Çocuklar için ayrı bir cadde

6 dakikada okunur

Sanatın kendisiyle ve onu var eden özneyle ilişkisi, bir başka bakışa ihtiyaç duymayacak denli dikkati üzerinde toplar. Yazının yolculuğu da tıpkı buna benzer. Okur, daha en başta dışarda bırakılarak oturulur yazıya. Bir başkasının ne düşüneceğiyle ilgilenmeden, kitleler düşünülmeden inşa edilir kurmaca evren. Aksi olduğunda, sanattan değil de bir çeşit pazarlıktan söz etmemiz gerekirdi herhâlde. Ancak edebiyatın, bütün bu dışarda bırakılanları da içine alan bir başka cephesi var; okuru görmezden gelmediğimiz, onların algı düzeylerindeki değişimi, tercihlerini, hatta cinsiyetlerini bile dikkate almak zorunda olduğumuz bir alan. Nedir bu? Yazının başlığının cevabı kolaylaştırdığının farkındayım fakat düşüncenin oyuğunu derinleştirmenin gerekliliğinin altını kalın çizgilerle bir kez daha çizmek istiyorum.
Sanatın hiçbir şubesi, okuru hedef almadığı gibi onun varlığıyla da ilgilenmez fakat çocuk edebiyatında okuru dışarda bırakmanız ve onu düşünmeden yazmanız söz konusu değildir. Bu dairede yaratılan metinler, çocuk okurlar için bir yetişkin tarafından kaleme alındığından okur hemen her yönüyle düşünülmesi, anlamlandırılması gereken bir geçekliktir. Üstelik bugünün çocuğu değişmiş, algıları ve istekleri parçalanmış, zihin yapısı kedinden önceki kuşaktan ayrışmış, çağın gerekliliklerine uyum sağlamış bir şekilde orada, öylece durmaktadır. Değişen bu yeni okuru tanımak, ilgi ve ihtiyaçlarını, neyi, niçin sevdiği göz önünde bulundurmak, çocuk gerçekliğine yakın bir dil evreni inşası için gerekliliktir tam da bu yüzden. Yazar ruh akrabalığını ve ortak dili yeniden kurabilen kişidir. Burada bir eksiklik oluştuğunda, çocuğun edebiyatla arasına mesafe girmesi de kaçınılmaz olacaktır.
Çocukluğumuzda, pek çoğumuzun severek okuduğu Pal Sokağı Çocukları’ndaki gibi bir mahalle kültürü, arsanın etrafında oynanan oyunlar, arsanın bazen korunaklı bir kaleye, bazen hamile kadının göbeğine, bazense sığınılan bir yuvaya dönüşmesi, yani sınırsız hayal gücüne ve kullanım alanlarına sahip oluşu bugünün çocuğunda tam olarak neye karşılık gelmektedir? Bugünün çocuğunun kendine ait bir arsası, doğal bir alanı kaldı mı? Hatta çok da uzağa gitmeden soralım: Ömer Seyfettin’in anlattığı ilişkiler ağı, Kemalettin Tuğcu’nun çizdiği mahalle kültürü bugün hâlâ tazeliğini korumakta mıdır? Salt dünün gerçeklerinden bugüne seslenmek, modern çocuğun dünyasında karşılık bulmadığı gibi çocuk edebiyatındaki en önemli hususun, çocuğa göreliğin de es geçilmesine sebep olabiliyor. Bu, edebiyatla dijital çağın arasındaki mesafeyi arttırdığı gibi çocuk edebiyatındaki dinamizmi de ıskalamaya yol açıyor.
Okuru görmezden gelememe, çocuğa göre bir dil inşası, çağın dinamizmini ve modern çocuğu anlama çabaları… bütün bunlar ilk başta ısmarlama, edebiyat dışı bir çaba olarak görünebilir fakat çocuk edebiyatının gerçekliği ve çocuğa göreliğin ne olduğu anlaşıldıkça çocuk edebiyatının, edebî kriterlerin tamamına sahip olması bakımından edebiyatın önemli bir dalı olduğu fakat “çocuğa görelik” ilkesince, okurun değişiminden etkileneceği ve bir farklılaşmaya tabii olacağı gerçekliği anlaşılacaktır. Çünkü, “Biz çocuklar için ayrı cadde mi tasarlıyoruz, yetişkinlerin yürüdüğü yerden onlar da pekâlâ yürüyebilir,” diyen ve ayrı bir çocuk edebiyatı tasnifine karşı çıkan Çehov’un ve nicelerinin zamanından artık bir hayli uzaklaştık. Uzaklaştık, öyle değil mi?

Önceki Yazı

Zanzi̇bar günlükleri

Sonraki Yazı

Hüzün, Sevinç, Yepyeni Heyecanlar…

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım