Bir durum tespiti “Sanatın Kendiliği”

9 dakikada okunur

Edebi eleştiri namına kaleme alınanların büyük bir bölümü en iyi ihtimalle birer tanıtım metninden öteye geçmiyor. Tanıtımlar, hamasi övgüler ve vefa yazıları da bir noktadan sonra kovboy filmlerinin dekor kasabaları kadar sahici olabiliyorlar. Binaların ön cephelerinin aralarından geçiyoruz. Buna karşılık bir kapıyı açınca binanın içini değil arkasındaki boş alanı görüyoruz. Yazarların hayatları ve eserlerine dair kaleme alınan metinler de belli bir hacme ulaştı ama eserin bizatihi kendisini eleştirmeye ve yorumlamaya, türe dair genel çerçeveyi derinlemesine değerlendirmeye; edebiyatın, sanatın bugününe ve geleceğine dair felsefi vizyonlar inşa etmeye mesai ayıran erbabı kalem sayısı pek de yeterli değil. Azın azı mesabesindeki çalışmalardan biri de geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve Cemal Şakar’ın imza attığı “Sanatın Kendiliği” oldu.     

“Olgular yoktur yalnızca yorumlar vardır.” diyordu Nietzsche. Cemal Şakar’ın “Sanatın Kendiliği” kitabının ilk yazısına epigraf olarak seçtiği bu aforizma, post-modern zamanların ruhunu (yahut ruhsuzluğunu) yansıtıyor. Cemal Şakar, “Ortak Uzlaşı Alanında Toplanmak” başlıklı yazıda olguların yerini yorumlara, büyük anlatıların yerlerini eş-anlı öznel kabullere bıraktığı o dev postmodern çuvala tıkılan, toprakla yani hakikatle arasındaki bağı kopan bir zaman diliminde “durum tespiti” yapıyor. “Çünkü kelimeler gerçekliğini, inandırıcılığını gerçekle kurduğu bağ nispetinde alırlar. Eğer eşyanın bir hakikati olduğuna inanıyorsak o zaman o hakikatin de eşyada olduğunu söylemiş oluyoruz. Dilin her şeyden bağımsız, her şeyi kendi içine çeken ve her şeye anlamın veren kurucu otoritesini kırmanın koşulu, onun toprakla dolayısıyla hakikatle bağını yeniden tesis etmekten geçer.” 

İfade etmenin sınırları zorlanıyor

İçine doğduğumuz dili mümkün kılan mutabakatlar sistemini sorgulamamak ve onun sunduğu konfor alanından çıkmamanın sonucu dille abrakadabra yapmaya varıyor. Şakar, “Sanatın Kendiliği”nde bir ortam olarak sanat eserinin ifade edilmeyeni ifade etmesinin sınırlarını yokluyor/sorguluyor/tartıyor/tartışıyor ve hatta zorluyor. Yunus Emre’nin erik dalında üzüm yediğini söylerken ifade ettiği “özneye” hapsolmayan, üst dile atıfta bulunan dolayısıyla abrakadabraya indirgenemeyecek olan meramına işaret eden Şakar, “Anlatılmayanı biçimlendirmek ona nitelik atfetmektir; nitelik sayesinde formsuz-bir-şey belirgin hale gelir ve tabii ki bilinir olur.” diyerek evrensel “içeriğin” tarihsel bir “form” içinde anlatılmasının kritik anlamına dikkat çekmektedir. 

Sihirli bir değnek vadetmiyor

Peki, abrakadabra tam olarak nedir? Doğa-insan, özne-nesne, doğu-batı gibi ikiliklerin çatışması üzerine inşa edilen modernitenin yerini postmodern tekilliklere bırakmasıyla başlar dilin abrakadabrası. Her şeyin bir söylem içinde dile getirilebildiği yorumların kalabalığı içinde sözün görecelik çölünde yitip gittiği bir dünyaya dönüşüyor böylece. Her ne kadar dil edebiyatın ortamı olsa da edebiyatı bir dil olayına hapsetmenin sonuçlarından biri “abrakadabracılık”. Sahiciliğin, sahihliğin peşinde olmak bu “abrakadabra” ile yetinmemeyi gerektiriyor. Şakar ise sanatçının başka türlü ifade edişlerin peşine düşebileceğine işaret ediyor. Mutlak bir kurtuluş reçetesi veya dokunduğunda her şeyi düzeltecek sihirli bir değnek vadetmiyor elbette. Böylesi bir konu zaten ancak farklı kalemlerin, farklı bakış açılarının tartışmasıyla anlamlı bir zemine kavuşabilir. 

Edebiyatçılardan beklenen dile müdahale etmeleridir

“Büyük anlatıların”, “kahramanlık çağı”nın, “estetiğin”, “sanatın” sona erdiği, ölümlerinin ilan edildiği bir zamanda eserle sınırlı olsa da tutarlı bir bütünlük inşası olan kurmaca; bir temsilden, bir aktarımdan, bir yansıtmadan ibaret değildir.  Bu noktada Cemal Şakar’ın “edebistan.com” sitesine verdiği söyleşiden bir pasaj iktibas etmekte fayda görüyorum: “Mümkünler dünyasında makulat içinde yaşıyoruz. İnsanız, bazı haller içindeyiz ve bu halleri edebiyatın imkanlarınca ifade etmeye çalışıyoruz. Genellikle hallerin sınırsız, dilin sınırlı olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Oysa insanın kendisi sınırlı bir varlık, dil de sınırlı; sınır kere sınır diyebiliriz ya da sınırların mütekabiliyetinden söz edebiliriz. Zaten insandan beklenen de elinden geldiğidir; ama insan, sanki kendi sınırlarını aşabilecekmiş gibi hep daha fazlasına talip olur. Yaşadığı halleri yeterince ifade edemediğini görünce de dilin kifayetsizliğinden dem vurur. Oysa dilin yapıcısı, taşıyıcısı, değiştiricisi, dönüştürücüsü öncelikle edebiyatçılardır, bu kertede onlardan beklenen dile müdahale etmeleridir. Bunu yapamayanlar genellikle geri çekilir ve az önce sözünü ettiğim kifayetsizlikten söz eder. Yaşadığımız halleri aynıyla dile getirebiliriz demek istemiyorum. Mümkün olmayan da bu zaten. Edebiyat, hallerin bir form içinde aktarımıdır; şöyle de diyebiliriz, edebiyat, hallerin bir başka dile tercümesidir. Burada da insanın en büyük yardımcısı edebi sanatlardır.”

Genelde sanatın özelde kurmacanın ürettiği formların tarihselliği ile ele aldığı içeriğin evrenselliği arasındaki uyumsuzluğu bir çıkmaz olarak görmek yerine bir imkân olarak değerlendirmek ve sadece yeni metinler yazarak değil var olan metinleri tekrar tekrar tartarak, tartışarak zamanın mihenk taşına vurarak, farklı perspektiflerden okuyup, kah yeniden ve yeniden sökerek kah yeniden inşa ederek anlamlı bir şeyler üretebiliriz. “Sanatın Kendiliği”, bu noktada ilham verici bir kitap. 

Eski cevaplara yeni sorular yöneltmeliyiz belki de… “Sanatın Kendiliği”nde Şakar, şimdiye kadar kaleme aldığı düşünceleri daha da derinleştiriyor. Edebiyatın, sanatın böyle metinlere ve tartışmalara ihtiyacı var.    

 

Önceki Yazı

Filistin İslâm dünyasının entelektüel merkezi

Sonraki Yazı

Tasarımı ruh hali ve ortam şekillendiriyor

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne