinden ne üzerinde hissediyorsam onu yapıyorum. “Açık Yapıt”ın da kolektif bilinçle, toplumla çok alakası olduğunu düşünüyorum. Ona bakan sanatçısını görmese de olur. Sanatçısını görmek istesem bana ait formlar çizerdim. Ama burada gördüğünüz kapılar insanlık tarihi boyunca herkesin bildiği formlar. Ben sadece onların işleme biçimini değiştiriyorum. Her eserimde nefsimi, egomu bir kenara bırakırım. Bu benim yolculuğum, tekamül… 

Kendinizi bu devasa eserlerle mi anlatıyorsunuz? Bu sizin sanatta kendinizi ifade ediş biçiminiz mi?

Değil aslında. Küçük şeylerde yapıyorum. Yazı yazmayı, görüntüler oluşturmayı da çok seviyorum. Ama tabii bu ortaya koyduğum eserler insanların çok alışık olmadığı boyutlarda. 

Kesinlikle öyle… 

“Açık Yapıt” bir heykel, bina ya da enstrüman değil… Aslında bu tam da benim olmasını istediğim şey. Eser, 7 metreye 11 metre. Dört katmandan oluşuyor. Bunların hepsi bilinçli yapıldı. Ben deneyim fragmanları hazırladım defalarca. 1 kilometreden, 500 metreden ya da 100 metreden bakınca ne görecek insanlar ya da ben ne görmelerini istiyorum, nereden bakılsın istiyorum… Bunun gibi birçok noktayı düşündüm. Ve optik olarak insan gözünün 100 metrede açtığı açı 7 metreyi bana verdi.  Bu eserin güzellik iddiası yok. Aynı Gucci’nin standart dışı manken çıkarması gibi… Defalarca bu eserin maketlerini çizdim, animasyonlarını yaptım. Üzerine çok düşündük. Bu borular birbirine çarpınca ne oluru bile birçok kez konuştuk. 

Kendi kendini anlatan bir yapıt 

Genelde eserleriniz insanla temas ediyor. Bunu özellikle mi tercih ediyorsunuz. Ve bu eser insanlarda şunu hissetmeli gibi bir kaygınız var mı?

İnsanla temas etmesi benim istediğim bir şey ama bir kaygım asla yok. Dünyada milyarlarca insan var. Bu da milyarlarca bilinç demek. Ben bu bilinçleri yönetemem ki… Mesela günü iyi geçmeyen biri gelir, eseri görür, “Bu ne?” der. O kişiye bu beni, eseri anlamadı diyemem. Dolayısıyla ben yüksek bilinçle çalışırım. Hani insanın her şeyden arındığı, saf bilinç hali var ya ben onu çok seviyorum. Ve ne kadar böyle bir bilinçle hareket eden insana denk gelirse eserim o kadar iyi olur. Biz notlar yazıyoruz. İnsanlar yazdığımız notlarda, “Sadece rüzgârı dinleyin” falan yazıyoruz. Burası yavaş bir deneyim alanı. Londra’da gelip eseri görüp içinde meditasyon yapan falan vardı. Aslında çok anlatılacak bir eser değil. Siz deneyimleyince zaten kendisini anlatacak. Multidisipliner bir iş bu. Ben bu eseri başka bir zamandan çektim getirdim aslında. Nefsimi de geride bıraktım. Onun kendi yolculuğu var artık. 18 yaşına geldi, gitti gibi… İnsan gözüne hitap eden güçlü optik aralık ve zamanlar arası kapılar, portallar var. 

Peki bu eser fikri ne zamandır aklınızda?

Aslında sadece adını koymak vardı işin… Resim yapmak ya da mimari bana artık keyif vermiyor. Bunların belli prosedürleri var. Birkaç duyuya hitap edecek bir eser yapmak fikri hep aklımda vardı. Londra Bienali’nin açık çağrısını gördüm. Başvuru yaptık metin gönderdim, çizimler ile birlikte. Sonra jüriye çıktık ve hemen kabul edildik. Uluslararası bir organizasyon olduğu için de T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla görüşüldü. Türkiye’yi de temsil ettik. Burada özellikle Londra Bienali için bir eser yapmadık. Zaten aklımda olan bir çalışmaydı bu. Bir manifesto vardı ve kolektif bilinç bunu çağırıyordu. Bienalin teması da tasarımı sınırların ötesinde ele alan, yeni uluslararası iş birliği biçimlerini keşfeden ve multidisipliner tasarım aracılığıyla katılımı teşvik eden “Küresel Oyun: İşbirliklerini Yeniden Eşlemek” idi. Bunun üzerine eser kendi kendini oldurdu diyebiliriz. 

Eserin yaşadığını görmek istedim

Dört katmandan oluşuyor eser. Ve en dikkat çekici tarafı bence malzeme. Neden dört katman ve çelik? 

Çelik-metal seviyorum. Önceden karar verilmiş bir malzeme idi. Temelde dört malzeme var zaten; hava, su, toprak, ateş… Ancak beşinci madde dedikleri bazı surelerde de geçen iletken maddeler var. Metal onlardan biri. Isıyı, elektiriği her şeyi geçirir. Zamanla paslanıyor, farklı bir kokusu var. Yaşayan bir malzeme. Biz “Açık Yapıt”ı ilk yaptığımızda karşımızda metal bir yapıt vardı. Şimdi paslandı. Ama bunu ben istedim. Bilinçli bir şekilde tercih edildi. Bu değişimi seviyorum. Bana diğer sergilerimde de “Bunu sabitleseydiniz” diyenler oldu. Ama ben eserin yaşadığını görmek istedim. İnsanlar temas etsin ve onlarında izi kaldığını görmek istiyorum. 

 Dört katman, dört bilinç eşiği var oradan geliyor. Baktığınızda kare gibi ama içten bakıldığında ortada bir yuvarlak var. Evrenin formu daire. Daire merkezinde bir pergel var merkez çeper ilişkisi gibi düşünün. Pergel ile çiziyor. Bunu ben ve öteki şeklinde düşündük. Tasavvufta özün özüne gitme durumu var ya öyle de algılayabilirsiniz. Dört tane iç içe geçmiş bilinç eşiklerini temsil eden bir anıt var karşınızda. Eserde 6 köşe var, yedinci insan… Ziyaretçiler anıtı izlerken, anıtta onları izliyor. 

Bu bir anıt ama her yere gidebilen bir anıt… 

Evet, anıt temelini yanında götürüyor. Bu bir sanat ve mühendislik işi. Burada bir aidiyet var. 34 tonluk bir yapı bu. Taşınması zor, kendi temeli olmazsa bu eseri yeniden kuramazsın. Biz bu eseri üç kere kurduk. Tiyatral bir anıt bu. Dünyanın her yerine sadece üst bilinçten bakmayı öğütleyen bir eser. 

Nasıl bir ekiple çalıştın? 

Bir proje hayal ediyorsunuz ama ekip olmadan olmuyor. Size sonuna kadar inanan, yaptığınız şeyi içselleştiren kişilerle çalışmak çok önemli. Asistanım Asude en başından beri işin içinde. Yine Celaleddin Çelik, hem mimar hem müzisyen. Gerçek bir danışman. Enstrüman tekniğini birlikte konuştuk. Mühendislik ve Strüktür Danışmanlığı konusunda Doç. Dr. Mehmet Selim Ökten ve ekibi bizimleydi. 

Londra’da nasıl dönüşler aldın? 

Daha ilk günden itibaren eser çok konuşuldu. Uluslararası basın çok ilgi gösterdi. Bir köşe yazarı eserim için, dünyadaki son anıt şeklinde yazdı. Başka anıta gerek yok, ne yaptığını bilen toplumla konuşan bir anıt şeklinde ifadeler kullandı. Bienale gelen ziyaretçilerin yüzde 80’ni bize uğramış. Türkler çok sahip çıktı. O yüzden de ikinci kez sergilendi orada. 

Cumhuriyet’in 100. yılında AKM’de olmak büyük bir gurur 

Açık Yapıt Türkiye’de ilk kez sergileniyor. Ve Cumhuriyet’in 100. Yılı kapsamında sergilenme kararı alındı. Bu çok daha farklı bir duygu olmalı sizin için? 

Cumhuriyet’in 100. Yılına özel olarak Açık Yapıt’ın sergilenmesi çok kıymetli. Mutluyum bu anlamda. Büyük bir gurur. Bu çok önemli bir vizyon. Biz de buraya özel bir kürasyon yaptık. Yeni metinler hazırladık. Dev bir ekran var orada yazılar dönecek. Temelini yanında götüren bir anıt olarak ait olduğu, doğduğu topraklarda o aidiyet duygusuna vurgu yapıyor. İnsanlar ilginç buluyor. Benim diğer işlerimde böyleydi. İnsanlara soru sordurtuyor. Sanattan anlayan anlamayan herkes bunun bir sanat işi olduğunun farkındalar. Oynamak, temas etmek istiyorlar. Zaten eser kendine çekiyor insanları. Şu ana kadar gelen reaksiyonlar çok güzel. 

 

Önceki Yazı

Acının Beşiğinde Edebî-yâd

Sonraki Yazı

Ah benim insanlarım 

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne