Görünmez Kentler’i yeniden okumak

EDEBİYAT

Her mevsim kütüphanesinde temizlik yapmaya girişen okurların sevdiği bir sorudur: Tekrar tekrar okunacak kitaplar(ım) hangileri? Buna cevap vermek, aynı zamanda okurun kitaplığına biçim veren bir eylem planını da devreye sokar. Bu plan, bir kereliğine uygulanmaz. Zaman zaman sahneye çıkar, kitaplıkta temizlik yapılır, yeniler hizaya sokulur ve okurun yolculuğu devam eder. 

Bazen ev taşımak bazen de yaşın ilerlemesi, yani hayat tecrübesinin artması, insanın hangi kitaplara ihtiyacı olup olmadığını yeniden gözden geçirmesini kolaylaştırıyor. Eskiden her bulduğu kitabı bir kenara koyan, nasılsa ihtiyacım olur gözüyle bakmaya çalışan okur için kitap biriktirmek ya da kitap yığmak, bir zaman geliyor ki gereksiz bulunuyor. Bundaki haklılık yadsınamaz. Ne akıbetimizin çok fazla kitap okumaya elverişli olup olmayacağını bilecek kadar keşif ehliyiz ne de mekân ve zihin bize devamlı huzur sunuyor. Her şey olduğu kadar. Bu sadece okur için değil, yazar için de böyle şüphesiz. Sadece şu var: yazarın, kaleme ve kâğıda müpteladır. Devamlı kendini aşma faaliyeti içinde çalışır, çalışır, çalışır. Okur için durum bu kadar korkutucu değil belki ama yine de eğitici elbette: devamlı daha iyi kitaplar keşfetme, onları okuma ve fikir-yorum kapasitesini geliştirme. Her okur için mi bu böyle? Elbette hayır. Tıpkı her yazar için olmadığı gibi.

İş tam da burada gelip hangi kitapların yeniden okunması gerektiğine dayanıyor. Aslında bu bir gereklilikten çok, okurun temel ihtiyacı. İyi bir okurun elbette birkaç kitapla ömür sürmesi mümkün değil, sadece zaman zaman iştahını kesintiye uğratabilir, beslenme kaynaklarını netleştirebilir. Ama bu, eskiden okuduğu o leziz kitaplara yeniden yüzünü dönmesi için asla bir engel değil. Tam aksine, neşredilen binlerce, milyonlarca kitap olsa bile iyi okur, geçmişte okuduğu o şaheserlere dönmeye, onları tekrar tekrar okumaya dünden hazır. Bunu ne yenileri yermek için ne de eskileri övmek için söylüyorum. “Eskiler başkaydı” demek istiyorum, duraksıyorum, ama evet; eskiler başkaydı.

Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’ini ilk okuduğumda iyi bir okur değildim. Zihnimi yormayacak romanlar ve kolay yutulacak bilgiler, yani popüler kitaplar daha çok işime geliyordu o zamanlar. Sonra zaman geçti, mutlaka bir yazı ya da film ya da şarkı ya da eski bir yapı bana bir şey hatırlattı. Yeniden okumak istedim Görünmez Kentler’i. Moğol İmparatoru Kubilay Han ve büyük gezgin Marco Polo arasındaki diyaloglardan oluşan kitabın içindeki yaratıcılığa, imge gücüne esas o zaman hayran kaldım, ikinci okuyuşumda. Marco Polo -haşa benzetmek gibi olmasın ama- pirimiz Evliya Çelebi gibi ağzı laf yapan, bunu da kâğıda döken bir gezgin. Nasıl ki Çelebimiz hikâye etmenin, hikâye anlatmanın, abartmanın, hatırlamanın, unutmanın, es geçmenin, fark etmenin, seyretmenin diliyse, Marco Polo da anıların, rüyaların, hayal gücünün, olağanüstünün dili.

Görünmez Kentler için bazı tahlil metinlerinde, bu kitabı oluşturan metinlerin Calvino tarafından on yıllara uzanan bir biriktirme sürecinin mahsulü olduğu söylenir. Yazdığı onca romanın, denemenin arasından süzüp gelen bir başka süreç var burada demek ki: yazıyı inşa etmek. Elbette bu yazı, yol boyunca kabukları bazen yorgunluktan bazen de yeni anlamına kavuşma telaşından dökülen, yani kendini yenileyen, içini açan bir yaratıcılığı gürlüyor bize. Bu gürlemenin içinde acaba metin tamamen kurmaca mı, yoksa olmuş olabilir mi, deneme yerine geçer mi, kadın isimlerinden oluşan bu şehirleri şu anki hangi şehirlerle irtibatlandırmak mümkün gibi nice soru var. Metinle ilişkisini en başından sıcak tutan bir okur bu kitabın içinde dolaşırken şunu fark edecektir mutlaka: Calvino, başından sonuna kadar heyecanı diri tutuyor. Şehirlerden ve şehir ruhundan bahsederken kendini hiç tekrar etmiyor. Her seferinde daha canlı, berrak ve taze. Bunun ardında, Calvino’nun devamlı cevap araması, bunu yaparken de okuru “aramak” denen yorucu eylemi sezdirmeden yaşatması yok mu acaba. Var olsa gerek, en azından ben üçüncü okuyuşumda bunu hissettim ve haklılık payımı da şu satırlarda buldum: “Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sanırlar hep; ama ne biri ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.”

Anlatının bir tür olarak okuru en büyüleyen tarafı, en azından kendi adıma, yazarın neyi ne kadar hatırladığından çok her hatırlayışında hikâyeye kattığı o tat. Nasıl bir tat? Calvino üzerinden anlatmam gerekirse şöyle: Sanki o sadece bir şehri anlatıyor bize. Her defasında başka bir şehirmiş gibi ama. Bizim böyle hissetmemizin ardında, o şehirden yazarın -yani anlatıcının- belleğine düşen kırıntılardaki çeşitlilik var. Hafıza, canının istediğini çağırıyor gibi görünse de pek öyle olmuyor. Duygular, anlatıcıyla belleği arasında bir tül örüyor. Bazen tatlı, bazen sırlı; bazen sorgulayıcı ve bazen yakıcı/yıkıcı bir hatıra süzülüyor tülün ardından. Yeniyle eski birbirine giriyor. “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.” demesi de bundandır belki.

Melling’in o muhteşem İstanbul gravürlerine bakarken, bu şehir gerçekten insanlar için mi tasarlanmış diye düşünesi geliyor insanın. Acaba meleklere göre mi inşa edildi diye sormakta bir beis yok ki. Gravürlere yoğunlaştıkça, İstanbul’un coğrafyası, köşesi, tepesi, sokağı; böyle bir intiba bırakır insanda. Melekler şehri. İşte, Calvino’nun Görünmez Kentleri de tam olarak böyledir benim için. Melek kıvamındaki insanlara, insanüstü insanlara ait kentler. Galiba ikinci okumaların en tahrik eden, en “ya hu ne kadar iyi yapmışım yeniden zaman ayırarak” dedirten tarafı bu, iki sanat arasında gidip gelmeler, şaşırmalar, hayal etmeler. Buna hemen bir misal vermezsem canım sıkılır, veriyorum: Melling’in 1819 tarihli Hippodrome gravürüne bakarken, Abdülhak Şinasi Hisar’ın o nefis Boğaziçi Mehtapları kitabı düştü aklıma. Kaç bin yılı sığdırmıştı bu gravürler? Kaç bin savaşı, barışı, neşeyi, kederi? Ve sayıya gelmeyecek ruhu, bedeni, iyiliği, kötülüğü, iç içe geçmiş diğer her şeyi? Sonra Hisar’ın o bayıldığım üslubundan okuyuverdim önüme düşen sayfayı hemen: “Zira biz daima böyle, ömrümüzden daha ziyade, gönlümüze uygun daha munis bir hayatı, geleceğimiz için tahayyülle yaşarız. Hepimiz birer bekleyişin çocuklarıyız. Hazreti Adem'den beri hepimiz layık olduğumuza inandığımız, gönlümüze göre bir cennet umarız. Yeryüzünde en çok aradığımız kendi saadetimizdir, sanırız. Fakat hakikatte ona, asıl sevgilimiz olan lezzeti bulmak için daima ihanet ederiz. Yaşadığımız zamanın bize bu saadeti bir türlü veremeyeceğini duyarak, onu ya geçmişte yahut gelecekte hayal ederiz. Hepimiz daima ileride nasip olacak bir hayat umar ve hayalimizle mutlaka biraz orada yaşarız.”

Calvino, hayalinde yaşadığı kentleri resmetti bize. O müthiş imgeleriyle, şairaneliğiyle, anlatının içine yığdığı kurgu bereketiyle. Bitirince hiçbir şey yerli yerinde değildir artık ve böylesi iyidir, çünkü: “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir: Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi; ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş tokuşlarıdır.”

Üçüncü okuyuştan sonra yazılmıştır. Devamı, dördüncü okuyuşa, yani yıllar sonrasına…

Yorum Yaz