Köneçoğlu’nun son durağı: İki güzel yalan

EDEBİYAT KİTAPLIK

“İki Güzel Yalan” hakkında ilk elden ben’in hâkim olduğu bir eserdir diyebiliriz. Yani Mustafa Köneçoğlu önceki kitapları “Söz Hakkı, Dünya Hatırası” ve “Tanışmak İnsanı Yorar”da olduğu gibi ben’i önceleyen bir şiir yazıyor. Ancak Köneçoğlu’nun ben’i, kaçış ve nostaljiye yaslanmaz. Doğal olarak “İki Güzel Yalan” ne saf-lirik ne de romantik bir kitaptır. Bu sayede Köneçoğlu’nun imge dünyası soyut’tan ziyade somut olana yakındır. Bu da Köneçoğlu’nu, buluşçu bir şair olmasına rağmen, “epigrafik söylem”den ve soyut imge dünyasından koruyor. Köneçoğlu da pek çok kuşak arkadaşı gibi somut imgelemi tercih ediyor. Çünkü aynı zamanda bir eleştirmen olarak, Türk şiirinin hemen her zaman somut imgeler üzerinden ilerlediğini biliyor. 

“Ben”in şiiri yazan Köneçoğlu’nun, soyut’a düşmemesinin ise iki nedeni bulunuyor. İlki, titizliği bir an olsun elden bırakmamasıdır. Çünkü “ben” şiiri salt kişisel trajediye dayandığı için şairin soyut bir imgelemde duraklatır ve klişeye/mazmunlara düşürür. Ancak Köneçoğlu’nun somut imgelerdeki titizliği “İki Güzel Yalan”ı salt bireysel trajediden, kamusal ilginin de alanına dahil ediyor ve şiirsel bir dengeye varmasını sağlıyor. Zaten Türk şiiri her zaman bir denge üzerine olmuştur. Bireysel trajedi ve kamusal ilginin oluşturduğu bir denge… Türk şairi ne zaman bu ikisinden birinden ayağını kaldırdıysa, şiiri adeta boşa düşmüştür. 40 ve 70’li yıllarda bireysel trajedi 80’li yıllarda ise kamusal ilgi neredeyse tamamen iptal edilmişti. Türk şiirinin tekrar bu dengeye ulaşması için 90’lı yılların ikinci yarısını beklemesi gerekmişti. Neo-epik, hece, biçimci çalışmalar vs. işte bu dengeyi, farklı yollardan da olsa yeniden yürürlüğe sokmuştu. Türk şairi bir kez daha “bu ya da şu” arasında tercih yapmadan sadece şiirine bakıyordu. Köneçoğlu da bu yıllardan itibaren şiir yayımlayan bir şairdir. Yani bu geçiş yıllarına en yakından şahitlik etmiştir.

Köneçoğlu’nun “soyut şiir” yazmamasının ikinci nedeni ise aslında tam olarak burada yatıyor. Köneçoğlu, bireysel trajedinin yanında, İkinci Yeni’nin 70’li yıllarda yazdığı şiirler gibi veya İsmet Özel şiiri gibi modern dünya üzerinden kamusal ilgiyi de şiirinin başat unsuru haline getiriyor. Yani Köneçoğlu’nun dış dünyaya açıldığı temel alan modern dünya eleştirisidir. “Gösteri Toplumu”ndan ya da Chul Han gibi liberal eleştirinin sembol isimlerinden birini şiirlerinde anması bunun en net örneğidir. Bu noktada meselesi olan, bu meseleleri kendine dert edinen bir şairin kitabıdır “İki Güzel Yalan”. Fakat bu meseleler için çözüm yolu sunmaz Köneçoğlu, yol göstermez, okuru yönlendirmez. Zaten bu yüzden İkinci Yeni ve İsmet Özel dedim. Bu isimler de okuru yönlendirmiyorlardı. Ama 40 ve 70 kuşağı toplumcuları okura adeta ders veriyorlar, neyi nasıl yapmaları gerektiğini anlatıyorlardı. Bu ise hem şairin edebi kişiliğinden vazgeçmesine yol açıyor hem de şiirin genel geçer bir hal almasına, sabun köpüğüne dönüşmesine yol açıyordu. Son yıllarda insanların Ataol Behramoğlu ya da Ahmet Arif değil de, Ece Ayhan veya İsmet Özel’in dizelerini duvarlara, pankartlara yazma nedeni işte tam anlamıyla budur. Hem Türk şairi hem de Türk okuru artık hamaseti değil; organik olanı, tecrübeye dayananı tercih ediyor…

Köneçoğlu, “İki Güzel Yalan” boyunca günlük hayatımıza ve siyasi/toplumsal gelişmelere dair çeşitli eleştiriler getiriyor; Müslümanların “değerlerini” bazen açık, ama daha ziyade, şiirselliğin bir getirisi olarak “ipuçları” ile kaleme alıyor. Modern dünyanın, gösteri toplumunun çarpıklıkları ve yozlaşmaları “İki Güzel Yalan”ın ana omurgasıdır. Ancak Köneçoğlu bir taraftan da kişinin kimlik ve varoluş kaygılarıyla, içsel çatışmalarıyla mücadele veriyor. Yani “ben”den yola çıkarak çevreye doğru genişletiyor şiirini; aklı da ötelemeyerek, bir denge unsuru olan duyarlığa varıyor. 

Salt duygu veya salt akıl yapıntıdır. Duyarlık ise organiktir. Duygu kişiseldir, okur oraya giremez. Halbuki duyarlık, her okuyanda yeni bir dünya oluşturur. Bu da Köneçoğlu’nun kendi ile okuyucu arasında sağlam bir bağ kurmasını sağlıyor. Buradan bakınca, Köneçoğlu şiirinde Laleli’den dünyaya giden bir tramvay gibi, merkezden çevreye doğru bir dağılım söz konusudur. Zaten diğer türlü şiir hayattan ve deneyimlerden bağını koparmış olacaktır. Böyle olunca da şair kendisine “konu” arayacaktır. Ki bu da onu başarısızlığa götürecektir. Çünkü konu dediğimiz şey hem sığdır ve yapıntıdır hem de mazmun ve klişelere dayalı olacağı için okuyucuda ne bir duygu ne de düşünce uyandırabilir.

Köneçoğlu dizelerini “cümle” üzerinde kuran şairlerden değil. Düz konuşma dilinden uzak bir şiiri var. Günümüzde özellikle şairanelikten kaçış için birçok şair şiirini cümle üzerinden kuruyor. Ancak yine bu isimlerin birçoğu konuşma dilini herhangi bir denetlemeye tabi tutmuyor. Şiir ile düzyazı arasındaki farkı göz ardı ediyor. Sınırlar, “yaptım oldu” anlayışıyla ihlal ediliyor. Bu da şiiri bir yerden sonra tamamen düz konuşmanın hakimiyetine hapsediyor. Düz konuşmanın olduğu yerde ise şiiri aramak boşa çabadır. Mısranın işlevini yitirdiğini söyleyen İkinci Yeni şairleri bile, cümleye en yakın şiirlerinde dahi, mısra-konuşma dili dengesini unutmamış ve şiirselliği elden bırakmamıştı. Köneçoğlu’nun ise şiirini düz konuşma ile cümleden koruyan temel unsur lirizm, lirizmin tüm şiire yayılması ve mısra yapısının sağlamlığıdır. Tüm bunlar da zaten şiirde bütünlüğü ve ritmi getirir ki bütünlük de yine düz konuşma kaynaklı bugünün şiirinin sıkça göz ardı ettiği bir şeydir. Halbuki “İki Güzel Yalan”da Köneçoğlu’nun disiplinden şiirin sonuna kadar kopmadığını görüyoruz. Bunda da en büyük etken yersiz benzetmelere veya abartılı hayallere başvurmamasıdır.

“İki Güzel Yalan”, Köneçoğlu şiirinin “şimdilik” en olgun halini temsil ediyor. Bütünlük, lirizm, imge dünyası ve ritim gibi noktalarda bugünkü şiirde görülen “yaptım oldu” anlayışına denk gelmiyoruz. Yani “İki Güzel Yalan” işini ciddiye alan bir şairin şiirler toplamını oluşturuyor. Köneçoğlu zaten ilk kitabını da nispeten geç bir yaşta yayımlamıştı. Bu yüzden kendi şiirinin de şiire başladığı yıllardaki edebi verimlerin de eksiklerini, kusurlarını çok iyi biliyordu. “İki Güzel Yalan”da işte bu olgunluğa ulaşırkenki izleri de görebiliyoruz. Ahmet Haşim, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel doğrudan ya da örtük olarak kitap boyunca karşımıza çıkan isimler. Köneçoğlu’nun bu isimleri anması hem kendi güzergahı için, varmak istediği yer için ipuçları veriyor hem de okurlar için adeta bir antoloji oluşturuyor.





Yorum Yaz