Dünyanın Tek Cellât Mezarı Burada!

14 dakikada okunur

Şeref YUMURTACI

Toplumumuzda, cellâtlar ve yaptıkları iş hiçbir zaman kabul görmemiştir. Osmanlı Devleti zamanında, vefat eden cellâtlar, normal mezarlıklara değil, Cellât Mezarlığına defnedildiler. Tarihin en mahrem ve gizemli yanlarından olan cellât mezarları birbirinden farklı yanıyla ön plana çıkıyor.

Bugün sizlerle İstanbul’un Fethi esnasında Fatih Sultan Muhammed Han Hazretleri’nin hocası Akşemseddin Hazretlerinin rüyası ile kabri bulunan Efendimiz’i (s.a.v) evinde misafir eden Mihmandar-ı Nebi Ebu Eyyûbel-Ensarî Hazretleri’nin kabrinin bulunduğu Eyüp Sultan’da ilginizi çekebilecek bir mekânı ziyaret edeceğiz.

Başka bir zaman diliminde inşallah Eyüp Sultan Hazretleri’ni ve onun komşularını da birlikte ziyaret etmek üzere Karyağdı Tepesi’ne doğru çıkıyoruz. Karyağdı Tepesi ve İdris-i Bitlisî Tepesi isimleri bugün bize unutturulmuş olsa da Eyüp Sultan Hazretleri’nin huzuruna hiç yakışmayan bugün Pierre Loti ismiyle bildiğimiz tepenin asıl ismidir aslında.

Yüksek Adalet’in İnfazcıları

Cellât, idam hükümlerini icra eden şahıslara verilen addır. Mecazen, merhametsiz, zalim, gaddar, hunhar yerine de kullanılır. Arapça kırbaçlamak manasına gelen “celd” mastarından mübalağalı ism-i fail olan cellât, “kırbaçlayan, çeşitli eziyetler uygulayan” anlamına gelmekle birlikte daha çok ölüm cezalarını infaz edenler için kullanılan isimdir. Cellâtlığın bir görev olarak ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmemekle birlikte eski çağlardan beri var olduğu kesindir. Eski Roma’da ölüm cezalarını önceleri halk yerine getirirken daha sonra bu iş için özel görevliler tayin edilmiştir. Avrupa ülkelerinde de infaz görevi değişik kişiler tarafından ifâ edilirdi. Orta Çağ’da Almanya ve Rusya’da idam kararlarını bazen hâkimlerin uyguladığı kaynaklarda belirtilmektedir. Fransa’da XIII. yüzyıldan itibaren “yüksek adaletin infazcısı” sıfatıyla merkezde ve eyaletlerde cellatlar bulundurulurdu. Her idam için de bunlara belirli ücretler ödenirdi.

Cellâtlar, Osmanlı’nın yükselmeye başladığı on beşinci yüzyıldan itibaren Bostancı Ocağı’na bağlı özel Cellât Ocağı’nda yetiştirilmiştir. İlk zamanlarda Hırvatlar arasından seçilen Osmanlı cellâtları, daha sonraları genellikle çingenelerden seçilmeye başlanmıştı. Cellâtlar, padişahın fermanı ile mahkûmları, eşkıyaları, siyasi suçluları, devlete ihanet edenleri, hırsızları, kısacası çoğu suçlunun idamını gerçekleştirmekteydi. Sultan Abdülmecid döneminde, Osmanlı sarayında Tanzimat dönemine kadar devam etmiş olan cellât bulundurma geleneği sona ermiştir. Bu dönemden itibaren, infazlar ücretle tutulmuş olan kişilere yaptırılmıştır.

Toplumumuzda, cellâtlar ve yaptıkları iş hiçbir zaman kabul görmemiştir. Osmanlı Devleti zamanında, vefat eden cellâtlar, normal mezarlıklara değil, Cellât Mezarlığına defnedilmişlerdir. Onlardan biri, Edirnekapı’dan Ayvansaray’a inen kara surlarının yanında Eğrikapı civarındadır. Bu mezarla ilgili bugün pek bir bilgimiz yoktur. Bir diğeri ise şimdi birlikte ziyaret ettiğimiz Eyüp Sultan Karyağdı Mezarlığı’ndadır.

“Kuşlara” Can Veren Cellâtlar

Burada bulunan cellat mezarlığı neredeyse tamamen yok olmak üzere. Aslında iki metre boyunda ve elli cm genişliğinde olan bu taşlar normal mezarlıkla birbirine karışmış ve etrafında çok sayıda yeni dönem mezarları oluşmuş. Uzun aramalardan sonra tek tük de olsa cellât mezar taşlarının bazılarını bulabildim. Aslını koruyanlardan birkaçı devrilmiş olsa da hala daha görülmeye değer olanları da vardı.

Aslında atalarımız kimlikleri her zaman gizli tutulan bu cellatların mezar taşlarını yaparken bile çok estetik düşünmüş. Mezar taşları üzerine beddua edilmesini engellemek için herhangi bir bilgi yazmamışlardı. Mezar taşlarında hiçbir yazı ve işaret de bulunmazdı. Bu, geride kalan yakınlarına, eşine ve ailesine kötülük yapılmasını engellemek, mezarları tahrip etmekten korumak için alınan bir önlemdi. Bunun yanında bu mezar taşlarının en dikkat çekici özelliği taşlarının üzerindeki kuş suluklarıydı. Nasıl yani diye sorabilirsiniz kendi kendinize. Bilirsiniz bizim mezar geleneğimizde, kuşlar ve canlılar için onların su ihtiyacını karşılamak amacıyla mezar taşlarının üst kısmı oyulmuş ve su kabı şekline getirilmiştir. Bu gelenek günümüzde de hala devam ediyor. Biz bu oyukları cellât mezarlarında da görüyoruz… Kuşlar, canlılar buradan su içebiliyor… Düşünebiliyor musunuz? Dünyada işi can almak olan cellâtların mezar taşları, kuşlara, canlılara hayat veriyor…”

Bunların bazıları kırılmış, harap olmuş sağa sola atılmış, hatta yeni mezarların yapımında kullanılan bile olmuştu. Dünyada başka bir örneği olmayan bu mezar taşlarına sahip çıkmazsak çok yakında bulunan taşlarda maalesef ortadan kaybolacak gibi duruyor.

Eyüp Sultan Mezarlığı içinde ısısız bir köşede en azından son kalan birkaç mezar taşına sahip çıkılması gerekiyor. Hatta Osmanlı mezarlık kültürü ve mezar taşları üzerine bir açık hava müzesi oluşturularak dünyada eşi benzeri olmayan bu “Taşa İşlenen Medeniyet”i sonraki kuşaklara da aktarmak için gereken işlemlerin bir an önce yapılması gerekiyor. Konu hakkında görüştüğüm birçok uzman dünyada başka bir örneği olmayan bu taşların sanat tarihi açısından da önem taşıdığını vurgulayarak, koruma altına alınmalarını istiyor.

Cellât Çeşmesi

Cellatlarla ilgili birkaç önemli mekândan daha bahsetmek istiyorum. İlki, Topkapı Sarayı’nda, Bâb-ı Hümâyun ile Bâbüsselâm arasındaki Birinci Avlu denilen meydanda, Bâbüsselâm’a yaklaşırken sağ tarafta bugün saraya giriş için bilet satılan gişelerin hemen yanı başında ki duvarın önündeki çeşme. Bu çeşmeye Cellât Çeşmesi ya da Siyaset Çeşmesi denmektedir. Özellikle siyaseten idama mahkûm olanların başları burada kesildiği için bu isimle anılmıştır. Hemen önünde bulunan yaklaşık 30 santimlik yuvarlak küçük taş “İbret Taşıdır”. Cellât tarafından kesilen insan kafaları, bu ibret taşının üstünde teşhir edilirdi. Cellâtlar satır, bıçak ve usturalarındaki insan kanlarını bu çeşmede yıkayıp temizlerdi. Divân Meydanı’nda yapılan infazları padişah Divân’ı da istediğinde Kasr-ı Adl’den seyredebilirdi. Nitekim 1600’de isyan eden Hüseyin Paşa’nın idamını III. Mehmed Kasr-ı Adl’den seyretmiş, bunu fark eden mahkûm padişahtan affetmesini istemiş, ancak bu isteği cevapsız kalmış, hüküm infaz edilmişti.

Yedikule Zindanları

Cellâtlar açısından bir diğer önemli mekân da Yedikule Zindanları’ydı. İstanbul’u güneybatıdan çevreleyen kara suları ve kuleler topluluğuna Yedikule Hisarı ya da Yedikule Zindanları denirdi. I. Theodosius tarafından bir zafer takı yaptırılmış, 412 yılında bu tak şehrin giriş kapısı haline gelmiştir. Fatih sultan Mehmed, İstanbul’un fethinden sonra 1470’de farklı yüksekliklerde üç kule yaptırmış, öteki kulelere ve surlara bağlatmıştır. Kulelerin sayısı yediye çıkmış ve hisar görünümünü almıştır.  Kulelerden biri, Doğu Roma döneminde tutuklular ve idam mahkûmları için kullanılırdı. Burada işkence aletleri, hücreler ve kuyular bulunmaktaydı. Osmanlı döneminde önemli tutuklular için hapishane olarak kullanılmıştır. Kitabeler Kulesi denilen yerde ise mahkûmlar hapsedilir, mahkûmların su ihtiyacı kulenin ortasında bulunan su kuyusundan temin edilirdi. Altınkapı’nın solundaki mermer kulenin içindeki merdivenlerden önce sağa sonra sola dönüldüğünde karşımıza Siyaset Odası çıkmaktaydı. Ahşap zeminin üstündeki iskelelerde idam edilecek mahkûmlar izlenirdi.

Osmanlı Devleti döneminde İstanbul’da saray dışında idam hükümleri daha çok Yedikule Zindanı’nda uygulanırdı. Suçlu görülen devlet adamları önce burada hapsedilir, daha sonra Çavuşbaşı veya Bostancı’nın nezaretinde birkaç cellât tarafından idam hükmü yerine getirilirdi. Fatih Sultan Mehmed devrinin (1451-1481) ünlü veziriazamı Mahmut Paşa 1474 yılında burada idam edilmiştir. Aynı şekilde 1595’te Sadrazam Ferhat Paşa ve 1622’de 16. Osmanlı Padişahı II. Osman (Genç Osman) Yedikule’de hapsedildiği odada boğularak şehit edilmiştir.

Önceki Yazı

Ayasofya Semalarında Mi’râciye Yankılandı

Sonraki Yazı

Güçlü Sesi İle Dertleştiğimiz Komşu: Eleni Vitali

Son Yazılar

Suveydâ Vizyonda

Usta yönetmen, senarist ve yapımcı Mesut Uçakan'ın yeni filmi "Suveydâ" izleyicisi ile buluştu.