“Cümle Aya Sultan Olan / Oruç Ayı Geldi Yine”

8 dakikada okunur

Başlık, Aziz Mahmud Hüdayi’nin şeyhi Üftade Hazretlerinin bir nutkundan. Dörtlük şöyle: “Dosttan atasın getiren/ Zulmetleri hep götüren/ Canlarda irfan bitiren/ Oruç ayı geldi yine.”

Bu yalın ve samimi ilahide olduğu gibi, bütün bir geleneksel edebiyatımız dinî-tasavvufî neşveyle yazılmış gazel, kaside, ilahi ve nefeslerle doludur. Ramazan’ın geleneksel edebiyatımızda üç ayrı formda kendisine ifade alanı bulduğunu görüyoruz: Ramazaniyeler, Ramazan ilahileri, Ramazan manileri.

Ramazannamelere ilişkin yayınları olan Prof. Dr. Amil Çelebioğlu hocadan öğreniyoruz ki, Ramazan ve oruca ilişkin zengin bir edebiyat oluşmuştur. Hoca şöyle der: “Tasavvufî mahiyette şeklî ve manevî olmak üzere iki çeşit veya avâmın, havassın, ehassın olmak üzere üç türlü oruç vardır ki, avâmın orucu sadece maddî manada yiyip içmekten kesilmek; havassın orucu el, ayak, göz ve kulak ile de perhiz kılmak; ehassın orucu ise her türlü heva ve hevesten geçip Hakk ile olmak, muhabbetullahı yani Allah sevgisini bulmaktır. Başka bir ifadeyle şeriat, tarikat ve hakikat oruçları olmak üzere üç türlü oruç vardır. Birincisi Ramazan orucudur. İkincisi ömür boyu kötü hal ve ahlâktan perhiz etmektir. Hakikat orucu ise muhabbetullahı korumaktır.”

Ramazaniyelerin en ünlüsü, Sabit’in, Baltacı Mehmed Paşa’ya sunduğu, 69 beyitten oluşanıdır. Enderunlu Vasıf’inki ise, 90 beyittir ve bu konuda söylenmiş en uzun şiirdir. Nazım, Şeyh Galib, Nedim, Koca Ragıp Paşa, Nahifi ve Leyla hanımın Ramazaniyyelerini de anmak gerekir. Keza, İsmail Hakkı Bursevi’nin, ‘Merhaba’lı bir Ramazan şiiri vardır ki, oldukça ârifane ve aşıkânedir. 

Geleneksel edebiyatımızda, orucun sırlarını yansıtan çok sayıda örneğe rastlarız. Hece ve aruzla yazılmış, kaside, koşma, gazel, ilahi vb. türlerdeki bu eserlerde Ramazan ayı yüceltilir, coşkusu dillendirilir, Ramazan’ın insanın ruhuna ve topluma estirdiği manevî rüzgâr çeşitli yönleriyle yansıtılır : “Benim bir bağım var/ Yılda gelir otuz okka üzümü/ Akını yersen haramdır/ Karasını yersen helaldir” biçiminde bilmeceleşen kutlu ayın metafiziksel nitelikleri, Nabi’nin Hayriyye’sinden Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sine, Süleyman Nahifî’nin ikiyüz elli beyitten oluşan Faziletü’s-Sıyam’ından Nedim’in kimi gazellerine, kendisini ifade imkânı bulmuştur. Kaside biçiminde kaleme alınmış olan ‘Ramazanname’ler ise, mübarek Ramazan’ı özellikle konu alan özgün eserlerdir. Ramazanname, Emir Mustafa’ya atfedilen böylesi teliflerdendir. Bölüm bölüm farklı zaman ve zeminlerde oluşmuş olan manilerin tedvini sayılabilecek olan eserde, bu manilerin söylendiği dönem ve mekânın özelliklerini görmek mümkündür. Hilalin görünmesiyle ilgili olarak halk “Guş et sedayı bu gece/ Et merhabayı bu gece/ Benim devletlü efendim/ Gördüler ayı bu gece” derken, sahurun coşkusu “Dualar okur dilleri/ Vakt-i sahur bülbülleri/ Hak-i pâye yüzler sürüp/ Geldi davulcu kulları” dizeleriyle dile gelir. Bu pitoresk mısraların yanısıra, “Akşam ezanı dinlemek/ Sahur vakti yemek yemek/ Ramazan’a mahsus şeydir/ Gece davulcu söylemek” biçiminde belgelik dörtlükler de çıkar karşımıza. 

Onbeşinde askere baklava çıkarıldığını yine bu manilerden öğreniriz: “Bu gece onaltı sayı/ Gidiyor Ramazan ayı/ Yeniçeri padişahtan/ Aldı bugün baklavayı.” Bin aydan hayırlı olarak nitelenen kutlu Kadir gecesini yine onlar bize bildirir: “Afv olur cürm ü hatalar/ Hakk’ın emrini tutalar/ Bekçiye olsun atâlar/ Mübarek Kadir gecesi.”

Çelebioğlu’nun manilerin tematik tasnifini yaparken bize aktardıkları arasında Ramazan’a özgü hemen tüm âdetler bulunmaktadır:

“Minarelerde kandiller yakılması, camilerde mahya kurulması, güllaç baklavasının yenilmesi, şekerden ağaçların yapılması, bilhassa Ramazan’da fakir fukaraya yardım ve alâkaların artması, dargınların barışması gibi beşerî ve dinî hususiyetlerin kendini daha çok hissettirmesi hep bu ayların sultanı Ramazan’da olur. İftar ve sahur vakitlerini bildirmek için top atılması, Ramazan sıcak aylara rast geldiği zaman Kızkulesine iftara gidilmesi, mahalle çocuklarının Ramazan’da fener taşlaması, feneri kırmaları, bekçiyi söyletmeleri, külahını kapmaya, alay etmeye kalkışmaları vs. gibi hususiyetler artık bugün için—birkaç istisnasıyla—tarih olmuş, hatıraları bile unutulmuştur. Ramazanname’deki manilerde ayrıca, ‘Eyüb’e adak için gidilişini, yine burada kurban kesildiğini, mesire olduğunu, kebabı ve oyuncaklarıyla istiharını, muhtemelen bugün stad olan yerin bir cirit meydanı ve gezi yeri olabileceğini, halen gezi yeri oluşuna ilişkin hiçbir iz kalmayan Ayazma mesiresinin varlığını, kalyonların sefere Beşiktaş’tan çıkışlarını, kürek kırılınca kürekçilere ihsanda bulunmasını, ocakla ilgili bazı bilgileri, ulufe alayını, İstanbul kapılarını, Yenikapı’daki mevlevihaneyi ve ibadet günlerini bize bu metinler haber vermektedir: ‘Yenikapı mevlevihane/ Dedeler başlar devrana/ Pazartesi Perşembe/ Cem olur yaran seyrana.’”

 

Önceki Yazı

Yeşilçam bir okuldu

Sonraki Yazı

Tasavvuf ve edebiyat

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde