Dünü, bugünü ve yarını ile sinemada müzik

/
18 dakikada okunur

Bir filmi izlerken ana karakterin tek başına karanlık bir yolda yürüdüğü anda arkasından gelen bir tehlike olduğunu hissederiz . Ya da aynı kişinin o sokaktan geçerken arkasını görmeden bir düğün alayı olduğunu hissederiz. İşte bunların sebebidir; sinema ve müzik ilişkisi. 

Sinema varlığını ortaya koyduğu günden bu yana diğer sanat alanlarıyla ulaşamadığı tüm yerlere doğrudan ulaşmış, yakın ilişki içerisinde yolculuğuna devam etti. Teknoloji, ekonomi, siyaset, kültür ve birçok sayabileceğimiz alanla sinemanın doğrudan bir merhabası vardır. Bulunduğu yüzyıllara imzasını atan, geçmiş ve geleceği birbiriyle tanıştıran sinemayı; paylaşıma en açık sanat dalı olarak tanımlarsak yanlış yapmayız diye düşünüyorum. Resim, mimari, edebiyat gibi şüphesiz müzik de sinemanın varlığına katkı sağlayan önemli paydaşlardan biridir. 80. sayımıza özel bu sayıda müzik-sinema arkadaşlığını ele alacağız. Bireysel olarak müzik ve sinema neredeydi, nasıl doğdular, nerede yolları kesişti ve nasıl bir iş birlikleri var tüm bu soruların cevaplarını arayacağız. 

Geçmişi yüz yıllık bir tarihe dayanan sinemanın diğer sanat dallarından en büyük farkı toplumun yaşadıklarıyla olan doğrudan ilişkisinin olmasıdır. Sinemanın büyümesinde bildiğimiz 8 dönemde de bu durum tutarlılığı korumuş ve her dönemde halka en yakın sanat dalı olmayı başardığının kanıtı olmuştur. 1896-1912 yılları arasında sinema tam olarak ekonomik değerlere bağlı bir dönem geçirirken dönem sonunda uzun metrajların ortaya çıkışıyla 1913-1927 yıllarında yerini ‘sessizliğe’ bırakıyor. Fakat biraz sonrada ele alacağımız gibi sessiz dönemde bile sinema müzikten bağımsız olmuyor. Sinemada sesin olmadığı yerde bile müzik varlığı sürdürmekte kararlı olmuş. 

Sessiz sinema ve müziğin tanışması 

Film dünyasında müziğin notalarını duymamızın tarihi, bilinen kaynaklarla 20. yüzyılın başı olarak kabul ediliyor. Sinemanın doğuşundan kısa bir süre sonrada sessiz filmin ortaya çıkması müziğin varlığını azaltmadı. Tam tersi sessiz dünyada daha çok öne çıktı. Diyalogların olmadığı bir atmosferde görsel anlatımın gerçek olabilmesi için müzik sinemanın elinden tuttu ve derdini anlatabilen bir dünya kurdu. Sessiz sinemanın ilk dönemlerinde gösterim yapılan salonlara müzisyenler katıldı ve filmlerin duygularına uygun yerlerde notalarla eşlik ettiler. Böylece sinema ve müzik işbirliğine dair net temelleri atılmış oldu. Bir süre sonra müzisyenlerin salonlarda filmlere eşlik etmesinin bir adım ötesine geçildi ve Lumiere Kardeşlerin dünyaya bıraktığı en büyük miras olan “Tren’nin Gara Girişi” ile filmin içinde müzik görüldü. Kaydedilmiş bir piyanonun sesini salonlarda değil filmin içinde görmek sinema tarihi için büyük bir adımdı. 

Önceleri perdedeki görüntüye uygun ya da uygunsuz bir çok doğaçlama müzik kullanılırken zamanla görüntüye uygun müzikler çalınmaya başladı, bu da yeni bir devrin habercisi oldu. Tüm bunların yanında ilk film müziği 1908’de “L’assasinat du Duc de Guise” filmine Saint-Saens tarafından yapılan beste olarak kabul ediliyor. Bunun gibi daha birçok ilk var

elbette. 1913’te “Der Student von Prag” için Joseph Weiss, 1914’ de “Cabiria” için Ildebrando Pizzetti gibi. Bunlarla birlikte filmer için müzik bestelemek daha popüler oluyor ve sessiz film döneminde bestecilerin sayısı iyice varlığı koruyacak konuma geliyor.

Müziğin tarzı filme hizmet eder mi? 

Müzik ve sinema dünyasını birbirine entegre olduktan sonra bazı tarzlar ortaya çıkmaya başladı. Müziğin kullanım alanına kullanılan müzik dili ve enstrüman seçimi bile bu tarzların gruplanmasına vesile oldu. Bunların en bilinenlerinden bir tanesi; Hollywood tarzı. Bu tarza göre müzik bir nevi bilim olarak kullanılır ve hikayenin tam ortasında yerini alır. Hem müziği hem görsel anlatıyı birleştirerek oluşturulan Amerikan Hollywood erken dönemi filmleri orkestra tekniklerini bir hayli önemser. Bu tarzın ilk örnekleri, film müziği prodüksiyonun “altın çağı” olarak adlandırılan yaklaşık 1930-1960 yılları arasında boy gösterdi. Özellikle müzikallerde kullanılan bu tarz ilk olduğu zamanlarda gişe rekorları kırarak oldukça adından söz ettirdi. 1937 yılı yapımlı “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” filminde çalan  Some Day My Prince Will Come, 1942 yapımlı “Kazablanka”da As Time Goes By şarkısı akla ilk gelenlerdendir.

Denemeler dönemi (1970-1980) 

1970’ler film müziklerinde yeni bir şeyler denenmek istendi. Elektronik enstrümanların devreye girmesi farklı bir türün habercisi oldu. Vangelis, Wendy Carlos ve Giorgio Moroder gibi besteciler, daha önce denenmemiş şeyleri denemek için ilk adımları attı ve elektronik enstrümanlar ile tanışıldı. Wendy Carlos’un “Otomatik Portakal” (1971) üzerindeki çalışması ve Vangelis’in “Blade Runner” (1982) için yaptığı ikonik müzik, bu dönemin en çok aşina olduğumuz parçalarından. Bu denemeler ile bazı yeniliklerin önü elektronik enstrümanlar ile açılmış oldu. 

1990’lardan günümüze 

Gün geçtikçe tüm sanatlara dahil olan teknoloji çağının nimetlerinden şüphesiz sinema da nasibini aldı. Müziğin sinemada varlığı yıllar ilerledikçe çağdaş bir döneme dahil olarak 1990’lardan bugünümüzün dünyasına kadar geldi. Film müzikleri yaratıcılık konusunda yeni boyutlar kazandı ve artık müzik üzerine yapılan denemeler direkt filmin kaderini belirleyici oldu. Hans Zimmer, Thomas Newman ve Danny Elfman gibi besteciler orkestrasyon ve ses deneylerinin sınırlarını zorlayarak yeni tarzlar ortaya koydu. Zimmer’ın “Inception” (2010) gibi müziklerde elektronik ve hibrit unsurları kullanması ve Newman’ın “American Beauty” (1999) gibi filmler için yaptığı deneysel işler, film müziğinin son derece çeşitli ve dinamik bir sanat biçimine doğru eğilimini gösterdi. Ayrıca dünya müziği ile kültürel etkilerin bütünleşmesi film müziklerine derinlik ve zenginlik kattı. Tüm bu deneysel işler ve müziğin biricikliğinin büyümesi besteci ve yönetmen arasında iyi bir işbirliği kurma ihtiyacını doğurdu. Filmin hikayesine ve sinematografisine uygunluğu, müzik ile zarar görmesini istemeyen yönetmenlerin bu durumda bir iş birliği yapma ihtiyacı oldu.

Yönetmen-besteci ilişkisi 

Bir filmin kağıt üzerinde başladığı andan beyaz perdede seyirciyle tanıştığı ana kadar tüm yolculuğunda büyük emek veren ve çalışan kişi olarak biliriz yönetmeni. Yönetmenlik sadece bu yolculuğu takibini sağlamaz aynı zamanda her adımda filmin hikaye bütününe en uygun kararları vererek birçok kişiyle iş birliği yapar. Resim seçerken, filmin görsel dünyasını oluştururken; görüntü yönetmeniyle, sanat yönetmeniyle iş birliğinde olur. Post aşamasında kurgu yönetmeniyle beraber vazgeçtiği sahneler ile yönetmenliğini sürdürür, ve daha bir sürü şey. Tüm bunlar yönetmenin takibinde var olan bir malzeme üzerinden yapılır. Fakat filmin müziği için işler biraz farklılık gösterebiliyor. Filmde var olan her şeyi dışında tek başına var olacak yeni bir eserdir filmin müziği. Bu aşamaya kadar konuya hakim olan yönetmen besteciye bir nevi teslim olur ve ortak bir noktada filmin kaderi belirlenir. Bu kader de iş birliğiyle başlar. Filmin bestecisi, filmin yaratıcı vizyonunu anlamak için yönetmenle yakın iş birliği içinde çalışır. Müzik, bestecinin notaların üzerine inşa edeceği temeli oluşturduğu için çok önemlidir. Duygusal ritimleri, karakter yaylarını ve anlatı nüanslarını üzerinde filmin duygusunun aksi olmayacak bir ritim ile filme hizmet ederler. Öyleki bu çok ince bir çizgidir. Besteciler, filmin özünü doğru bir şekilde yakalamak ister. Yönetmen ise müziğin filmin önüne geçmesini değil hizmet etmesini ister. Doğru bir işbirliği ile filmin duygusunun daha iyi hissedebileceği bir müzik hem yönetmeni hem de besteciyi mutlu eder. En çok da bu işbirliğinden doğan seyir zevkiyle izleyici filme doyar. Güzel bir filmi çok güzel bir müzikle izler ve film bitse bile müzik onda hep yaşar. Bu yüzdendir ki bazen bazı filmleri en çok müziğiyle hatırlarız o müzikle yaşatırız. 

Müziğiyle hatırladığımız bazı filmler 

Sinema tarihi boyunca bazı filmler hikayeleri, oyunculukları yönetmen seçimlerinin yanında müzikleriyle de bulunduğu döneme damgasını vurdu. Yıllar sonra o tınıyı duyduğumuzda ne zaman izlediğimizi hatırlamasak bile müziğini hep hatırlar olduk. Bazı yönetmenler bu durumun dezavantajlı olduğunu düşünüp filmin önüne geçtiğini düşünüyor fakat bu o kadar da endişe edilecek bir şey değil diye düşünüyorum. Evet bazen sinema salonlarından çıktığımızda “en azından müziği iyiydi” dediğimiz filmler oluyor ama bu uzun ömürlü bir süreç değil. Oysa unutulmaz müzikler olarak aklımızda kalan filmlerin kendisinide etkili olduğu için ölümsüzleşiyor. Bunun tamamen bir iş birliğine dayalı olduğuna inanıyorum. Unutulmaz film müzikleri listemizdeki filmler sevmediğimiz hikayelerin değil aksine o hikayeye yakıştırdığımız müzik sahipleri oluyor. Stanley Kubrick’in zamansız filmlerinden olan “Eyes Wide Shut”ın unutulmaz müziği gibi mesela. Bestecisi Jocelyn Pook’un yaratıcılığından çıkan müzik 25 yıldır hayatımızda. Bu sıralamada illa sadece bestelenen müzikler değil var olan müziklerin filmlerle özleşip daha da popüler olduğu örnekler verebiliriz. Mesela; “Pulp Fiction”. 1994 yapımı Quentin Tarantino’nun belki de en sevilen filmi olan “Pulp Fiction”ın açılış sekansında, Amerikan sörf müziğiyle klasik rock müziği harmanlandığı Dick Dale imzalı “Misirlou” parçası hala akıllara aynı filmi getiriyor. En İyi film müziği oscar’ı alan “Titani”’in müziği “My Heart Will Go On” akıllardan hiç çıkmayanlardan. Angelopoulos’un 1998 yapımı ölüm ve varlık kavramları üzerine çektiği ‘Sonsuzluk ve Bir Gün’ filminin Eleni Karaindrou imzalı “Eternity And a Day”in müziği doğrudan filmin hikayesiyle ilgilidir. Sinema ve müzik ilişkisinin kuvvetli arkadaşlığı üzerine daha böyle birçok örnek sayabiliriz. Saymadıklarımızın üzerine daha birçoğu eklenerek sinema tarihi boyunca karşımıza çıkacaktır. Dünden bugüne kalan tüm eserler üzerine eklenerek yarın da devam edecek ve biz izleyiciler her dinlediğimiz müzik üzerine bir film düşünme keyfini yaşayacağız. Sinemayla kalalım…

Önceki Yazı

Müzik dinlerken düşünüyor muyuz? 

Sonraki Yazı

Türk müziğinin dervişanı: Cem Karaca

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı