Eskişehir’de bir bilinç durağı

EDEBİYAT

2009 yazının sıcak bir gününde arkadaşlarla Eskişehir’in Vilayet Meydanında buluşuyoruz. O sıcakta ve şehrin hercümercinin tam ortasında bizi bir araya getiren şey, o günden sonra hepimizin hayatını öyle veya böyle etkileyecek bir buluşma planlamış olmamız. Birkaç gün öncesinde rahmetli Asım Gültekin ağabeyle görüşmüş ve kendisinden bir güzel azar işitmişiz. Sebebi, Eskişehir’de yaşıyor olmamıza rağmen henüz Atasoy Müftüoğlu ile tanış olmamamız. Asım ağabey netti, Atasoy Müftüoğlu’nu ziyaret etmeden kendisini bir daha aramayacaktık bile. Böylece Yasin İş Merkezi No 143’te Atasoy Müftüoğlu ile yapacağımız ilk görüşmeyi planladık.

Henüz üniversiteye yeni başlamış bir gencim o zamanlar. Bir yazarı ve mütefekkiri ziyaret etmek için bir kitabevine veya yayınevine gitmeyi aklım alıyor ama bir iş merkezinin dördüncü katındaki bir büroda ne bulacağımı kestiremiyorum. Kapıdan içeriye adımımı atarken gelecek altı yıl boyunca neredeyse haftalık olarak bu büronun ziyaretçisi olacağımı da aklımdan geçirmiyorum.

Atasoy Müftüoğlu’nu ziyaret edenlere tanıdık gelecek bir manzarayı, o zamana yetişememiş olanlar için tarif edebilirim belki. Kapı açıldığında sizi ilk karşılayan şey sorular veya alelade kelimeler değil, samimi ve sıcak bir selamdı. İçeriye girdiğinizde kendinizi o an orada bulunan en mühim kişi olarak hissederdiniz. Üstelik orada kaç kişi bulunursa bulunsun, herkes bireysel olarak bu mühim olma durumunu ayrı ayrı hissederdi. Ziyaretçiye gösterilen bu ilgi onun makamından, unvanından veya servetinden değil, insan oluşundan kaynaklanıyordu. Böyle olunca tüm ziyaretçiler yan yana ve aynı koşullarda ağırlanıyordu. Burada bir milletvekili ile bir öğrenciyi yan yana görebilirdiniz. Bir yöneticinin yanında bir işçi otururdu belki de. Çünkü kişilerin aksine makamların ve unvanların kapıdan girmesine izin yoktu, tüm protokoller kapının dışında kalmak zorundaydı.

Her gün ve her an Türkiye’nin ve dünyanın farklı yerlerinden gelenlerle karşılaşabileceğiniz bir okuldu burası, belki 20-25 metrekarelik bir mekân ama ufku evrensel ölçekte bir okul. Her ay yüzlerce öğrenciye okunacak kitaplar bu bürodan yola çıkar, her hafta farklı gruplar kitapların tahlilini birlikte yapmak için büroda buluşurdu. Burada düşünce dünyasının nabzı tutulduğu kadar insani sorumluluklara da önem verilirdi. Son çıkan kitaplar eleştirel bir dikkatle tahlil edildiği gibi bir yandan da bursa ihtiyacı olan bir öğrencinin derdine çözüm aranırdı. Eğer bürodan içeriye adım attıysanız, insanlık ailesinin sorumlu bir ferdi olma yükünü ilk andan itibaren omuzlamanız gerekirdi. Bu sorumluluk ev arayan bir aileye ev bulmayı da, yolda kalan bir yolcuya bilet almayı da kapsardı. Sadece ihtiyaçların değil mutlulukların paylaşılması da bu sorumluluğun bir parçasıydı. Çünkü bunların tümü tanış olmanın getirdiği vazifelerdi.

Ayrılırken de hiç kimse eli boş çıkmazdı bu bürodan. Çoğunlukla yeni çıkmış ve okunması gereken bir kitap, belki bir kalem veya defter, en azından bir poşet dolusu meyve sunulurdu ziyaretçiye. Elbette tüm bunların yanında incelik ve samimiyetle edilen dualar da yol azığı olarak ikram edilirdi.

Yakından gelenlerin bir çay, şehir dışından gelenlerin ise üç çay bir simit istihkakının bulunduğu büroda bazı sabahlar simit buluşmalarının yapıldığı da vakidir. Lüks restoranlarda yapılan kahvaltıların lezzeti, büroda simit ve çay eşliğinde yapılan kahvaltıların yanında sönük kalır. Zira orada önemli olan muhabbetin kendisidir, ona neyin katık edildiği değil.

Büronun fiziki şartları detaylı bir tasvire ihtiyaç duymayacak kadar sadeydi. Bir çalışma masası, bir çalışma koltuğu, sekiz-on misafir koltuğu, bir geniş sehpa ve bir kitaplıktan ibaretti tüm eşya. Eşyanın kendisi de bir mesaj vermekteydi bu açıdan bakınca. Sözgelimi hızla yayılan dijital teknolojiler bu büronun kapısından içeriye hiçbir zaman nüfuz etmedi. Atasoy Müftüoğlu haftalık veya aylık olarak yayımlanan yazılarını ve kitaplarını, çalışma masasında bulunan daktilo ile yazdı. Cep telefonu yerine masada bir sabit hatlı telefon bulunuyordu. Bu manzara dahi tek başına direnmenin bir göstergesidir. Burada hıza, yüzeyselliğe, modern dünyanın bilinci meşgul eden ve körelten tahakkümüne yer yoktu. Büro sürekli bir düşünme ve direnme merkezi; dayatılana, popüler ve yüzeysel olana karşı eleştirel düşünmenin ve dikkatin temsilciliğiydi.

Büronun son nesil müdavimlerinden birisi olarak Atasoy Müftüoğlu’nun Mekanları’nı yazan Hüseyin Su’dan öğrendim ki burası aslında büronun dördüncü adresiydi. Geçmişte Eskişehir Belediyesindeki yazı işleri odasında, öğrenci evlerinde ve Gazve Kitabevinde (70’li yıllarda Eskişehir’in kültür hayatında önemli yeri olan bu mekânı da müdavimlerinden birisi yazar mı acaba?) sürdürülen kültürel ve düşünsel çalışmalar 1985 yılından itibaren yeni bir mekâna taşınır. Bu alışılmadık “büro”, başlangıçta bir yazarın çalışma ve misafirlerini ağırlama mekânı olarak hayata geçer. Zeyrek İş Hanında bulunan büro sonraki yıllarda Sakarya İş Hanında ve Yasin İş Merkezindeki iki farklı mekânda faaliyetlerine devam eder. İşte benim tasvirini yapmaya çalıştığım da Yaşin İş Merkezi No 143’teki bu son mekandı. Bu mütevazı büroların her biri, benim gibi birçok genç için aslında düşünce dünyasına açılan bir kapıydı. Zira Müftüoğlu “bize gelmeyin, kendinize gelin, bizi aşın, tüm dünyayı eleştirel bir dikkatle okuyun” diyordu ve bu bilinci aşılamaya çalışıyordu çevresine. Bu ortamdan beslenen son nesil olarak kimimiz ilk yazılarımızı oradaki bir sohbetin ardından yazdık, ilk dergilerimizi o ortamdan beslenerek çıkardık, yolumuzu aydınlatan birçok isimle o büroda tanıştık.

Atasoy Müftüoğlu 30 yıl boyunca farklı mekanlarda bulunan bürosunda sürdürdüğü çalışmalarını 30 Mart 2015 tarihinde sonlandırdı. Bu gelişme yazmayı, düşünmeyi, üretmeyi ve direnmeyi bırakmak anlamında bir son değildi elbette. Bunun ne anlama geldiğini kavramak için Atasoy Müftüoğlu’nun bürosunu kapatmadan kısa süre önce masasında bulunan telefon rehberini Vilayet Meydanında ateşe vermesinin sebeplerini anlamak gerek. Çünkü ona göre insanlar üçe ayrılır; kendisiyle sorumluluk alışverişi yapılabilecek kişiler, kendisiyle sadece geyik muhabbeti yapılabilecekler ve kendisiyle geyik muhabbeti bile yapılamayacak olanlar. Sorumluluk alışverişinin azaldığı, insan ilişkilerinin yüzeyselleştiği, maddiyatın ideallerin önüne koyulduğu bu dünyada büronun faaliyet göstermesi nasıl bir direnişse, kapatılması da aynı ölçüde önemli bir tepki ve protestoydu. Kimileri için bu protesto, kendileriyle hesaplaşmak ve yol haritasını gözden geçirmek için bir imkân oldu. Çoğunluk ise hiçbir şeyin farkına varmadan yaşamaya devam etti.

Büronun kapanmasının üzerinden yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum ki özlemini çektiğimiz sadece bir mekân değil, o mekânın şahsında vücut bulan muhabbetler ve dostluklar. Bu türden mekânlar birer birer hayatımızdan çıkmaya devam ettikçe büyük şehirlerin tekdüze mekânlarında her gün biraz daha kayboluyoruz.

Yorum Yaz