Oyuklardan Doğanlar’ın İzinde

EDEBİYAT Güncel

Oyuklardan Doğanlar okuru farklı bir evrene davet ediyor. Yazarla romanının çıkış noktasını, yazma sürecini ve fantastik kurgunun imkânlarını konuştuk. Mustafa Kadir Çelik ile gerçekleştirdiğimiz röportaj Litros Sanat’ta.

Fantastik kurgu, okuru gerçekliğin sınırlarının ötesine taşıyan en güçlü edebiyat türlerinden biri. Bazen hiç var olmamış bir dünyanın içinde dolaşırken bazen de gerçeklerin çok boyutlu hayal âlemindeki karşılıklarını gerçekmiş gibi yaşamaya başlarız. Peki, böylesine geniş ve katmanlı evrenler nasıl kuruluyor? Bir romanın ismi nasıl doğuyor? Oyuklardan Doğanlar neyi anlatıyor ve gerçekten oyuklardan doğmak mümkün mü? Mustafa Kadir Çelik ile yazarlık serüvenini, Oyuklardan Doğanlar romanının ortaya çıkış hikâyesini ve kurgusunun arka planını konuştuk.

1. Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Sizi bugün Oyuklardan Doğanlar gibi kapsamlı bir evren kurmaya götüren yolculuk nasıldı?

Yazarlık serüvenim okuma kültürüyle başladı. İlk okuduğum kitap Kur’an-ı Kerim’di. Ardından ilkokul yıllarında bana hediye edilen bir macera romanıyla okuma serüvenim devam etti. On beş yaşıma geldiğimde Doğu ve Batı klasiklerini okumaya başlamıştım. Hep okurdum; çünkü anlam dünyalarında gezinmenin hazzını bir kez tatmıştım. Okumak, gençlik yıllarımda en çok sevdiğim uğraşlardan biriydi.

O okumalar olmasaydı yazmaya başlayamazdım diye düşünüyorum. Aslında ilk yönelişimin deneme türüne olacağını sanıyordum. Fakat kendimi şiir yazarken buldum. O yıllarda internet forumlarının oldukça canlı olduğu bir dönemdi. İlk şiirlerimi bu platformlarda paylaştım. Daha sonra birkaç arkadaşın çıkardığı edebiyat dergisine katıldım. Birkaç sayı sonra şiir editörü, ardından derginin editörlerinden biri oldum. Derginin mutfağında yer almak bana yalnızca yazmayı değil, birlikte üretmeyi ve edebiyatın kolektif yönünü de öğretti.

Anlam Dünyalarında Gezinmek İnsanı Şımartır

Şiirden sonra hikâyeye yöneldim. Kendime hiç bir zaman şair diyemediğim gibi  “hikâyeciyim” diyemedim ama hikâye düşlemenin, yazmanın ve yaşamanın insanın iç dünyasını besleyen önemli bir alan olduğunu fark ettim. Ardından denemeye döndüm. Fakat zamanla denemenin bende daha çok sorgulama alanını açtığını gördüm. Benim hayalimse bütüne kavuşmak arzusuydu.

Bu süreçte insanın yaratılış gereği hiçbir zaman tamamlanamayacağını anlamaya başladım. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, Hz. İbrahim’in ve Peygamber Efendimizin (sav) hayatındaki hakikatler bu düşüncemi derinleştirdi. Bütün bu arayışların sonunda sadece salt romana değil bilim-kurgu ve fantastik roman anlayışına doğru yol almaya başladım. Bana göre kurgu, büyük ilahi senaryonun soyut izdüşümlerinden biridir.  Dolayısıyla Oyuklardan Doğanlar da uzun yıllara yayılan bu okuma, sorgulama ve yazma yolculuğunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Bahar Ülkesi Savaşmak Zorunda Kalırsa Dünyanın Yazı Kışa Döner

2. Katlav İlbi halkının oyuklara sürülmesi fikri oldukça çarpıcı. Bu hikâyeyi kurgularken aklınızda belirli bir tarihî olay ya da toplumsal durum var mıydı?

Romanın temelinde sürülen ve yurtlarından koparılan üç farklı topluluk bulunuyor: Erüzler, Çadır Halkları ve Tepe Halkları. Bu üç yapı aslında günümüz dünyasında da farklı şekillerde varlığını sürdürüyor.

Çadır Halkları; savaşlar ve soykırımlar sırasında topraklarını terk etmeyerek yaşam mücadelesi veren insanları temsil ediyor. Bosna’dan Filistin’e, Suriye’den Irak’a kadar pek çok coğrafyada bunun örneklerini gördük. Tepe Halkları ise ulaşılması zor bölgelerde yaşayan, coğrafyanın sağladığı imkânlarla varlığını sürdüren toplulukları simgeliyor. Afganistan ve Yemen bunun günümüzdeki karşılıkları olarak düşünülebilir.

Erüzler ise kıyamete yaklaşan dünyanın çorak coğrafyasında kendi kaderine terk edilmiş bir halktır. Liderlerinin pagan bir ayin olan insan kurban etme geleneği sonucunda yaşanan kırılma, Oyuklardan Doğanların ortaya çıkışını hazırlayan süreci başlatır.

Serinin önemli temalarından biri de “oyuk” kavramıdır. Oyuklar benim için yalnızca insanların yaşadığı fiziksel mekânlar değildir; tarih boyunca baskıya uğramış toplumların hafızasını da temsil eder. Geçmişte mağaralarda, oyuklarda yaşamaya mecbur bırakılan birçok topluluk, zamanla bulundukları coğrafyaların kaderini değiştirmiştir.

Uluslararası bir hesaplaşma olan Suriye savaşında galip gelmemizin en büyük etkeni çadır halklarıydı. Gazze’de Çadır Halklarının yok edilmek istenmesi bu yüzden tesadüf değil. Çünkü onlar umudun, inancın ve fedakârlığın sembolü. Bu yüzden romanda “Oyuklardan Doruklara” ifadesini özellikle kullandım. Dışarıdan bakıldığında yoksunluk gibi görünen oyuklar, içeride her zaman zaferi ve yeniden doğuşu besler.

Başarılı Liderler Zaaflarını Güce Dönüştürmesini Bilenlerdir

3. İhkuşu’nun hikâyesini yazarken onun yaşadığı dönüşümün hangi aşaması sizi en çok etkiledi veya zorladı?

İhkuşu’nun beni en çok etkileyen noktası, gücü ele geçirmek yerine birlikte yaşamayı tercih etmesiydi. Kral Rukadau’nun teklifini reddedebilir, isyan edebilir ya da beraberindekileri sahaya sürüp sahip olduğu özel yetenekler sayesinde iktidarı ele geçirebilirlerdi Fakat bunların hiçbirini yapmadı, yaptırtmadı.

Atalarının insan kurban ederek yaptıkları pagan ayini sonucunda korkulan bir bedene sahip olmasına rağmen kaderine isyan etmedi. Tek ve bir olana inandı ve halkını da bu anlayışla yönetti. Halkı için kendi şehirlerini yönetmek istemesi sınır güvenliğini sağlayabilmekti. Nindagup’un kıtayı ele geçirme teklifini reddetmesi ise gerçek liderliğini ortaya koyan en önemli kararlardan biriydi.

Bana göre başarılı liderler, zaaflarını güce dönüştürmesini bilen insanlardır. İhkuşu da bu doğrultuda insanların korktuğu fiziksel görüntüsünü bir korku aracına çevirmek yerine Utnepiş kıtasının milletleriyle bütünleşmeyi tercih etmekte. Karakteri yazarken beni en çok zorlayan şey onun psikolojik sağlamlığını ve bu liderlik anlayışını inandırıcı biçimde kurabilmekti.

Oyuklardan Doruklara

4. Kitapta meteorların oluşturduğu oyuklar yalnızca bir yaşam alanı değil, aynı zamanda insanların kaderini değiştiren bir unsur gibi görünüyor. Oyuklar sizin için neyi temsil ediyor?

Oyuklar benim için hem somut hem de soyut anlamlar taşıyor. Tarihte elçilerin ve liderlerin sığındığı mağaraları temsil ettiği gibi insanın iç yolculuğunu da simgeliyor. Doğumdan ölüme kadar insan aslında sürekli bir dönüşümün içinde yaşıyor. Oyuklar da bu dönüşümün, sabrın ve yeniden doğuşun sembolü hâline gelmekte.

Aynı zamanda romanda teknolojik bir boyutu da var. “Oyuk Teknolojisi” adını verdiğim yapı, henüz yeterince çalışılmamış yeni bir evrenin kapısını aralıyor. Bu yönüyle oyuklar yalnızca geçmişe değil, geleceğe de açılan bir alanı temsil ediyor.

Yazar Yerini Kişisel Yolculuğu ve Toplumsal Sorumluluğu Aşamasında Var Eder

5. Kitabınızda kurduğunuz evren oldukça özgün ve detaylı. Bu dünyayı oluştururken sizi en çok zorlayan kısım ne oldu, hangi detaylar üzerinde en fazla çalıştınız?

Benim için yazarlık, kişisel yolculukla toplumsal sorumluluğun kesiştiği noktada anlam kazanıyor. Bir yazarın görevi yalnızca çok okunmak değildir; az sayıda da olsa insanların hayatına dokunabilmektir. Her yeni kitapta kendime şu soruyu sorarım: Binlerce kişinin beni okuyup beğenmesi mi daha değerli, yoksa birkaç insanın iç dünyasında gerçek bir değişime vesile olmak mı?

Romanı oluştururken en çok zorlandığım konu da buydu. Kurduğum dünyanın yalnızca fantastik unsurlardan oluşmasını istemedim. Tarih, inanç, sosyoloji ve insan psikolojisinin birbirini beslediği bir yapı kurmaya çalıştım. Karakterlerin, halkların ve coğrafyanın, aynı bütünün parçaları olmasına özellikle dikkat ettim.

Elbette eser daha farklı yazılabilirdi. Ancak benim hedefim kusursuz bir roman ortaya koymaktan çok, kendi hakikatini taşıyan bir hikâye kurabilmekti. Bir eserin gerçek değeri de bana göre okurun zihninde ve kalbinde yaşamaya devam edebilmesidir.

 

Helin GÜVEN
Helin GÜVEN

  Gazeteci ve editör. 4 Temmuz 2001 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Arel Üniversitesi’nde %100 başarı bursu ile tamamladı. Yeni medya ve iletişim mezunu, sektördeki ilk staj eğit ...

Yorum Yaz