Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

(Yevgeni, Cosimo, Süheyla ve diğerleri Filistin için bir arada…)
Dostoyevski kahramanlarını hatırlatan bir adam, “Bırakın beni, her şey daha kötüye gidebilir, daha acil olan problemi çözmem gerek,” diye koşturuyordu limanda. Şair Nekrasov’muş meğer.
Başına gelenler yüzünden aklını mı kaçırmıştı yoksa!
Ya kendisi? Ne işi vardı Gazze’ye ait olduğu söylenen bayraklarla donatılmış bu gemide? Bir kısmı kumpanya oyuncusuymuş gibi görünen, hiç bilmediği modalara göre giyinmiş kadınlar ve erkekler gazetecilere röportaj veriyor, ilk kez gördüğü cihazlar karşısında heyecanlı bir ses tonuyla açıklamalar yapıyorlardı. Zulmün, kibrin, vahşetin daha dehşetlisini görüp de kendine acımaktan vazgeçsin diye mi zamanları şaşırıp yolunu bu limana çevirmişti Yaradan?
Hayata yeniden başlama gücü bulmak için Memalik-i Osmani’nin uzak bir diyarına göçmekte aramıştı çareyi, ancak Gazze değildi muradı. Annesi yanında yok diye yanlış gemiye bindiğini sanmıştı önce. Gazze’ye un, pirinç bebek maması ve bezi, koltuk değnekleri, su arıtma kitleri, çocuk protezleri götürdüklerini öğrenmişti kendini ‘‘aktivist’ diye tanıtan Omar Faiad’ten, Fransızcasının yardımıyla. Son iki şıkkı anlamak için ne çok soru sorması gerekmişti! Teknedeki iki Türk’ten Şuayb’ın, bütün Filistin’de 1947’den beri süren işgal ve katliamlar hakkında anlattıklarını dinlerken kafası daha da karışmıştı. Bu tuhaf giyimli Türk’ün dilini anlamakta da zorlanıyordu.
Şair muhayyilesi imdadına yetişti. Zulüm bazen pervasızlığıyla öylesine utandırırdı ki feleği, şahitlik de hakkıyla yerine getirilmiyorsa, karışırdı dünyanın çarkı. Kız kardeşi İkbal’in o menfur adamla izdivacına mani olmayışının duyurduğu vicdan azabıyla, aşkta ve iş hayatında ve elbette şairlik bahsindeki emelleri konusunda uğradığı hüsranın tek çaresi olabilirdi sanki İstanbul’dan uzaklara gitmek. Demek ki Allah dualarını kabul etmişti de destansı bir harekete dahil olsun diye şaşırtmıştı gemilerin zamanını. Mekanlar da birbirine geçmişti bir süreliğine. Annesi, midem iyi değil oğlum, deniz tutarsa dayanamam, diyerek, son anda dul teyzesinin evine çevirmişti yolunu, limana geldikleri arabayla.

Neyse ki bir zalimin zulmü yüzünden sevdiğini kaybetmenin ne demek olduğunu bilen biriyle tanışıp kaynaşmıştı az önce. Limanda görüp yadırgadığı adam, Puşkin’in kahramanı Yevgeni’ymiş. Hiç bilmez olur mu? Petersburg’ta sıradan bir memur, içine kapanık bir ‘‘hiçkimseyken’’, Paraşa’nın aşkıyla başı bulutlara ermiş bir adamdı Yevgeni. Gelgelelim o büyük selde annesi ve Paraşa Neva’nın sularına kapılıp ölmüştü, izbe evlerde ömür süren nice kent yoksulu gibi. Suçlu, kırk bin serfi büyük bir bataklık alanını Amsterdam’a dönüştürmeye zorlayan I. Petro’dan başka kim olabilirdi ki… Avrupa şehirleriyle yarışan bir şehir kurayım derken tabiata kafa tutmuş, bozulan dengesini kurmaya çalışan tabiat da azgın sellerle küçük salaş evleri katmıştı önüne, içinde yaşayan insanlarla birlikte.
İçine çöreklenmiş acıyla şad olamamıştı ruhu bir türlü, Filistin’deki soykırımın ayırdığı sevdalıların hikayeleri de kulağına erişince, fırlamıştı kabrinden. Zorbaları haklı çıkaramamalıydı hayat. Gelgelelim belgeleri mevzuata uygun değilmiş, bu çıktı ortaya; aktivistlerin yanı sıra tekneye ancak roman kahramanları binebilirmiş. Saçmalık!
Katanya Limanı’nda bu durum kendisine belirtildiğinde hafif bir baygınlık geçirdi. Geri dönmesi bir ton acıyı sineye çekmesi anlamına mı geliyordu, yine… ‘‘Onlara öğreteceğim, onlara göstereceğim,’’ diyordu ayrılırken, Bronz Süvari heykeliyle konuşurmuş gibi. ‘‘Henüz hesaplaşmadık. Neler yapabileceğimi göreceksiniz dostlar. Bu arada, Bronz Süvari sadece şiir değil destandır bana göre, destan da romana benzer. Göreceksiniz, en kralından eleştirmenlerin metinleriyle katılacağım aranıza.”
Yevgeni’yi yolculamıştı ki limanın bir köşesine oturmuş, püsküller, fiyonklar, kurdelelerle süslü hasırdan bir altlığı olan bir balona ilişti gözü Ahmet Cemil’in. Türk aktivist Yunus’tan, balon yolcusunun tekne ekibine dahil olmak için Ombrosa’dan geldiğini öğrendi. Adını ilk kez duyduğu Calvino isimli pek mühim bir yazarın kahramanıymış bu Cosimo isimli İtalyan Baron.
Babasının gurur kırıcı terbiye tarzına kafa tutarak 15 Haziran 1767 günü sığındığı ağaçların başından 65 yıl boyunca hiç inmemiş meğer bu Cosimo. 72 yaşındayken bir gün ağaçlarda tüneyerek geçen yıllarda hiç olmadığı kadar ağır bir şekilde hastalanınca, döşeğini meydandaki büyük ceviz ağacına taşımış. Ağaçtan sarkıttığı merdiveni de kaldırmıyormuş artık. Ne var ki zihninin bir kıyısında onu huzursuz eden ukdeler yüzünden yorgan döşeğe de bırakamıyormuş bitkin bedenini. Derken, lodosun çevrintisine kapılmış, gümüşsü pırıltılarla havada salınırken ağacına yaklaşan bir balonda aramıştı çareyi. Balonun altlığından sarkan uzun ipin ucundaki demire yapışmış, ayakları demirin üstünde ve gövdesi dertop halde uçmaya bırakmıştı hasta bedenini. Adeta ülkesinin bir limanından harekete hazırlanan bir tekneye eşlik etsin diye, iki yüz yıla yakın bir zamanı bir solukta aşmıştı. Zamanında bahtsız bir hayduta kitap okumayı sevdirdiği için belki de, Tanrı, ölmeden önce onu daha da yararlı biri olabilsin, başkaları için gerekli bir iş yapabilsin diye dahil etmişti bu tarihi yolculuğa, hem de İngiliz havacılara ait külüstür bir balonla. Ağaçların tepesinde kendi kendine geliştirdiği İngilizcesiyle bunu anlatıyordu, Yaz Sonu kahramanı Nevin’e.
"Bir kimse, neden oltasını, içinde tek balık olmadığını bildiği bir göle sarkıtır?" Balonla iki yüzyılın ötesinden gelen baron, bu sorusu üzerine dikkatle baktı Nevin’e. Biricik oğlunu öğrenci olaylarında kaybettikten sonra, içine gömüldüğü yas ikliminden çıkabilmek için Manavgat tarafına, Side’ye atmıştı kendini talihsiz kadın, onu anlatıyordu. Arkadaşlarını bir araya getirme planıyla çıkmıştı yola. Güney’in babası yasını layıkıyla paylaşamadığı için uzağındaydı çoktandır. Yazlıktaki evde haberi aldıklarında baş göstermişti kopmalarına yol açan ilk sarsıntı. Kendisi bir an önce yola düşmenin telaşı içindeyken o, vana kapatmak, panjur indirmek gibi işler için koşturuyordu. Nasıl, nasıl yer bulurdu insanın aklında vana, panjur, saniyelerin önem kazandığı bir durumda… Hayata yeniden uyanmış gibi düşmüştü yola, başka bir Nevin’di artık. Bu arada, gölde balık olmasa da hayat olmadığını niye düşünmeliydi ki? “Balıksız bir gölün başında nice otursam, tek balık avlayamayacağımı bilmeliydim. Böyle diyorum ama, o gölün dibinde, neden sonra kıpırtılar sezmiştim ben.’’
Bir şeyler ancak biz rahatımızı bozarsak oluşurdu, oluşmakta olurdu… Dünyayı çürüten bir sessizliğe doğru yükselirse sesi, Güney’e daha yakın olurdu, şüphe etmiyordu bundan.
Fakat şu zarif kadın Üç İstanbul’un Süheyla’sı değil miydi? Baron’a Kuntay’ın romanının konusunu özetlerken bir kalabalık oluştu etraflarında. Yasemin Acar, listelerinde Mustafa Kutlu’nun Süheyla’sının da bulunduğunu ancak Schengen vizesi konusunda bir aksilik çıktığı için gelemediğini söyledi. ‘‘İçinin güzelliği yüzüne vurmuş,’’ diye mırıldanıyordu Nevin öte tarafta. ‘‘Ancak Adnan gibi zayıf karakterli biri Belkıs’ı böyle bir kıza tercih ederdi. Savaş cephelerinden gelen yaralılara hastabakıcılık yaptığını hatırlıyorum Süheyla’nın, hakkıydı bu yolculuğa katılmak.’’
Thiago Avila yaklaştı yanlarına, Biz’in kahramanı D-503’ü tanıştırdı. İnsanı sevinç gibi üzüntüden de arındırmaya yönelik bir sistemin duvarlarını aşmış da gelmişti D-503, nice akıl almaz yaptırımı göze alıp. ‘‘Türlü türlü sistemlerin ve kurumların gözleri önünde can veren çocukların seslerine kulak tıkasaydım, bizleri robotlaştırmaya ayarlı aygıtlara direnmemi sağlayan kelimelere yabancılaşırdım,’’ dedi.
‘‘Zannedersem Güney’in hatırı için kabul ettiler beni,’’ diye anlatıyordu Nevin az ötede Omar Faiad’e. ‘‘Filistin meselesini dert etmeyi ondan kalan bir miras gibi benimsedikçe, daha az utanır oldum yaşamaktan. Bir sürü yeteneğimiz, kalbimiz var; işlenmesi, hayatta kalması, hayata destek sunması gereken... İnsan olmak, sürekli bir çaba istiyor, bunu öğretti bana yaşadıklarım; bir heykeltraş gibi sürekli biçimlendiriyoruz varlığımızı, olmuş bitmiş değil varlığımız.’’
*Yazıda geçen eserler:
Üç İstanbul - Mithat Cemal Kuntay (Süheyla karakteri)
Ağaca Tüneyen Baron - Italo Calvino (Cosimo karakteri)
Mai ve Siyah - Halit Ziya Uşaklıgil (Ahmet Cemil karakteri)
Yoksulluk İçimizde - Mustafa Kutlu (Süheyla karakteri)
Biz - Yevgeni Zamyatin (D-503 karakteri)
Bronz Süvari (Bir Petersburg Masalı) - Aleksandr Puşkin (Yevgeni karakteri)
Yaz Sonu - Adalet Ağaoğlu (Nevin karakteri)
Yorum Yaz