Aile olmanın sınırı nedir?: “Güvenli Bir Yer”

10 dakikada okunur

“Ölümden çok yaşamdan tat almanı senden başka sağlayabilecek biri yoktu. … Olduğun kişiyi, olmanı istedikleri kişiden çok daha az isteyeceklerini düşünüyordun. Kendini bir sahtekâr gibi hissediyordun, çünkü onları düş kırıklığına uğratmamış olsan da, kurdukları düşlere hiç benzememiştin. … Ama bu pişmanlıkları yalnız önceden hissediyordun. Seninle birlikte yittiler onlar da: Ölümün acısına arkanda bıraktıkların tek başlarına katlanacaklar. İntiharın bu bencil yanından hoşlanmıyordun. Ama tartınca, ölümün dinginliği yaşamının acı dolu çalkantılarına üstün geldi.”

Edouard Levé’nin İntihar adlı kitabından alınan bu satırlar, Güvenli Bir Yer (Safe Place) filmini izlerken insanın zihninde dönüp duran cümlelerden yalnızca birkaçı. Güvenli Bir Yer , Hırvat yönetmen Juraj Lerotić’in ilk filmi olma özelliği taşıyor ve otobiyografik bir niteliğe sahip; yönetmen, filmde kendi ağabeyini anlatıyor. Geçtiğimiz yıllarda En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a da aday olmakla birlikte Locarno ve Saraybosna gibi uluslararası film festivallerinde büyük başarıya imza atan film, ülkemizde İstanbul Film Festivali’nde de yönetmenine Genç Jüri Genç Usta ödülünü kazandırmasıyla biliniyor. Yönetmen Juraj Lerotic’in aynı zamanda Bruno rolünü canlandırdığı filmde başrolü Damir karakterini canlandıran Goran Marković üstleniyor.

Olağanüstü bir gerçeklik hissi

Güvenli Bir Yer, açılış sahnesinden son sahnesine kadar gerek mizanseniyle gerek oyunculuklarla; gerek renk paletiyle gerekse filmin devinimine uygun kamera hareketleriyle izleyiciyi her saniyesinde kendisine bağlayabilen bir film. Her şeyin durağan akışında devam ettiği, iki çocuğun sokakta oynadığı bir planla açılıyor film. Bu sakin, dingin görüntüyü izlerken bir anda bir adam giriyor kadrajımıza koşarak. Sonra filmin yönetmeni ve senaristi Juraj Lerotić’in canlandırdığı bu adamın, yani Bruno’nun, intihara teşebbüs eden ağabeyi Damir’i kurtarmak için koştuğunu öğreniyoruz. Dairenin kapısından içeriye girer girmez ağabeyini kanlar içinde yerde yatarken bulan Bruno’nun çaresizliği film boyu peşimizi bırakmıyor. Öyle ki Bruno, kardeşine destek olamamanın onu sürüklediği boşluğu “Sanki biri parkta seni dövüyor ve ben bakışlarımı kaçırıp oradan ayrılıyorum”, sözleriyle anlatıyor. Damir’in hastaneye kaldırılmasının ardından başlayan hikâyeye bir noktada anneleri de dahil oluyor ve bu sayede kardeşlerden birine yardımcı olmak için kenetlenen bir aile portresini seyrediyoruz. 

Damir’in iç dünyasında neler olup bittiğini, onu bu noktaya sürükleyen şeyin ne olduğunu bilmeden bu intiharı yalnızca boynu bükük bir kabullenişle karşılayan ve olanları anlamlandırmaya çalışan aile, onu bu boşluk hissinden çekip çıkarabilmek için ellerinden geleni yapmaya çabalıyorlar. Bu süreçte biz de olanları onlarla birlikte anlamlandırmaya çalışıyoruz. Damir’in içinde bulunduğu duygusal yıkıma neyin sebep olduğundan habersiz, ne hissettiğine dair bir fikrimiz olmadan izliyoruz olanları. Bize yaşadığı aidiyetsizliği, güvenli bir yere sığınamamanın onda yarattığı enkazı pek fazla konuşmadan, yalnızca yorgunluk, yaşanmışlık ve acı yüklü bakışlarıyla anlatabilen bir oyunculuk sergiliyor Goran Marković. Planların çekim açıları, karakterleri bir camın ardından yansımalar halinde yahut bir kapı pervazına sıkışmış halde görüyor olmamız da filmdeki her bir karakterin kendi içinde yaşadığı sıkışmışlık hissini birebir deneyimlememizi olağan kılıyor. Böylelikle izlediğimiz film iki boyutlu perdeden çıkıp etrafımızı sarıveriyor ve bizi de içine çekiyor.

Sistemin çarkları ve boğazımızdaki yumrular

Hikâyenin akışına baktığımızda, ağabeyini ve oğlunu kurtarmak için seferber olmuş bir anneye ve kardeşe şahitlik ediyoruz. Fakat bu süreçte Damir’i korumaları gereken kişi yalnızca kendisi olmuyor. Bruno ve annesi, Damir’in sistemin çarkları arasında ezilmesini engellemek için de ayrıca bir çaba sarf etmek zorunda kalıyorlar. Hastane psikoloğundan polisine kadar karşılaştıkları herkes süreci kolaylaştırmak yerine anlayışsızlık ve nezaketsizlikle, durumun aciliyetini hiçe sayan prosedürlerle onları yüzüstü bırakıyor. Bilgi almak için konuştukları psikolog basit sorulara bile cevap vermekten kaçınırken Damir’in kaybolduğuna dair ihbarda bulunmak için gittikleri polis memuru onları oyalıyor. Perişan halde ve kimseleri olmaksızın çırpınan anne ve oğul, çevrelerinden destek görmek konusuna da hüsrana uğruyorlar. Bu anlamda film, olağanüstü kişisel bir hikâyeyi konu alırken sistem eleştirisini de başarılı ve göze batmayan bir şekilde yapmış oluyor. 

Filmin katmanlı yapısı ve duru anlatımı, izleyicinin her bir karakterle empati kurmasını elverişli kılıyor. Bir yandan inanılmaz gerçekçi oyunculuğu sayesinde, ne yaşadığına dair sözel herhangi bir ipucu verilmemesine rağmen kendinizi Damir’in yerinde bulurken, diğer yandan çaresizce ağabeyine yardım etmeye çalışan Bruno’ya dönüşüyorsunuz. Ve bu kardeşlik bağını öylesine derinden hissediyorsunuz ki şayet ağabeyiniz/ablanız varsa filmi daha izlemeyi bitirmeden koşup onlara sıkı sıkı sarılma ihtiyacıyla kavruluyorsunuz. Filmin insanın boğazında koca bir yumruya dönüşmesi de tam bu noktada gerçekleşiyor. Kurgu ve gerçeklik kavramları tamamen homojen bir hal alıyor ve izleyicinin psikolojisine müthiş bir darbe yaparak altüst olmanızı sağlıyor. Bu sebeple Güvenli Bir Yer , bu dünyadaki güvenli limanını hâlâ bulamamış, iç dünyasında bir şeyleri çözümlemekte güçlük çeken kişilerin izlemeyi epeyce ertelemesi gereken, seyir zevki yüksek olsa da psikolojik anlamda epey sarsıcı bulunabilecek filmlerden biri. Zira intiharı aklından bir kere olsun geçiren bir insanın bu filmi izlerken tetiklenmesi işten bile değil. Bu anlamda filmin seyircide travmatik bir etki yaratabileceğini söylemek mümkün. Buna rağmen filmi izlemek istiyorum diyorsanız, gösterimden kalkmadan önce Mubi’den izleme fırsatını değerlendirebilirsiniz. 

 

Önceki Yazı

Şimdilik şiiri kovalıyorum

Sonraki Yazı

Artık uzayda yazdığımız bir hikâye var! 

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde