“Bazı Hikâyelerin Hikâyesi Anlatılmaz”

11 dakikada okunur

Rabia Bulut

Yazar Fatma Barbarosoğlu, gündelik hayatın kaydını tutmanın eserlerine olan katkısıyla ilgili “Türkiye’de gündelik hayatın tarihine sadece edebi metinler üzerinden kavuşabiliyoruz. Olmakta olanın kaydını sıcağı sıcağına tutmanın sosyal tarih açısından önemli olduğuna inanıyorum.” diyor.

2020’nin hatıra ve hafıza kaydını tuttuğunuz ‘Hatıra Kadar Narin Hafıza Kadar Zalim’ adlı kitabınızda öyküleriniz iki başlık altında yer alıyor. Kitabın adının ve hikâyelerin sınıflandırılması nasıl oldu?
Anlatılanların bir kısmı, daima hatırlanmak istenecek kadar duygulu bir kısmı da hafızanın mahzeninde saklanmak istenmeyecek kadar incitici idi. Güzel anlarımızı muhafaza etmek isteriz ama onlar zaman içinde solar. Asla hatırlamak istemediklerimiz vardır ama onlar zaman içinde başka olaylarla birleşerek bakteri gibi ürer, bünyeyi ele geçirerek zalimleşir. Çünkü yaşadığımız bazı anlar yaşandığı zamandan uzaklaştıkça tamamen başka bir şeye/şekle dönüşür. Hafızanın zalimliği burada. Karantina Günleri’nde hüsnü zan ile suizan üzerine çok düşündüm. Suizan sadece zannın yöneldiği kişi için zararlı değil, suizannı besleyen kişi için de zararlı, çünkü suizan, hafızada kayıtlı kalanları dönüştürüp bozuyor.
Çoğu hikayede koronavirüs salgınının hayatlarımıza getirdikleri ve götürdüklerinin bir yüzünü okuyoruz. Süreç devam ederken salgının yeni getirdiği ve götürdüğü şeyler nelerdir? O süreci anlatacak yeni hikayeler var mıdır?
Salgının getirdiği ve götürdükleri üzerine öykü kitabı üzerinden cevap vermek istemem. O süreci anlatacak yeni hikâyeler her zaman olacaktır. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra çok farklı sahneleri getiriyor olacak zihnimiz. Tutamadığımız yaslar kim bilir hangi eşikte bizi yakalayacak. Ya da yaşadıklarımızı çoktan unutmuş olduğumuz için “biz ne yaşamıştık” diyeceğiz şaşkınlıkla. Nitekim Mart 20’de Karantina Günleri’nde yaşananlar Mart 2021’de pek hatırlanmıyordu.
“Aşk Acısı” ve “Karanlık Sabahın Yolcuları” diğer hikâyeler içinde hayal ile gerçeğin bir arada yoğrulduğu ve kimi zaman ayrımların belirsizleştiği düşüncesindeyim. Ne dersiniz bu düşünceme? Siz adı geçen hikayelerin dünyasını nasıl konumlandırıyorsunuz?
Her okuyucu kendi kabınca, kendi biriktirdikleri üzerinden okur karşılaştığı metni. Size belirsiz gelmiş. Neyin belirsiz geldiği üzerine belki sizinle uzun uzun konuşmak çok verimli olabilirdi. Aşk Acısı genelde kitabın en beğenilen öyküsü oldu. Mustafa Kutlu üstadım ile telefonda konuştuğumuzda neden bu hikayeyi roman olarak yazmadığımı sordu. Hikâyelerin dünyasını nasıl yorumladığım meselesine gelince… Bu bir aşçının elime sağlık pek güzel pişirdim demesi gibi olur. Pişirdim ve servis ettim. Gerisi okuyucunun gönül esenliği, okuma alışkanlığı, okuma tercihleri ve seçici algısıyla alakalı. Bir okuyucu olarak öykü okuma konusunda riayet ettiğim bir okuma disiplini var. Genç okuyucularla paylaşmak isterim, günde sadece bir öykü okurum. Ve okuduğum öyküleri aradan zaman geçtikten sonra tekrar okurum. İnsanın kendine rastlayacağı ender bir hayat deneyimi olarak gelir bana altını çizdiğim bir mısra ya da paragrafa tekrar dönmek.
Kuşaklar arası iletişimsizliğin farklı yüzleriyle karşılaştığımız hikâyeleriniz mevcut. Aslında ilk hikâye ve son hikâyenin kapsamı aynı şekilde sadece kuşaklar farklı. Her şeyin dijitalleştiği, iletişimin araçlarla kolaylaştığı bir çağda insanlar arasındaki iletişimsizliğin yarattığı tahribat neden görünür değil?
“Dedemin Defterleri” ile “Erkeklerin Maskesi” hikâyesini siz aynı kapsam içinde değerlendirmişsiniz ama benim açımdan ortak alanları pek yok. “Dedemin Defterleri” hikâyesi için kuşak çatışması ya da iletişimsizlik kelimelerini merkeze almamayı tercih ederim. Orada televizyonun hanelere girdiği ilk dönemi resmeden bir anlatı var. Metin küçük, kız çocuğunun hatıraları arasından sızan bir metin. “Erkeklerin Maskesi” ise pandemi günlerinde işsiz kalmış bir gazetecinin peynirci dükkanında “satıcı” olma sürecini anlatıyor.
“Gündelik hayatın kaydını tutmayı önemsiyorum”
Gündelik hayatın kaydını çeşitli türlerdeki eserlerinizle tutuyorsunuz. Öykü kitabınız ekseninde düşünecek olursak öyküler ve gündelik hayat kavramı arasındaki kurduğunuz ilişkiyi nasıl ifade edersiniz?
Gündelik hayatın kaydını tutmayı önemsiyorum. Türkiye’de gündelik hayatın tarihine sadece edebi metinler üzerinden kavuşabiliyoruz. Halit Ziya Uşaklıgil ya da Peyami Safa romancı yönleri ile öne çıkarlar daha ziyade ama yazdıkları hikâye ve romanlarda yaşadıkları dönemin ruhuna dair çok çarpıcı bilgiler buluruz. Olmakta olanın kaydını sıcağı sıcağına tutmanın sosyal tarih açısından önemli olduğuna inanıyorum.
“Bazı hikâyelerin hikâyesini anlatmamalı”
“Musmutlu: Kedili Köpekli, Çoluklu Çocuklu” hikâyenizi okurken, bir yandan şaşırmayla beraber o şaşırmamın komik olduğunu düşündüm. Hikâyedeki her bir ayrıntıya farklı şekillerde hayat içerisinde karşılaşıyor, izliyor, duyuyor veya bir instagram hikâyesi olarak görüyoruz. Hikâyenin özel olarak çıkış noktasını oluşturan bir nokta var mıdır?
Hikâyenin hikâyesini merak ediyorsunuz. Bazı hikâyelerin hikâyesini anlatmamam gerekiyor. Bu hikâye de anlatmamam gerekenlerden. O tanık olduğum anı bütün dehşeti ile tarif etmem gerekecek ki o zaman Gizem’in kimliği öne çıkar. Bunu hiç istemem.

Salgın döneminde üretmeye devam ettiniz, ediyorsunuz. Herkesin yeni normale adapte olmaya çalıştığı bir süreçte siz yazmaya ve üretmeye nasıl devam ettiniz sorusu aklıma geldi ama sonrasında hikayelerinizin birinde geçen “Biz güneşli günlerin sabahlarına ait yolcularız” cümlesinde bir cevap olduğu kanısındayım. Sizin yorumunuz ne olur?
Sorduğunuz soru için uygun cevabı da “yakalamış” olduğunuzu düşünüyorsanız bana eyvallah demek düşüyor.
‘Hasret Sendromu’ adlı hikayenin başlığı yeni bir teşhis barındırıyor. En yakınına en uzak kalınan zamanların adı olarak ileride karşımıza çıkabilir. Sendromun merhemi var mıdır?
Sosyal olayları izah ederken maalesef aşı bulanacak bütün sıkıntılar bitecek ümidine gark olamıyoruz.
“Köşe yazılarıma ara verdim!”
Son olarak masanızda bekleyen yeni bir çalışmanız var mıdır?
Yıllardır bitiremediğim o kadar çok çalışma var ki… Ömür geçiyor, zaman daralıyor. Köşe yazısı yazarken bunları hiçbir zaman bitiremeyeceğime kanaat getirdiğim için köşe yazmaya ara verdim.

Önceki Yazı

Tarihçilerin Kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık

Sonraki Yazı

Osmanlı İktisadı Ondan Soruldu

Son Yazılar

Suveydâ Vizyonda

Usta yönetmen, senarist ve yapımcı Mesut Uçakan'ın yeni filmi "Suveydâ" izleyicisi ile buluştu.