Çok boyutlu bir dille aktardık

18 dakikada okunur

Yunus Emre, Yusuf Has Hacib, Cahit Zarifoğlu, Hacı Bektaş-ı Veli ve şimdi de Şemseddin-i Sivasi’yi tiyatro sahnesine taşıyan Ferah Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Hakan Güneri şöyle konuşuyor: “Anlatacağımız kişinin yaşadığı çağda, dönemde duruşunu, düşüncelerini onun bireysel dünyasını tüm açıklığıyla ele alan bir metin yaratırız. Onu tek boyutlu anlatma yerine çok boyutlu olarak anlatırız. Metin, görsel malzeme, dans gibi bir dolu sanatsal disiplini harekete geçiririz.”

Geçtiğimiz haftalarda Atatürk Kültür Merkezi’nde bir tiyatro oyununun gala gösterimine katıldım. Oyunun adı: Lâl. Lâl oyunu, Şair ve Mutasavvıf Şemseddin Sivasi’nin hayatını konu alıyor. Oyun Sivas Belediyesi’nin katkılarıyla yapılmış. Oyun, kültür dünyamıza armağan edilmiş adeta. Yazar Fatih Duman’ın Lâl adlı kitabından yola çıkılarak hazırlanan oyun Ferah Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Hakan Güneri tarafından oyunlaştırılmış. Ferah Tiyatrosu ve Hakan Güneri’yi takip edebildiğim kadarıyla bir biyografi tiyatrosu haline dönüştüğünü görüyorum. Bu durum da tiyatromuz açısından çok sevindirici. Yunus Emre, Yusuf Has Hacib, Cahit Zarifoğlu, Hacı Bektaş-ı Veli ve şimdi de Şemseddin Sivasi Ferah Tiyatrosu ile yeniden hayat buldu. Ferah Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Hakan Güneri ile pandemi dönemiyle birlikte büyük zorluklar çeken tiyatromuzu, Ferah Tiyatrosu’nun 10. Yılını ve Lâl oyununu ayrıntılı bir şekilde konuştuk.
Ferah Tiyatrosu olarak 10. yılınızı kutluyorsunuz. Tiyatroyu yaşatmanın zor olduğu böyle bir dönemde Ferah Tiyatrosu’nu büyüttünüz. Neler hissediyorsunuz?
Tiyatroyu yaşatmak mücadelesinde her dönem iki tutum öne çıkmıştır. Ağlayıp sızlayanlar bir de yeni yollar açarak ilerleyenler. Biz on yıl önce Ferah Tiyatro düşü ile yollara düşerken birinci ilkemiz asla ağlayıp sızlamamak, beceremiyorsak selamımızı çakıp bu alanı terk etmekti. Bu yüzden 10 yıl içine pandemi günleri de içinde olmak üzere asla ağlayıp sızlanmadık. Hep yeni yollar arayıp bularak ilerledik. Pandemi yasaklarının gevşediği günlerde çevremizde bir dolu topluluk dağılıp gitmişken biz yeni projelerimizle dimdik ayaktaydık. Bunun sırrı da ekipte birbirine güvenen ve savaşmaya hazır bir kadronun oluşuydu.
KLASİK BİYOGRAFİK OYUNLAR YAPMIYORUZ
Yunus Emre, Yusuf Has Hacib, Cahit Zarifoğlu, Hacı Bektaş-ı Veli ve şimdi de Şemseddin Sivâsî… Bu önemli isimlerin hayatlarını oyunlaştırmak nasıl bir katkı sundu sizlere? Biyografi tiyatrosu konusunda uzmanlaştığınızı düşünüyor musunuz?
Biz aslında biyografik oyunlar yapmıyoruz. Dünyaya ve ülkemize sunulmuş yeni düşünceleri, duruşları ve eylemlilikleri anlatıyoruz. Yunus Emre’den, Cahit Zarifoğlu’ndan, Şemseddin Sivasi’ye adı geçen bütün bu kişiler gerek hayatları, gerek fikirleri gerekse davranışlarıyla öncelikle yaşadıkları döneme ardından da sonraki kuşaklara yol göstermişlerdir. Klasik biyografik oyunlar “doğdu, büyüdü, öldü” temelinde ayakları yere basmayan bir insan modelini önümüze koyarlar. Bu tarz oyunlar o anlatılan kişiliğe bir hayranlık duymaktan öteye bir işlev görmez. Biz ise anlatacağımız kişinin yaşadığı çağda, dönemde duruşunu, düşüncelerini onun bireysel dünyasını tüm açıklığıyla ele alan bir metin yaratırız. Onu tek boyutlu anlatma yerine çok boyutlu olarak anlatırız. Metin, görsel malzeme, dans gibi bir dolu sanatsal disiplini harekete geçiririz. İzleyici sahnede kuru kuruya söz söyleyen bir kişilik yerine zengin boyutlarıyla bir hayat hikâyesinin içinde gördüğü ve göremediği boyutlarıyla bir insanla yüz yüze gelir. Bizim biyografik oyunlarımızı diğerlerinden ayıran en temel özellik budur.
Devletin yaptığı salonlardan habersizler!
Özel tiyatroların var olmaları ve yaşamalarının önünün açılması nasıl olacak? Devlete ve tiyatroculara neler düşüyor?
Öncelikle özel tiyatro kurulurken söyleyeceği bir sözü, yöneleceği yeni bir izleyici kitlesi ve yaratacağı yeni bir sahne estetiği varsa ortaya çıkmalıdır. 60’lı yıllarda özel tiyatrolar çok sağlam kadrolarla harekete geçtiler. Çok önemli metinler yarattılar. Çok değişik seyirci kitlelerine yöneldiler. Toplum üzerinde çok büyük etkiler yarattılar. Öncelikle insanı kendi sorunları ve çözümleri üzerine düşündürmeyi başardılar. 70’li yıllarda belli bir perspektifi, hedefi olmayan bir dolu tiyatro insanı el yordamıyla işler yapmaya girişerek sahneye önemli zararlar verdiler. Oyun metninden, oyunculuğa, sahne disipline bir dolu şeyin altüst olduğu bu dönemin ardından tiyatro alanı kan kaybetmeye başladı. Tiyatro alanının insanları kendilerine dönüp bakacakları yerde televizyon, izleyici ilgisizliği gibi yakınmalarla oyalanıp durdular. Öncelikle ağlayıp, sızlanmak yerine toplumun nasıl bir serüven yaşadığına yakından bakmak gerekiyor. Ülke insanının sanatsal taleplerini anlamak kavramak gerekiyor. Ülkemizde bir dolu tiyatro insanı para olursa harikalar yaratılacağını düşünüyor. Bu insanların önüne devlet milyonlar yığsa ortaya parlak bir şey çıkmayacağı muhakkak. Belli bir perspektifi olup belli bir estetikle yenilikler var etmek isteyen sanatçı bunun yollarını da buluyor, ürettiğini seyirciye de ulaştırıyor. Bugün İstanbul’da “salon” bulamıyoruz diye ağlayan bir dolu tiyatro insanının kentin dört bir yanında devletin var ettiği salonlardan haberi yok. Çünkü onlar 60’ların 70’lerin kafasıyla tiyatroyu Beyoğlu ve civarında üretilen bir sanat dalı olarak görüyorlar. Bizse tam tersine İstanbul’da yaşayan 16 milyon insana yapıtlarımızı götürüyoruz. Tiyatro insanları olarak silkinip çevremize, şehrimize, ülkemize yeni baştan bakmanı zamanı geldi hatta geçiyor.
Lâl oyunun galasını gerçekleştirdiniz. Oyunun ortaya çıkma hikâyesinden biraz bahseder misiniz?
Bizi “Lâl” ile önce yazar Fatih Duman tanıştırdı. Bir akşam vakti Cağaloğlu Rüstempaşa Külliyesinde Şemseddin Sivasi üzerine sohbet ettik. Bir romandan bir oyuna nasıl gidilirin yollarını araştırdık. Biz konuşup tartıştıkça masaya oyun metni, sahne tasarımı, Şemseddin Sivasi’nin mısralarından bestelenmiş müzikler, görsel tasarımlar ve danslar akmaya başladı. Bu yolculuk yaklaşık bir yıla yayılan bir zamanı aldı. Biz Şemseddin Sivasi ile tanıştık, onun bundan 400 yıl önce yaşadığı serüveni, düşüncelerini, duyduğu kaygıları, düşlerini ve düş kırıklıklarını tanımaya anlamaya çalıştık. Temmuz’un sıcak günlerinde başlayan sahne çalışmaları Şubat ayında tamamlandı. Sivas Belediyesi Başkanı Hilmi Bilgin oyunun en iyi şartlarda sahnelenmesi için bize büyük destek verdi. Her şeyi ile dört başı mamur bir oyun ortaya çıkınca bunun ilk gösteriminin yeniden restore edilen Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) de olmasına karar verdik. Ülke medyası da bu büyük çabaya yazılı ve görsel basınıyla desteğini verdi.
Uzun ince bir yoldayız…
Sizlerin böyle ciddi konuları sahneye taşırken iyi anlaşılır bir dille sunduğunuzu görüyorum. Tiyatro bu noktada halk tiyatrosuna mı dönüşüyor sizce?

“Halk Tiyatrosu” demek yanlış olur. Halk tiyatrosu; orta oyunu, Karagöz Hacivat,ve meddahı ile bir dönemin sanatsal estetiği. Biz ise evrensel sanatın dilini yaşadığımız toprakların sanatsal estetiği ile buluşturan bir yolu arayarak on yıl önce yola düştük. Bu hemen bugünden yarına oluşabilecek bir yol değil. Araya deneye ilerlenecek ozan Aşık Veysel’in deyişiyle “uzun ince bir yol.” Biz sahnede anlatım diliyle müziğiyle, oyunculuk tarzıyla sıradan halkla diyalog kurmaya çalışan bir topluluğuz. Bu yüzden on yıldır başta İstanbul olmak üzere nitelik tiyatronun gitmediği dört bir yana giderek oyunlar sergiledik. Oyun sonrası “sanattan anlamaz” diye adlandırılan insanların oyun hakkındaki fikirlerini dinledik. Onlar söylediklerini sanatsal bir dille ifade edemiyorlardı ama biz onların neler duyumsadıklarını ve beklentilerini anladık. Öncelikle onlara ulaşmak için yerel yönetimlerle yoğun bir iş birliğine girdik. Herhangi bir yere gidip kendi hazırladığımız bir oyunu sergilemek yerine oradaki yerel yönetimle işbirliği içinde orası için projeler hazırladık.
Yüzyıllar önce yaşamış tarihi bir şahsiyetin hayatının sahnede nefes bulması çok da riskli bir durum değil mi? Sanki bir cerrah titizliği gerekiyor gibi. Nasıl bir titizlikle yaklaşıyorsunuz?
Biz kendimizi bir risk altında hissetmedik. Çünkü sahnede gökten inmiş bir meleği anlatmıyorduk. Tam tersine her gün yolda karşımıza çıkabilecek bizimle bilgilerini paylaşacak, bize duygularını, kaygılarını anlatacak içimizden birini sahneye getirmeye çalıştık. “Cerrah titizliği” bize sahnede harekete geçirdiğimiz başta oyun metni olmak üzere her bir sanatsal disiplini ele almada, harekete geçirmede gerekti. Evet titizdik “biz biliriz, yaparız” dik başlılığı yerine her yaptığımızı sorgulayarak ilerledik.
Oyunda dansların akışı çok iyi tamamladığını düşünüyorum. Bu oyuna dansları alırken nasıl bir yol izlediniz?
Dans bizim ülkemizde daha çok gösteri malzemesi olarak sahnelerde kullanıldı. Bizim koreograflarımız Sercan Doğantekin ve Ercan Ayata ise dansa farklı bakıyor. Özellikle sahnede “artistik gösteri” yerine metne hizmet eden ve göze hoş gelen bir dans formunu tercih ediyorlar. Biz geçtiğimiz on yıl içinde hep birlikte birçok oyunda danslar hazırladık. Bu süreçte aramızda ortak bir dil oluştu.
Lâl’ın müziklerini usta sanatçı Yücel Arzen yaptı. Sizin de bu süreçte ne kadar heyecan duyduğunuzu biliyorum. Oyunun atmosferini sunmakta ciddi bir katkısı var müziklerin. Nasıl bir süreç izlediniz?
Yücel Arzen ülkemizin son yıllarda yetiştirdiği önemli kompozitörlerden biri. Bir başka önemli yanı da Batı ve Doğu müziğine çok hakim oluşu. Bir metni okuyup değişik yerlerine müzikler bestelemek yerine metnin ruhuna uygun notalara doğru bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk sırasında kimi zaman bir dolu müzik üretiyor. Ardından bunları oyuna yerleştirirken çok zorlu bir elemeye girişerek oyuna en büyük katkıyı sağlayacak parçalarla ilerliyor. Bu yüzden bazen müzikal olarak çok başarılı bestelerden bile vazgeçebiliyor.
Dekor maketlerimizi paylaşacağız
Işık ve dekor meselesini çok önemsediğinizi biliyorum. Bu oyunda da bizi başka bir dünyada karşılıyorsunuz adeta. Ne yapmak istediniz?

Bizim oyunlarımızda uzun bir süredir birlikte çalıştığımız dekor tasarımcılarımız var. Biz eski zamanlarda var olan ama günümüzde unutulmuş maket çalışmasıyla ilerliyoruz. Tasarımcı Cihan Aşar önce dekorun bir maketini hazırlıyor. Bu maket üzerinde yapılan tartışmaların ardından realizatör Metin Gümüşoğlu dekorun yapımına girişiyor. Bu ortak çalışmalar sahnede göze hoş görünen, anlatıma katkılar yapan bir dekoru ortaya çıkartıyor. Bazen çok basit, küçük parçalarla bazen de dev unsurlarla dekorlar var ettik. Ama hepsinin de çok derin bir anlatımı ve anlamı vardı. Önümüzdeki yıllarda fuayelerimizde dekor maketlerimizi izleyicimizle paylaşmak istiyoruz.

Önceki Yazı

Dijital sanatlar doğayı nasıl algılar?

Sonraki Yazı

Bu kitap Türk futbol tarihine kaynak olacak

Son Yazılar