“At Oynatılacak Bir Alan Değil Şehirler”

9 dakikada okunur

İstanbul, tarihinin hiçbir döneminde kendi hâlinde, sakin ve gözlerden uzak, sapa sayılabilecek bir yer olmadı. Kuşatmalara uğradı, işgal edildi, göçlere maruz kaldı, Şehrin günümüzde yaşadığı karmaşa elbette Cumhuriyet sonrası döneminin ekonomi-politik dönüşümlerinden bağımsız düşünülemez. Büyük şehrin imkânları mahrumiyet içinde veya gelişmeye ihtiyaç duyan taşralıya götürülemediğinde taşralı yollara düştü. Devletin Anadolu’’ya hizmet götürmediği ölçüde Anadolu merkezi şehirlerde aradı çocuklarının istikbalini.

Peki, yoğun göç çeşitli tedbirlerle hafifletilemez miydi? Bu soruyu 1 Haziran 2019’da iftardan sonra Diriliş Yayınları’nda ziyaret ettiğim Sezai Karakoç’a sordum. Betonlaşmaya, kötü yapılaşmaya, birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi duran ve gökyüzünün mavisinin kul hakkı olduğu hesaba katılmadan inşa edilen binalara mecbur muyduk? Thatcher’ın 1980’lerde öne sürdüğü gibi, alternatifi yok muydu bu olup bitenlerin? İstanbul bu göçe işte bu şekilde gerçekleşecek şekilde mecbur muydu?

“Bir şehirde istenildiği gibi at oynatılmaz, bir şehir at oynatılacak bir alan değildir,” diye başladı konuşmasına Karakoç. İstanbul’un maruz kaldığı göç yapılaşmasının arka planında ise Tek Parti döneminin şehirleri hizmetten yoksun bırakmasının yattığını dile getirdi:

Berbattı İstanbul’un durumu; Boğaz’ın tepelerine doğru çıkarken, yol, iz yok,  sadece kömür depoları görüyordunuz. Şehir fikri yoktu. Beyazıt Camisi’ne bitişik beton kahveler vardı. Menderes yollar yapmaya çalıştı ama tahribatı kontrol altına alamadı. Peyami Safa 1958’de ‘İstanbul’a hiç dokunmayalım, başka bir modern şehir yapalım,’ diye yazmıştı oysa.

Göç konusunda olup biten ille de olması gerekmeyebilirdi, bunu belirtti Karakoç ve şehirlerimizin göçe açılması sırasında yapılan en büyük hatanın, eski şehir dokusunun göçle birlikte değiştirilmesi olduğunu vurguladı:

Diyarbakır’da surun içindeki eski şehrin içinde hükümet konağı ve diğer kamu binalarıyla birlikte yeni bir şehir yaptılar. İstanbul’da ise sur içi bozulduktan sonra sur dışına çıkıp şehri genişletmeye başladılar. Şehir içine dokunulmamalıydı, iki yakaya sur dışında iki modern şehir inşa edilebilirdi. Ankara’da da benzeri bir hata işlendi, merkezin iki adım ötesine ‘Yenişehir’ yapmaya kalktılar. Oysa Osmanlı şehre yakın yerde inşaata izin vermiyor, yeni şehri Lüleburgaz’a yaptırıyor. Osmanlı sanki yeni kafa, biz eski kafa. Çığırından çıktı her şey. Doğu Anadolu’da, Güneydoğu Anadolu’da dört tane milyonluk şehir yapılacaktı, göç böyle dururdu.

Endüstriyel işletmeler başta olmak üzere şehrin fiziksel dokusundaki dönüşüm, taşralı kitleyi büyük şehre çeken bir mıknatıs biçiminde oluşuyor. Çeşitli hedef ve hayallerin eşliğinde mesela İstanbul ve çeperlerine yerleşen göçmen, zamanla hâkim demografi hâline geliyor. Şehrin demografisi bu dönüşümlere sahne olurken şu husus göz ardı edilmemeli oysa: Göçerek gelenlerin neredeyse tamamı kendi yaşadıkları yerlerde eğitim görse ve iş bulsalardı, büyük şehirde hor görülmeyi, itilip kakılmayı ve ayrıca dozerler karşısında yaşanan çaresizliği içeren bir mücadeleye pek de gönüllü olmazlardı. Bütün göçmenler kadar haklı sebeplerle geliyorlar. Kimisi topraksızlık yüzünden terk ediyor memleketini, kimisi kan davasından kaçıyor. Yetmiş yıllık bir gecekondu mahallesi olan Karanfilköy bu açıdan dikkate değer bir örnek.

1930’larda eski bir vakıf çiftliği olan arazinin ilk yerleşimcileri, birbirini tanıyan Rizeli, 15-20 aile. Sonra İç ve Doğu Anadolu’dan gelenler oluyor. 1990’ların başlarında toplam 530 hane bulunan mahallede daha sonra sadece birkaç ev yapılıyor. 1994 yerel seçimlerini takiben mahalle Büyük Şehir Belediyesi’nin çıkardığı imar affından yararlanıyor. Mahalleliye tapu verilmiyor ama iki kat betonarme yapı inşası için izin çıkıyor. Kentsel Dönüşüm Sürecinde Eski Bir Gecekondu Mahallesi: Karanfilköy Kentlere Vurulan “Neşter”ler başlıklı makalenin yazarı Maya Arıkanlı Özdemir’e göre, iki katlı betonarme bina izniyle birlikte kat irtifasının 15.5 metreye çıkarılması, yeni yapılaşmalara göz yumulması ve böylelikle de yıkım için meşru bir zemin oluşturulması anlamına geliyor. Ne de olsa lüks sitelerin arasında kalan mahalle müteahhitler açısından pahalı projeler yapabilecekleri bir konuma sahiptir. Böylelikle bir yıkım dönemi başlatılıyor. İlk yıkım 1996’nın Temmuz ayında, ikincisi ise Eylül ayında gerçekleşiyor. İlk etapta 28, daha sonra 25 konut yıkılıyor. “Bu süreçte mahalle sakinlerinin etrafı 4000 bin polis, 1000 zabıta, çok sayıda dozer, kepçe ve panzerle çevriliyor, giriş çıkışlar yasaklanıyor, elektrik, su, doğalgaz ve telefonlar kesiliyor. Tapu tahsis belgesi olan ve daha önce imar aflarından yararlanan bir-iki katlı binaların yıkımında, belediyenin önceden bir tebligata gerek duymaması olayın boyutlarını daha da ağırlaştırıyor.” (Hatice Kurtuluş, İstanbul’da Kentsel Ayrışma, sf. 195-197)

Bütün o hayatlara ne oldu, onca yıkımın arasından hangi nispette sağ salim çıktılar da şehirleşme süreçlerine dâhil oldular… Kim nereye sığındı harcıma terlerini döktükleri evleri yıkılırken, hangi eşyalarını kurtardı? Çocuklar, doğdukları odaları yerle bir eden dozerler karşısında neler hissetti… Öyle ya, madem yıkılacaktı bu binalar, niye ve nasıl yapıldılar?

Sezai Karakoç, şehirlerin at oynatılacak alanlar olmadığını vurguluyor hep. Göçmen kafileleri de hayalleri hafife alınabilir, gururları da rahatlıkla çiğnenebilir ucuz işçi yığınları olarak görülmemeli.

Önceki Yazı

Oyunculuk Hayatıma Anlam Kattı

Sonraki Yazı

“Müzisyen Olmasaydım Oyuncu Olurdum”

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği