Edebiyat insanlığını bizden alır

9 dakikada okunur

Biz insanlığımızı edebiyattan almayız, edebiyat insanlığını bizden alır.

İnsanın kendiyle, kendi cinsindekilerle, diğer cins ve türlerle, eşyayla kurduğu bağ kendi neliğinin sayesinde ve hudutları ölçüsündedir. Bütün bir dünyayı, evreni insan olmaklığımızın izin verdiği sınırlar, kabiliyetler, imkanlar içinde algılar ve yorumlarız. Gözümüzün gece görme yetisi yoktur ama gündüz her şeyi görebiliriz. Gördüğüm şeyleri dile getirerek kendim ve diğerleri için var edebilirim. Dünyamız,  milyonlarca öznenin gözüyle var olur, dile gelir, dilden taşar ve dünya içinde dünyalar kurar kendine.

Oluşturduğumuz dünyalardan biri edebiyat dünyasıdır. İnsanın zihnî melekelerini, duygusal yetilerini, hayal edebilme, kurgulayabilme, hikâye edebilme gücünü; etkileme, değiştirme, dönüştürme arzusunu, insanı en tam hâliyle, en etkili biçimde yansıtabilen dünya edebiyat dünyasıdır. Edebî türler diyebiliriz ki insanlığımızı, kim olduğumuzu, bütün değer ve inanç evrenimizi yansıtmakta diğer insan icadı ilimlerden daha başarılıdır. Bu başarısı insanı tek bir yönüyle değil, bütün yönleriyle ele almasında ve insanı var eden dili kurgulayabilmesinde yatmaktadır.

Ben edebî bir metinde insan doğasına  olabildiğince yaklaşmışımdır. Matematik, fizik, kimya vs. bana muhakkak ki insan doğasına ait tartışmasız gerçekleri sunar fakat hiçbiri insanı bütünüyle ele alıp açıklamaz. Bir insan olarak kendi doğamda tecrübe etmediğim, ettiğim ama farkında olmadığım, hiçbir zaman tecrübe edemeyeceğim fakat her zaman bende gizlenen, insanın hakikatine dair gerçekleri dolaylı da olsa edebiyat sayesinde tecrübe ederim.

Edebiyatın bahsettiğim bu gücü zamanın ruhuyla birleşip onu iktidar sarhoşluğuna da sürükleyebilir.  Günümüz edebiyat anlayışında zamanın ruhuna uygun olsa da insan ruhuna pek uygun olmayan bir değişimden bahsetmek istiyorum. Bu değişim bundan iki yüz yıl önce 18.yy.la başladı. Sanat anlayışımızdaki bu kırılma insanın dünyaya bakışının ve onu yorumlayışının değişmesi sebebiyleydi elbette. Artık nesnenin devri bitmiş, öznenin çağı başlamıştır. Geleneksel ve modern sanat ayrımının başladığı  18. yy.dan  20 yy.a doğru  insan icadı olan sanat bir din, sanatçı bu dinin peygamberi, sanat eserleri kutsal kitap, sanat galerileri, sergiler, müzeler ise mabet olarak görülmeye başlanmıştır. Sanat eşyanın yüce hakikatini ortaya çıkaracak ulvî bir misyon yüklenmiştir. Geleneksel sanat sipariş üzerine gelişen, faydacı bir işlevi olan, toplumsal, dinî, sosyal bir ihtiyacı karşılayan, himayeci bir anlayışla şekillenmişken modern sanat  git gide daha özerk, özgün, estetik hazzı önceleyen, faydadan uzak, benzersiz yaratımı içeren bir sanat anlayışını bize sunar. Nesnenin değil öznenin çağında öznenin yaratımları bu dönüşümle adeta bugün bir put hüviyetindedir ve insanlar bu putlara tapınmakta, inanç boşluğunu böyle gidermektedir. Tapınılmaktan, yaratıcı pozisyonunda olmaktan benzersiz bir haz alan modern yazar insan olmaklığını nerede bırakmıştır?  Bu güç sarhoşluğuyla kendinden geçip diğer insanlara tepeden bakarak onlar için insanî bir edebî ürün verebilir mi?

O dünyaya yazar, profesör, öğretmen, fırıncı, vali olarak gelmedi. Bütün meslekler, makamlar, unvanlar insanda bulunan yetilerin geliştirilmesi ve hak edilmesi sonucu elde edilir. Bunlar olmasa da biz insan olmaya devam ederiz. Dünyaya geldiğimiz hâl ile gideriz dünyadan. Mezar taşımıza Trabzon valisi, zincir marketler müdürü, holding, Nobel ödüllü yazar yazmaz, doğduğumuzda yazmadığı gibi.

Yazar Tanrı’nın bir üfürüğüdür. Yoktan bir şeyi var etmiş değildir, vardan var etmek yetisi de ona verilmiştir. Onun var ettiği üfürüğün de üfürüğüdür. İnsan bir şeye üfleyince onu var etmenin büyüsüyle kendinden geçip tapınılmaya layık olduğu düşüncesine kapılabilir. İşte o zaman edebiyat özünden uzaklaşır, amacından sapar. Edebiyat insanlığını insana borçlu olduğunu unutur ve kendisini insanlığın üzerinde tanrısal bir yere konumlandırır. Oysa edebiyat insanlığını bizden alır, ona biz üfleriz. Harfler kendi başlarına bir anlamı olmayan işaretlerdir. Yazar harfleri, kelimeleri, cümleleri yan yana getirerek bir dünya kurar. Bu dünya ile karşılaşan okur ancak kendi meziyetleri, derinliği, insanlığı ölçüsünde onunla ilişkiye girer. Bir taş, masa, bu dünya ile iletişime geçemez; ondaki manayı, derinliği, işaretleri anlayamaz. Edebiyatın kendi başına bir tesiri yoktur. Ona bu gücü veren insandır. O hâlde nasıl olur da insandan daha değerli bir konuma yükselebilir ve onun hakikatini aşabilir? Nasıl olur da edebiyatı şöhreti için arkadaş, dost edebiyat camiasından rant kazanmak uğruna harcanabilir? Biz edebî metinleri daha insanî olmak, başka insanların gerçekliklerine daha yakından bakabilmek için okuruz. Oysa sırf makam, mevki, şöhret için edebiyatı araçsallaştırdığımızda o bize hiçbir şey vermeyecektir. Bir gün edebiyat sizi bırakacaktır belki ama insanlığınızın hiçbir zaman sizi bırakmaması gerekir. Edebiyatın olmadığı yerde insanlık yaşamaya devam edebilir ama insanlığın olmadığı yerde edebiyat yaşayabilir mi?

Mustafa Özel “Alçak birey, yüksek toplum.” diyor. Ben onu şöyle tevil etmek istiyorum: Alçak birey, yüksek edebiyat. Alçak şahıslardan gerçekten yüksek edebiyat doğabilir mi? Testinin içinde ne varsa dışına o sızar zira.

Önceki Yazı

Sırlı adam

Sonraki Yazı

150 yıllık “Basın sanatı”

Son Yazılar

Mevlânâ ve Mesnevî

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve Türk tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak

Tam gaz izlemeye devam!

Dijital ekranda; Netflix yapımı Oscar adaylı Noah Baumbach imzalı “Beyaz Gürültü”, sosyal medyada izlemeyenin dövüldüğü Mubi’de