Bir tereddütün fakat kusursuz güzelliğin baharı

9 dakikada okunur

Zaman aynı doğrultuda ilerleyip nihayete ermez. Öyle olsa bugünden Tanpınar’ı duyurmazdı bahar. İstanbul baharının kendiliği ve öngörülmezliği bana yarım asır önce bu hali ifade eden Tanpınar’ı hatırlatıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ben İstanbul baharının yarı hasta, havada, suda gizli ürpermeler, tereddütlerle dolu başlangıcını severim,” diyordu, öyle değil mi, tereddütlerle dolu başlangıcı hatırlatmıyor mu İstanbul baharı?

İstanbul kendini bir bahar mevsiminde fethe açıyor. Bu sebeple belki tüm mevsimler dışında baharın diri bir yanı var üzerimizde. Fethe karşılık gelen, coşkunun ve müjdenin sesi yankısını onca zamana rağmen buluyor. Mekanın ve mevsimin hafızası diyorum buna, fethin hafızası. 

Tanpınar’a göre fetih Boğaz vadilerinde erik ve badem ağaçlarının çiçek açtığı, kumru ve bülbül seslerinin duyulduğu o bahar günlerinde hakikat olmuştur. Onun için bahar İstanbul’a çok yakışır.

Edebiyatın baharı İstanbul

“Erguvanı görmek ister misin? Gözünü terbiye et” diyor, A. Süheyl Ünver. Kusuru baktığın yerde değil bakışında arar ve gözü iyi ile yorarsa insan yaşamak ve bahar için alabildiğince hikâye ve ton bulur. Evet onca kirliliğe rağmen bu böyledir.

Sait Faik Abasıyanık “Baharı Aramak” öyküsünde İstanbul’a gelen baharı arıyor ve artık İstanbul’da baharı bulmanın mümkün olmadığını, insanın bu şehirde baharı fark etmesinin imkânsız olduğunu belirterek bunun için İstanbul’un dışına çıkmak gerektiğini, baharı fark etmenin artık sadece hayallerde mümkün olduğunu anlatıyor. Pek itibar etmek istemiyorum Sait Faik’e. İstanbul’un onca yol yorgunluğuna rağmen insanı dirilten baharı duyurduğunu kendimden biliyorum çünkü. Aklıma Mustafa Kutlu’nun “Rüzgârlı Pazar” kitabı geliyor. İstanbul’a baharın gelişini iğde kokusu üzerinden anlatıyor Kutlu: “İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum. Hazirana yakın, mayısın bilmem kaçı. İğde nerede: Otoyolların geçtiği köprü ile yayaların yürüdüğü üst geçit arasında. İğde bu. Doğrudan Anadolu demek. Yozgat, Sivas, Niğde demek” İşte A. Süheyl Ünver’in dediği şey tam bu; otoyolda bile güzele denk gelmek. İstanbul’u karşılamak her yerde, trafikte ve bir vapur yolculuğunda iş çıkışlarının, her an’da.

Baharı anlatmaya önce laleden başlamak gerekiyor. Lale, nisanın ortasında kendini gösteriyor. Lale tartışmalara rağmen aslında Selçuklu çiçeği. Lale sevgisi Osmanlı’ya Selçuklu’dan miras. Nisan ortasından itibaren başta Emirgan ve Yıldız parkları olmakla birlikte, refüjler, göbekler, yol kenarları her renkten lalelerle bezenir, lale bayramları düzenlenir. Laleye gösterilen sevgi erguvandan esirgenir nedense. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar da erguvan sevenlerdendir. “Beş Şehir”de “Gülden sonra bayramı yapılacak çiçek varsa o da erguvandır” der: “O, şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Dionysos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar.”

Şiirin izinde baharı duymak

Cahit Sıtkı Tarancı, “Bahar Sarhoşluğu” şiirinde: “İlk sevgilinin gülüşüne benzer / Bir Nisan havası değil mi esen?” der ve baharı tazelikle karşılar.

Nisan ortasında geceleri ötmeye başlayan bülbül mayısta yumurtlar. 50 yıl önce bile Boğaz’daki köylerde yaşayan bazı İstanbullular için ilkyaz, akşam yemeğinin ardından yalılarının kayıkhanelerinden sandallarını çözüp yavaşça küreklere asılarak ulaştıkları sakin bir koyda bülbülleri dinlemek imiş. Abdülhak Şinasi Hisar, 19. yüzyılın sonlarında, mehtaplı gecelerde Boğaziçi’nde “saz akşamları” tertip edildiğini ve buradaki koyların hanende ve sazende kayıklarıyla dolduğunu anlatıyor.

Şehirde yeşil alan azaldıkça ve yeşilden anladığımız şey, “peyzaj düzenlemesi” haline geldikçe, İstanbul’un binlerce yıldır kesintisiz süregelmiş bahar işaretleri de azalıyor nihayetinde. Aktarıldığına göre; Bakırköy, Yeşilköy ve Florya’lılar 50 yıl öncekinden farklı olarak, bir tek saka bile görmeden geçirebiliyorlar mesela bütün bir baharı. Fakat gözümüzü açmak zorundayız, baharı görmek ve duymak, şiirde, ormanda ve sokakta izini sürmek zorundayız.

“Nisan perşembesi kamçılanmış bir bahar / Akça pakça çukurlarda gömü gömü ışılar / Sonra o al aydınlık o son Cuma günleri / Sonra türkü mayıslar” Metin Eloğlu, “Umu” şiiri, okudukça sokağa çıkarmıyor mu sizi?

Ziya Osman Saba, “Baharı Beklerken Yazılmış Şiir”: “Baş başa kalacağız kenarında bir suyun,/ Göz alabildiğine yeşil uzanan çayır, şiiri, Nazım Hikmet, “Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları”: “Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire…” şiiri, Yahya Kemal Beyatlı, “Erenköyü’nde Bahar”: “İstanbul’un öyledir bahârı; / Bir aşk oluverdi âşinâlık…” Fetihten bugüne bir aşinalık duymuyor muyuz bu coşkuya?

Sezai Karakoç’un, “Doğum” şiirinde baharı başlangıçların ilk anına benzetmesi peki? “Bir bahar günü doğdun sen / Baharın ta kendisi oldun sen” der ve Turgut Uyar’ın, “Sevda Üstüne” şiirinde vakti nisanda durdurması hep baharın insana yaptıklarındandır: “Vakit nisan ortasında bir akşam ./ Mehtap ettiğinden bihaber / Kuşlarla, çiçeklerle, balıklarla beraber”

Vakit nisan en azından bir boğaz turunu karşılamak yakışır İstanbul’daysak…

Önceki Yazı

Edebiyatçılarımızı yâd etmek

Sonraki Yazı

Sahnede kör oluyorum

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne