“Eflatûn” formüller peşinde koşmayan bir film

//
14 dakikada okunur

Yönetmen ve yazar Cüneyt Karakuş: “Eflâtun çok izlensin diye formüllerin peşinden koşmayan, her festivalde kabul görmek için içeriğini buna göre düzenlemeyen ince hesaplamalar yapılmadan icra edilen bir sinema filmi. Amacı öyle düşünüyorum ki; duyguları sömürmek değil duygulara seslenmek olan bir film.” diyor.

Günümüzde sanat filmi olarak da tanımlanan bağımsız veya bir diğer adıyla festival filmlerinde; toplumun gündelik yaşamlarına, hayat değer ve kaidelerine en doğal biçimde yaklaşım ağırlıklı olarak gerçekleştiriliyor. Kimi yerde bazı filmler; bir kurmacadan ziyade belgesel görevini de görebiliyor. Ulusal ve uluslararası festivallerdeki gösterim sürecini tamamlayıp vizyona merhaba diyen Eflatun filmi de, tam olarak böyle bir yapım olarak dikkati çekiyor. Görme engelli bir genç kadın ile hayatı içerisinde yalnızlık çeken genç bir adamın hikayesini aktaran Eflatun filminde seyirciye, empati duygusunu geliştirme fırsatını sunan yönetmen ve yazar Cüneyt Karakuş, “Bu öyküde seslere karşı hassas, görme engelli bir kadın vardı. Hikayenin çatısını aile bağları üzerine inşa ederken, diğer taraftan ana karakteri daha güçlü bir kadın olarak tasarlayıp adını da Eflâtun koydum.” ifadelerini kullanıyor. Yönetmen ve yazar Cüneyt Karakuş’la; kariyerini, çalışmalarını üretme sürecini, film festivallerini, genç sinemacıların çalışmalarını ve yeni filmi “Eflatun”u Litros Sanat için konuştuk.

Siz film festivallerini önemseyen bir yönetmen ve yazarsınız. Pek çok ödülünüz mevcut. Sinemaya katkısı adına, festivalleri nasıl değerlendirirsiniz?

Çok önemliler. Ancak doğru yapılırsa, yetkin ön eleme jürileri ve bu ön elemeyi hakkaniyetle değerlendirecek ana jüriler varsa… Aksi halde herkesin birbirini tanıdığı, keşiflerin yapılmakta zorlanıldığı, sinemanın sanat ve şenlik tarafının değil belki de ilişkilerin ve tecimsel tarafının öne çıkarıldığı etkinlikler haline dönüşüyorlar. Bu açıdan bakıldığında sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada ön jürilerin açıklanması, seçilen ve ödül alan filmlerin ve projelerin seçilme ve ödül alma gerekçelerinin açıklanması ve sürecin daha şeffaf ilerlemesi gerekiyor. Tüm bu hususları bir kenara bırakacak olursak filmler festivallerin, festivaller filmlerin devri daimi…

Aslolan sinema yapmak

Peki aldığınız ödüller, bir yönetmen olarak projelerinizi tasarlama sürecinde aldığınız kararlarda olumlu ve/veya olumsuz etkilere neden olabiliyor mu? Sizin için belirleyici bir etken mi?

Ödüller ve festivallerin genel geçer beğeni düzeyi, seçkiye etki eden hiçbir tercihi benim için belirleyici değil. Filmlerimin festival seyircisi ile buluşması benim için çok çok önemli. Keza ödül alsın ya da almasın seçkide bulunması o dönem için sizi motive edebiliyor. Ancak tüm bunların nesnel değil öznel süreçlerden geçtiğini bilmek, aslolanın sinema yapmak olduğunu hatırlatıyor bana. Fakat festival havası solumanın, izleyenlerle film üzerine konuşmanın, ülkemizden ya da dünyadan başka sinemacılarla bir araya gelme keyfinin yerini sanırım hiçbir şey tutamaz.

Hikayelerinizi yazarken, özellikle beslendiğiniz bir alan ya da çalışma yönteminiz var mı? Yoksa sadece; hayallerimle yaşayamadıklarımı birleştirip, ortaya bir ürün çıkarıyorum diyenlerden misiniz?

İçimden gelen neyse ve onu nasıl yapmak beni mutlu edecekse öyle yapıyorum diyebilirim. Tabii ki çalışma yöntemlerim var. “Eflâtun”dan anlaşılacağı üzere dert edindiğim hususlar da var. Ancak genelde yapmak istediğim projeye dair bir bağ kurmaya ihtiyacım var diyebilirim. Bazen zihnimde canlanan bir karenin, bazen ilgimi çeken bir kelimenin peşine düşerek de proje hazırlamaya karar verebiliyorum.

Belgesel filmcilik adına da dikkat çeken çalışmalarınız var. Kurgusal bir hikaye yerine dökümanter yanı ağırlıklı olan ve daha fazla araştırma isteyen projeler, üretim konusunda daha meşakkatli değil mi?

Aslında bu çok geniş bir tartışma alanında derinlemesine incelenmesi ve konuşulması gereken bir konu. Fakat kısaca değinecek olursam; kurmaca barındıran bir belgesel çekmiyorsanız kurmaca ile belgesel arasında yapım öncesi ve yapım biçimi arasında uçurumlar var diyebilirim. Ancak sizin de belirttiğiniz üzere belgesel üretimi, özellikle odağa alınan konunun, öznenin durumuna göre çoğu zaman kurmacadan daha meşakkatli olabiliyor.

Meşakkat kısmına değindik ancak yeni nesil sinemaya ilgi duyan pek çok gencin de, gözle görülür şekilde belgeselcilik alanına ayrı bir ilgileri bulunuyor. Bunu nasıl yorumlarsınız peki?

Günümüzde çok fazla manipüle edilebileceğimiz, yönlendirilebileceğimiz ve gerçeklik algısının zayıflatıldığı, doğru ile yanlışın muğlaklaştığı bir dönemden geçiyoruz diye düşünüyorum. Bu durum düşünenler için başka kapıların da olduğunu hatırlatıyor olabilir. Yeni nesil özellikle belgesel yaparak bu kapıları açabileceklerine inanıyor olabilir. Bence açacaklardır da. Diğer taraftan bilinmeyene ya da az bilinene karşı duyduğumuz merak duygusu da bu kapıları zorlamak için iyi bir sebep olmalı… Kenarda duran birkaç belgesel projemi düşündüğümde, ben de ilk fırsatta ardını merak ettiğim kapalı bir kapıyı tıklatabilirim.

Genç sinemacılar, sinemanın geçmişini araştırmalı

Genç nesil sinemacılara bir öğüt ve tavsiye verecek olsanız bu ne olurdu?

Gerçekten ama gerçekten sinemacı olmak istiyorlarsa hiçbir zorluk karşısında “usanmamaları” ve “dirayetli” olmalarını önerebilirim. Her fırsatta yeni üretimler yapmalı, diğer taraftan sinemanın sadece şimdisini değil sinemanın ilk döneminden başlayarak geçmişini de araştırmalılar. Zira geçmişten alacakları feyz hem bugünün hem de yarının sinemasını inşa etmelerine katkı sağlayacaktır. 

“Eflatun” diyelim… Kerem Bürsin ile İrem Helvacıoğlu başrollerde. Konusunu işleyiş yöntemi itibariyle vizyonda gördüğümüz birçok filmden farklı bir yerde duruyor. Siz nasıl tanımlarsınız filminizi?

“Eflâtun” çok izlensin diye formüllerin peşinden koşmayan, her festivalde kabul görmek için içeriğini buna göre düzenlemeyen ince hesaplamalar yapılmadan icra edilen bir sinema filmi. Amacı öyle düşünüyorum ki; duyguları sömürmek değil duygulara seslenmek olan bir film.

Hikayenin çatısı aile bağları üzerine

Klasik bir aşk hikayesinin ötesinde filmde; âmâ bir genç kızın yaşamına da yakından odaklanıp empati kurabiliyoruz. Hikaye nasıl ortaya çıktı? 

2009 yılında ilk nüvesi çıktı. Ses üzerine çok düşündüğüm bir dönemdi. Süreç içerisinde üç parçalı bir yapıda çekmek istediğim bir film fikri haline dönüştü. “Ses, Nefes, Sûret” isimli bu filmin “ses” bölümünü alıp geliştirdim. Bu hikayede seslere karşı hassas, görme engelli bir kadın vardı. Hikayenin çatısını aile bağları üzerine inşa ederken, diğer taraftan ana karakteri daha güçlü bir kadın olarak tasarlayıp adını da “Eflâtun” koydum.

Filmin gerçekçilik duygusu ağır basıyor

Peki âmâ bir insanın hikayesini senaryoya aktarma konusunda sizin özel bir çalışmanız oldu mu ?

Öncelikle çok okuma yaptığımı anımsıyorum. Diğer taraftan engellilik üzerine yıllarca çalışmalar yaptığım için süreç içerisinde görme engelli arkadaşlarım da oldu. Onları bir sinemacı olarak gözlemlemedim, bir arkadaşları olarak onlarla vakit geçirdim. Sanırım bu arkadaşlıklar “Eflâtun”un senaryosunu yazarken bana katkı sağladı. Zira görme engelli bir arkadaşınızın evine davet aldığınızda onun özel alanında nasıl yaşadığını da deneyimlemiş oluyorsunuz. Benim için arkadaşlarımın yaşama biçimi Eflâtun karakterinin evde geçirdiği zamanların temelini oluşturmaktaydı. Tabii filmdeki karakterin animasyon ve efektlerle dünyayı algılayış ve görme biçimi benim tahayyül ettiğim bir şey. Ancak filmi izleyen görme engelli tüm insanlar, filmin istisnasız çok gerçekçi olduğunu söylüyor. Bu demek oluyor ki; filmin hayalperest kurmacaları dahi, görme engelli bireylere gerçeklik duygusu ile geçmiş. Bu, gerçekten mutluluk verici. 

Filminiz festivalleri de dolaştı. Geri dönüşler nasıl oldu?

Çok güzel, keyifli bir süreçti. Filmimiz Türkiye’den İngiltere’ye Japonya’dan Fransa’ya, Kırgızistan’a birçok ülkedeki festivalden talep aldı. Gittiğimiz her festivalde film hakkında çok güzel yorumlar aldık. Filmin dokusu, oyuncu yönetimi, animasyonlar ve sanat yönetimi üzerine övgüler almak, farklı kültürlerde de benzer duygular yaratmak bizi mutlu etti. Özellikle Japonya gibi anime ve animasyonun gelişkin olduğu bir ülkeden animasyon sahnelerimiz için de ayrı övgü almak gurur vericiydi.

Önceki Yazı

Vefatının 30. yılında Tarık Buğra’yı selamlamak 

Sonraki Yazı

Herkes kendine düşen mesajı alır

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde