Fikrî bir devrime ihtiyacımız var

//
27 dakikada okunur

Şair ve yazar Ali Emre: “Müslüman coğrafyada düşkünlük ve acziyetimizi yaygınlaştıran, felah ve hürriyet cehdimizi kötürümleştiren iki temel kangren var: 1. Müslümanların birliğine, izzetine, istikbaline sahip çıkan idarecilerden mahrumiyetimiz. 2. İlmî, teknik, ekonomik, estetik ve askerî alanlarda güçsüzlüğümüz. Çekim gücü yüksek, küresel uyanış ve intifada yekinmesiyle bütünleşmiş bir sahneye, vitrine, işlek irtibat kanallarına sahip olamayışımız. Önce zihnî bir değişime, fikrî bir devrime ihtiyacımız var şüphesiz.”

Ali Emre, çok sayıda esere imza atmış bir şair ve yazar. Günümüz Türk edebiyatının önemli isimlerinden. Kimlik bilinci ve sorumluluk duygusu yüksek bir edip. Hâlihazırda İsrail’in soykırımı, zulmü de devam etmekte. Gazze, direnişin, dirilişin sembolü oldu. Biz şairler de Filistin için şiirler yazıyor, meydanlarda okuyoruz. Bu bağlamda edebiyatın gücünü kullanıyor, Müslüman şair ve yazarlarla söyleşiler yapıyoruz. Filistin’i bir an bile unutmuyoruz ve zalimin zulmünü haykırıyoruz. En güçlü silahımız kalemimiz elbette, mermilere karşı kelimelerimizle mücadele ediyoruz. Ortadoğu ve Filistin meselesine de ışıklar düşürecek şekilde, bu mücadeleye yıllardır ses veren Ali Emre ile geniş bir yelpaze oluşturan eserleri hakkında söyleştik.

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Bize edebiyat yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Edebiyata ve özellikle de şiire yönelmem, küçük yaşlarda kıvılcımlanan kitap sevgisinin, okuma merakının içinde gelişen bir durum. Lisedeyken epeyce şiir yazmıştım. Üniversite yıllarında daha bilinçli okumalar ve yazma çabaları… Dergilerde yavaş yavaş yazılarım, şiirlerim yayınlandı. Bir ara, peş peşe şiirlerim çıktı Dergâh’ta. Sonra bir tomar şiirimi Yusuf Ziya Cömert’e ulaştırdı arkadaşlar. Kayıtlar Dergisi’nde yayınlandı onlar. Böyle böyle şiir yazıp yayınladım dergilerde. Ben Allah’ın bana bahşettiği ömür kabını olabildiğince güzel şeylerle doldurmaya; okumalarla, duygu ve düşünce ırmaklarıyla, arayış ve çırpınışlardan edindiklerimle, insanlarla göz hizasını yitirmeyen temasların bana kazandırdıklarıyla işlemeye gayret ettim. 

Tarihi kim yazarsa onundur

Sizi öncelikle şair olarak tanıdık. Daha sonra hikâye, deneme, inceleme gibi türlerde de eserler verdiniz. Romanda tarihe yönelmenizin özel sebepleri var mıdır?

Aslında Nureddin Zengi hakkında biyografi yazmayı düşünüyordum önce. Fakat zamanla fikrim değişti. Bazı arkadaşların da önerisiyle, yarı belgesel özellikler de taşıyan bir roman yazmaya koyuldum. Bunu bir ödev olarak gördüğümü de söylemeliyim elbette. Tarih, biraz da kim yazarsa, kim ilgilenirse onundur. Hep söylerim: Bir şeyin kendisinden, kendi gerçeğinden sonra en değerli tarafı, onun sanat yoluyla anlatılmasıdır. Ve tarih, geçmişin koynunda kalan bir toplam değildir. Bugünümüze karışır. Geleceğimize ışık tutar, istikamet tayin eder. 

Zorlu bir dönemde, 1118-1174 yılları arasında yaşayan Nureddin Zengî’nin Haçlılarla mücadelesini ele aldınız. Nureddin Zengî “Suyu tersine akıtmayı başaran, üstümüze çöken karanlığa, kandilini cesaret ve umutla tutan adam”dır dediniz. Bu ifadelerinizle “meselesi olan metinler” yazma arzunuzun mimarı nedir?

Tarihe, tarihî olaylara ve şahsiyetlere gençliğimden beri ilgim, merakım vardı zaten. Nureddin Zengi bağlamında; 90’lı yılların başlarında Bahaeddin Kök’ün, İşaret Yayınları’ndan çıkan bir kitabı gözümü açmıştı ilk kez. Ağırlıklı olarak, Zengiler dönemindeki kurumlar üzerinde duran akademik bir çalışmaydı. Kaynakçası da zengindi. Fakat Haçlı seferleri gibi çok önemli bir döneme ve o dönemde yaşamış önemli kişilere ışık tutmalarına rağmen kaynakçada geçen bu eserlerin çoğu Türkçeye çevrilmemişti henüz. Temel kaynak, İbnü’l Esir’di. Bir gün Ankara’da bir sahafta İbnü’l Esir’in, El-Kâmil Fi’t-Tarih adlı meşhur eserinin İslâm Tarihi ana başlığıyla toplu bir çevirisiyle karşılaştım. Görür görmez yaşadığım sevinç ve heyecan, bugün bile aklımdadır. O sıralarda Amin Maalouf’un, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabı da çevrildi. Maalouf’un bu kitabının bazı bölümleri, büyük ölçüde İbnü’l Esir aktarımlarına dayalıdır. Tarihçiler nazarında bile daha çok Selahaddin’in gölgesinde kalan Nureddin Zengi, bu kitaplarla biraz daha gündeme gelmiş oldu. Arap Baharı denen süreçte yaşanan direnişler, umutlar, acılar, kahpelikler; özellikle de Nureddin’in yaşadığı Suriye’deki mücadele ve katliamlar, hüzün ve ıstırapla birlikte, benim reçete arayışımı ve yazma isteğimi de kamçıladı. Bir ayağım, bir gözüm hep yaşadığım zamandaydı. Bu roman, on asır öncesine olduğu kadar, on yıl öncesine fırlatılmış işaret fişekleri de taşır o yüzden. 

Müslümanların çok sayıda kadın kahramanı var

Romanda farklı ve çoklu bir anlatı kurmuşsunuz. Nureddin Zengi’yi bize tanıtan, yanındaki gençlerle birlikte onu kendisinden sonraki kuşaklara aktaran Kadın Hoca lakaplı Selma dikkat çekiyor. Tarihî bir romanda kadın bir anlatıcıyı tercih etmenizin gerekçesi nedir?

Nureddin Zengi 12. yüzyılda yaşayan bir önder. Ben, tarihe yönelen birçok romancının yaptığı gibi, Nureddin’in hayat hikâyesini bir kronolojiye şartlanarak düz bir şekilde anlatmak istemedim açıkçası. Konuyu üç ayrı ses, üç ayrı bakış eşliğinde işlemeye, üç ayrı vaka zamanıyla ele almaya gayret ettim. 

Selma’nın anlatımı da yavaş yavaş açılıp çözülen bir yumak gibi üç eksende biçimleniyor, zenginleşiyor aslında. Temelde, onun babasının yazdığı küçük bir risale var Nureddin’le ilgili. Buna Selma’nın kendi gözlemleri, tanıklıkları, çıkarımları eşlik ediyor. Üçüncü olarak, altı aylık süre içerisinde, yeğeni Leyla’nın ve medreseli gençlerin okuyup soruşturarak edindikleri bilgiler, yorumlar da var. Selma da bir kahraman aslında, bir kadın önder, bir güzide. Bu kadın Halep’te yaşıyor bir de. Şimdilerde Ortadoğu denen coğrafyaya, Nureddin Zengi’nin tarih sahnesine çıkış yeri olan Halep’e ve civarına ait çok sayıda bilgi ve yorumla karşılaşıyoruz bu sayede. Bir de şunu söylemek lazım: Bizim Müslümanlar olarak çok sayıda kadın kahramanımız var. Fakat tarih bunları aktarmakta epeyce cimri davranmış. Ben de en azından esas anlatıcıyı bir kadın yaparak bu konudaki zaafı, eksikliği, cimriliği birazcık da olsa geriletmek istedim. 

İkinci roman Şark’ın Kartalı alt başlıklı Selahaddin. Selahaddin Eyyubî’nin askerî kararlılığı ve disiplininin yanı sıra hassaten barışı, esenliği gözeten, adaleti elden bırakmayan, bazen yanındaki emîrlerin bile itirazına sebep olacak kadar merhametli duruşunun öne çıktığı bir yönetici profili var. Nasıl bir mesaj vermek istediniz?

Selahaddin, bizzat bir başarı öyküsüydü. Hem Müslümanlar hem de insanlık için bir armağandı. Mesajı ben vermedim. Selahaddin kendisi o mesajı insanlık denizine bırakmış zaten. O mesaj, bütün bir insanlık tarihinin umut ve şeref levhalarından biridir kuşkusuz. Ömrü boyunca savaşmak zorunda kaldı fakat aslında çok yüksek bir eğitimci ve imarcı ruhuna sahipti Selahaddin. Haçlı istilaları döneminde yaşamasaydı bir şair, bir bilgin olurdu muhtemelen. Müslümanların ülkesini bayındır hâle getiren, harikalarla süsleyen bir mimar yahut çocuklara göz kırparak ders anlatan eşsiz bir müderris. Gölgesi Avrupa’nın en batısına dek uzanan merhamet salıncakları kurmuştur. 

Tarihin şaşırtma hüneri asla bitmez

Selahaddin demişken Kudüs’e de değinelim. Fethinden sonra asırlarca hakkaniyetle yönetilmiş bir belde Kudüs. Hz. Ömer’den sonra da böyle, Selahaddin’den sonra da. Elimizden çıkınca gözümüzden ve gönlümüzden de ıraklaşmış sanki. Şimdilerde daha iyi fark ettiğimiz bu derin hafıza kaybını nasıl aşacağız? Tarihî mirası ıskalayan Müslümanlığımız bizleri hep böyle pasif hâlde mi bırakacak? Yeni Selahaddinler için sadece ümit beslemek, biraz kadercilik oynamak değil midir? 

Büyük bir soykırım karşısındayız ve çok az şey yapabiliyoruz. Fakat unutmayalım ki Allah günleri aramızda dolaştırıyor; unutmayalım ki cehd de umudun bittiği yerde sönümlenir. Bugünkü müslüman dünya, Selahaddin’in yaşadığı dönemle birçok yönden benzerlik taşıyor. Yazarken, birçok bölümde, günümüze değin işaret fişekleri koydum o yüzden. Halklar açısından bakıldığında kurtuluş reçetesi, en azından belli dönemeçlerde, asıl düşman karşısında tesis edilen birliktir. Selahaddin, daha önce Nureddin’in yapmaya çalıştığı gibi Musul’un, Halep’in, Şam’ın ve Kahire’nin hem kalbini hem de kaderini birbirine bağlamaya çalıştı. Türkmenler, Kürtler ve Araplar arasında bu eksende bir kardeşlik ve dayanışma iklimi oluşturmak için çırpındı. Kudüs’ün kurtuluşunu da buna bağladı. Çare, bugün de budur, böyledir. Bu düşüncenin azıcık yeşermesi bile hem coğrafyayı hem de bu topraklar üzerinde yaşayan insan unsurunu harekete geçirecektir. Fikrî ve fiilî işgaller karşısında bizi diriltecek, yeniden güçlü bir özne olmamızı sağlayacaktır. Bu noktada artık önemli olan tek bir kurtarıcının çıkmasını beklemek değil; etkili bir kadronun, hayatın çeşitli alanlarını ayağa kaldıracak nitelikli, samimi ve adanmış nesillerin yetişmesidir. İstilacıların çanağından beslenen işbirlikçileri sırtımızdan atıp savurmaktır. Mevzi mevzi ilerleyen kavgayı, bütüncül bir ıslah, inşa ve direnç hattına çevirmenin yollarını aramaktır. Yahudilerin hiç azımsanmayacak bir bölümü, İsrail dedikleri coğrafyada ilelebet tutunamayacaklarını düşünüyorlar. İlginçtir ki Müslümanların da hiç azımsanmayacak bir kısmı, İsrail’in sökülüp atılamayacağı, zayıflatılamayacağı kanaatinde. Biz değerlerimizi, güzidelerimizi, ilkelerimizi, inancımızı aklımızda sımsıkı tutacak ve yeni kuşaklara aktarmaya çalışacağız. Yolda olacağız. Önemli olan öncelikle budur. Selahaddin; çocukluğunda, gençliğinde; bırakalım çırpınmayı, savaşmayı, Kudüs’le ilgili berrak bir düşünceye, isteğe, niyete bile sahip değildi. Fakat akıllara durgunluk veren bir fetihle geçti tarihe. Sırtımızdaki kamburları, yükleri ata ata yürüyeceğiz biz de. Yüz yıl önce bugünkünden çok daha iyi bir durumda değildik. Tarihin şaşırtma hüneri asla bitmez. Yeter ki biz onun sahnesine çıkmaktan korkmayalım. Hamle gücünü ve sırasını şaşırdığımızda, bize arkadan sufle veren birileri olsun. O sufle, tarihtedir işte. İnancımızı ve insan unsurunu onarabildiğimiz nispette mekânlarımız, beldelerimiz de ışığa ve felâha kavuşacaktır. Henüz Kudüs’ün rüyası bile görülmezken, Aksâ Mescidi’ne koydurtmak üzere bir fetih minberi hazırlatan Nureddin gibi olalım. Câlut’u öldürecek Davud’u beklemekle yetinmeyelim; Talut’un ordusundaki o az sayıdaki insandan, nehirden geçerken bir avuç almakla yetinen o neferlerden biri olmaya cehd edelim. 

Şark’ın yıldızları üçlemesini Şark’ın Kalkanı alt başlığıyla takdim ettiğiniz Baybars romanıyla tamamladınız. Baybars’ın hayatında ve hikâyesinde hangi temel özellikler dikkat çekiyor? 

Kıpçak bozkırından Kahire’ye, kölelikten sultanlığa uzanan çok çarpıcı ve öğretici bir biyografisi; çok ilginç ve renkli, sinematografik bir hayat hikâyesi var Baybars’ın. VII. Haçlı Seferi ve Ayn Câlût zaferindeki büyük katkıları bir yana, 17 yıllık hükümdarlığında, 40 seferi var. Hiçbirinde yenilmediğini görüyoruz. Disiplinli, cevval, üretken. Bir gün İskenderiye’de validen yakınan kadınların hakkını arıyor, başka bir gün Kudüs’ün surlarına koymak için sırtında taş taşıyor. Bu emsalsiz biyografide, Haçlı seferleriyle birlikte yeni bir yıkım harekâtı olan Moğol istilası da ağırlıklı bir yer tutuyor. Batı’da “Aziz” ilan edilen tek hükümdar olan Kral Louis ve İskoç önder William Wallace’ı astıran İngiltere Kralı Uzun Bacaklı Edward da söz alıyor bu biyografinin içinde, Hülâgû ve Abaka Han da. Hem onlarca, yüzlerce beldeyi hem de devasa bir şahıs kadrosunu çağırıyor yanına Baybars’ın hayat hikâyesi. Özetlemek kolay değil.

“Şam, Halep, Kudüs, Mısır, Musul gibi şehirlerin bugün de içinde bulunduğu içler acısı vaziyet, aradan geçen sekiz dokuz asırlık zaman diliminin çok bir şey değiştirmediğini gösteriyor, bugün de birçok şey aynı.” diyorsunuz. Genel itibariyle müslümanların kurtulması özelde de Filistin’in özgürleşmesi konusunda neler söylersiniz?

Siyonizm ve emperyalizm, kendisine layık gördüğünü yapıyor bir yerde. Fakat biz sömürüye elverişli olma hâlini aşabilmiş değiliz. Müslüman coğrafyada düşkünlük ve acziyetimizi yaygınlaştıran, felah ve hürriyet cehdimizi kötürümleştiren iki temel kangren var: 1. Müslümanların birliğine, izzetine, istikbaline sahip çıkan idarecilerden mahrumiyetimiz. 2. İlmî, teknik, ekonomik, estetik ve askerî alanlarda güçsüzlüğümüz. Çekim gücü yüksek, küresel uyanış ve intifada yekinmesiyle bütünleşmiş bir sahneye, vitrine, işlek irtibat kanallarına sahip olamayışımız. Önce zihnî bir değişime, fikrî bir devrime ihtiyacımız var şüphesiz. 

Klişelere kanmayacağız

Yoğun bir sanat eseri üretimi yaptığınız bu dönemde nasıl çalışıyorsunuz? Bu anlamda genç okurlara neler tavsiye edersiniz?

Belli bir program dâhilinde yazdığımda, haftada beş gün, günde ortalama on saat çalışıyorum. Bazen birkaç saatlik uyku ile yetindiğim oluyor. Aslolan okumak olduğu için her gün hiç değilse kırk elli sayfa okumaya gayret ediyorum. Genç kardeşlerime şu kadarını söyleyebilirim naçizane: Okumaya önem vereceğiz öncelikle. İyi örnekler bulacağız. Yazarken, âdeta zihnimizin bir bölmesinde hazır bekleyen klişelere kanmayacağız. Dayatmalara, insanı boşlayan genellemelere, kağşamış görüşlere hemen teslim olmayacağız. İnsanî hizayı gözetmekten utanmayacağız. Gerekçe, söz dağarı, biçim, ahenk, bütünlük ve özgünlük konularında daha fazla kafa yoracağız. Güzel ve erdemli yaşamayı ise hepsinin üstünde tutacağız. 

İnsanlığın ortak hafızası edebiyatla örülür. Tarihi şahsiyetler de geçmişi anlamamızı, günümüzü kavramamızı, geleceğimizi daha sağlıklı inşa etmemizi sağlar. Edebiyat ve tarih bağlamında yeni çalışmalarınız var mı? 

Şu an yayınlanmış toplam 18 kitabım var. Bunların 6’sı şiir kitabı. Deneme, inceleme türünde olanlar var. Kopmasam da eskisi kadar şiir yazamıyorum ne yazık ki. Belki tematik, modern mesnevi tarzında bir iki kitap daha gelebilir yaşarsam. Hikâye alanında da roman alanında da kısmet olursa yazmak, yayınlamak istiyorum. Başka dosyalar da var uğraştığım. Şu sıralar on ayrı kitabı aynı anda yazmaya, bitirmeye çabalıyorum. Biyografi ve incelemeler, poetik yazılar var toparlamam gereken. Fakat roman, tarihî roman benim için de ilginç bir deneyim oldu. Edebî bilgimi, görgümü artırdığını, okumalarımı çeşitlendirdiğini de söyleyebilirim. Kırkından ellisinden sonra bazı türler, bazı uğraşlar, bazı ilgiler daha fazla sarıyor insanı. Her yaşın, her dönemin ayrı bir nasibi, ayrı bir temayülü var demek ki. Fâtıma Fihrî’yi yazmayı çok istiyorum mesela. Şerife Bacı’yı. Farklı bir bakışla Tarık Bin Ziyad’ı, İzzeddin Kassâm’ı… Gücüm ve imkânım yeterse, Allah izin verirse roman ve hikâye türünde yazmaya devam edeceğim.

 

    

 

Önceki Yazı

İstanbul’da yine yeniden bir kültür sanat yılı 

Sonraki Yazı

Şiirde anlam çok eski bir tartışma

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine