Filistin’i yazarken romantizme düşmeyelim

//
22 dakikada okunur

Şair ve yazar Ahmet Murat Özel: “Filistin hakkında yazmanın, Filistin’i ziyaret etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. İnsan, idealizmi dengeleyebilirse gitmese de olabilir ancak idealizmi ve romantizmi dengelemek kolay bir iş değil. Ben Filistin hakkında yazılanları okuyorum. Eğer bir Filistinliye bunu tercüme edip okutabilirsek, belki de onun dünyasına giremeyen bir şey olacak. Yani, idealizmi ve romantizmi dengelemek şartıyla yazalım ama genellikle bu dengeyi sağlayamıyoruz, çoğu zaman başaramıyoruz yani.” diyor. 

İsrail, 7 Ekim 2023 tarihinden beri Gazze’ye yönelik soykırım saldırısı yapmaya devam ediyor. Bu durum, gün geçtikçe Filistin’i gündemimizden yavaşça uzaklaştırıyor ve yaşanan bu zulme zaman içerisinde alışmaya-duyarsızlaşmaya başlıyoruz. Televizyonlarda ve haber sitelerinde Filistin’e dair yapılan haberlerin sayısının azaldığını gözlemliyoruz. Bu azalış ve duyarsızlaşmayla birlikte, Filistin’i unutmamız yakındır; daha öncesinde başka milletlere hatta kendimize yapılan zulümleri unuttuğumuz gibi. Bu önemli konuyu gündemde tutmak için şair ve yazar Ahmet Murat Özel ile bir araya gelerek Filistin’i edebiyatımızda nasıl yaşatabileceğimizi ve yayıncılığa dair diğer meseleleri konuştuk. Özel, “Filistin’i, Filistinliler ve Filistinli yazarlar kadar etkili bir şekilde anlatamayacağımızı düşünüyorum.” diyor.

Filistin’in özel bir öneme sahip olmasının yanı sıra mazlum bir coğrafya olarak nitelendirilmesi, bu bölgedeki durumun genel Müslüman toplulukları veya dünya toplumları tarafından algılanması ve bu algının toplumsal etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filistin bizim için birkaç açıdan anlamlıdır. İlk olarak, dünyada birkaç yere “Harem” adını veriyoruz. Kâbe çevresini Harem olarak adlandırıyoruz, Medine Ravza çevresini Harem olarak adlandırıyoruz ve Mescid-i Aksa’nın çevresini de Harem olarak adlandırıyoruz. Dünyada Harem olarak adlandırılan birkaç yerden biri de Kudüs çevresindeki Mescid-i Aksa’dır. Dolayısıyla, birinci önemi buradan kaynaklanır. İkinci önemi oraya gidenler bilir; hatta sonradan “Kudüs Sendromu” olarak adlandırılan bir sendromun da mekânıdır. Oraya gidenler, kendilerini biraz aziz gibi hisseder, özellikle Hristiyanlar. Oradan ayrıldıktan sonra Kudüs sendromu olarak adlandırılan bir durumdan bahsederler. Kendilerini bir tür aziz, bir tür veli, bir tür aydınlanmış gibi hissetme eğilimindedirler. Sebebi şudur: Kur’an’da anlatılan peygamberler tarihinin belki %50-%60’ı orada geçmektedir. Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in doğduğu yer, Hz. Davud’un Kalesi, Hz. İbrahim’in kabri gibi birçok peygamber izine sahip bir bölgedir. Dolayısıyla, bizim için birinci önemi, bizden bağımsız olarak, jeopolitikten bağımsız olarak, harem olmasından kaynaklanır. İkinci önemi ise bu coğrafyada yaşayan Müslüman topluluğunun haksızlığa uğramış, zulme maruz kalmış olmasıyla bağlantılıdır. Yani, onlar da diğer yerlerdeki mesela Hindistan’daki, Çin’deki veya Afrika’daki zulme maruz kalmış herhangi bir Müslüman topluluğu gibi bizi ilgilendirmektedir.

(Nurten Yalçın ve Ahmet Murat)

Filistin’i yazmadan önce gidip görmek lazım

Filistin’i edebiyatımızda nasıl yaşatabiliriz? Filistin’in yaşanmışlıklarını ve gerçekliğini edebi eserlerimizde nasıl yansıtabiliriz?

Filistin hakkında yazmanın zorluğu şurada: Filistin’i yazmaya başladığımızda, bizi bir idealizm ve romantizm sarmalı içine çekebilir. Bu durum, Filistin’i görmemekten, o toplumla karşılaşmamaktan, o toplumla aynı sofrada bulunmamaktan kaynaklanmaktadır. Filistin’i, uzakta bir tür idealler âleminde, metinler üzerinden öğrendiğimiz bir coğrafya olarak yazmak; haberler aracılığıyla edindiğimiz bir coğrafya ve toplum hakkında yazmak, bizi idealizme ve romantizme doğru sürükleyebilir. Bu, değersiz bir edebiyat olur. Eğer böyle bir yaklaşım benimsersek, değersiz bir iş yapmış oluruz. Filistin’i, Filistinliler ve Filistinli yazarlar kadar etkili bir şekilde anlatamayacağımızı düşünüyorum. Dolayısıyla, bu konuda bir yarışa girmeye gerek duymuyorum. Murîd el-Bergûsî, Mahmud Derviş, Fatva Tukan, Gassan Kanafani gibi isimlerle yarışmak mümkün değil çünkü onlar, acı dolu deneyimlerini ve yaşadıklarını kaleme alıyorlar. Onlardan biri on iki yaşında sürgün olmuş, bir diğeri yirmi yaşında sürgün olmuş, bir başkası annesini kaybetmiş, bir diğeri ise evi yıkılırken tanıklık etmiş insanlar. Bu nedenle, Filistin’i anlatmak oldukça hassas bir konudur ve bu konuda onlarla yarışamayız. Çünkü onlar, gerçek acıları ve yaşanmışlıkları dile getiriyorlar. Eğer iyi anlatamasa bile, nihayetinde gerçek bir şeyi aktarıyorlar. Bu, Filistin algısını süslü cümlelerle romantize ettiğimiz yaklaşımdan daha gerçek ve anlamlı bir perspektif sunuyor.

Filistinli yazar gençleri desteklememiz lazım

Filistin hakkında yazmak isteyen yazarlarımızın, konuyla ilgili bir şeyler yazmadan önce Filistin’e gitmeleri ve orayı bizzat görmeleri faydalı olabilir. Oradaki insanlarla iletişim kurmaları ve onların günlük yaşantılarına dokunmaları önemlidir. Çünkü idealize edilmiş bir Filistin, biraz insansız  Filistin gibi algılanabilir. Bu, bir tür fanus içinde hayal ettiğimiz bir Filistin olabilir. Ancak gerçek hayatları, gerçek sofraları, gerçek aileleri ve sokaktaki gerçek insanları görmek, bu idealizmin ötesinde bir deneyim sunabilir. Bu nedenle, gidip gerçek hayatın içindeki insanların küçük dünyalarına dokunmak, idealize etmekten daha değerli bir perspektif kazandırabilir. Fakat başka bir şey daha var: Ben oralara gittim, bir ay kadar kaldım; Kudüs’e gittim ve Filistin’in diğer şehirlerini gezdim. Ancak şu bir gerçek ki, gidip geldikten sonra orası hakkında yazmaya insan biraz da utanıyor. Yani birçok sıkıntı görmüşsün, birçok sıkıntılı hikâye dinlemişsin, olayların geçtiği mekânları görmüşsün hatta bazı olaylara şahit de olmuşsun. Bunları bir edebiyat içinde yazmak biraz da yakışıksız ve biçimsizmiş gibi geliyor insana. Bir şekilde birilerinin yaşadığı zorlukları bir tür edebiyat haline getiriyorsun ve hatta bu işin altına kendi imzanı atıyorsun. Bu durum, bir tür biçimsizlik ve uygunsuzluk hissi yaratıyor. Belki de şöyle bir şey yapabiliriz: Orada sınırlı imkânlarla yazan, Filistinli genç yazarlar var. Belki de onların seslerine tercüman olabiliriz. Onların öykülerine ulaşabilir, bu öyküleri duyurabilir, tercüme edebilir, onlarla iletişim kurabilir hatta yazma bursları sağlayarak destek olabiliriz. Böyle şeyler yapan batılı fonlar dünyada var. Romancılara belirli konularda yazmaları için fonlar sağlıyorlar. Keşke biz de Gazze ve Filistin hakkında yazmak yerine oradaki genç yazarlara -ki sayıları az da değil- destek olabilsek. Filistin toplumu genel olarak eğitimli bir topluluk, Gazze’deki insanlar da yüksek eğitim almış bireylerden oluşuyor. İçlerinde son derece yetenekli yazarlar bulunuyor. Eğer onlara ulaşabilir, onların sesi olabilir, tercümanları olabilirsek hatta yazma bursları sağlayarak onlara destek verebilirsek bu çok iyi olurdu. Onlara yazdıkları karşılığında destek sağlamak, kitaplarını ve öykülerini daha geniş kitlelere ulaştırmak için çaba sarf edebiliriz. Yani böyle bir adım atabilirsek, bu gerçekten anlamlı olabilir. Filistin hakkında yazmanın, Filistin’i ziyaret etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. İnsan, idealizmi dengeleyebilirse gitmese de olabilir ancak idealizmi ve romantizmi dengelemek kolay bir iş değil. Ben Filistin hakkında yazılanları okuyorum. Eğer bir Filistinliye bunu tercüme edip okutabilirsek, belki de onun dünyasına giremeyen bir şey olacak. Yani, idealizmi ve romantizmi dengelemek şartıyla yazalım ama bence genellikle bu dengeyi sağlayamıyoruz, çoğu zaman başaramıyoruz yani.

Filistin hakkında yazarken, küçük dünyaların kesişimleri ve detaylarına odaklanmanın edebiyatımıza nasıl bir katkı sağlayabileceğini düşünüyorsunuz?

Genel olarak konuşmak gerekirse, Filistin üzerine yazmak, özellikle Filistinli bir insanın küçük hikâyesini anlatmak, büyük bir davanın ve acının yanında küçük bir mesele gibi algılanabilir. Bu, edebiyatın genel olarak küçük meselelerle uğraştığı, insan hayatındaki küçük dünyaların kesişimlerine odaklandığı bir gerçeği yansıtır. Edebiyat, büyük, epik kitaplarla uğraşabilir ancak bu tür eserler nadirdir. Çoğunlukla, edebiyatın odak noktası küçük dünyaların kesişimleri ve detaylarıdır. Bu nedenle, o küçük dünyaya odaklanmak için bu küçük dünyaya dahil olmamız gerekir. Örneğin, Filistin’de zeytinin ne anlama geldiğini anlamak için, oradaki insanların zeytinle kurduğu bağa tanıklık etmek önemlidir. Bir başka örnek vermek gerekirse, bugün Filistin’le bağdaştırılan karpuz tamamen sembolik bir şeydir. Karpuz, estetize edilmiş bir Filistin’i sembolize ediyor, biraz stilize edilmiş bir Filistin’i temsil ediyor. Zeytin ise Filistin’in kendisi. Zeytin hakkında yazabilmeliyiz ancak önce zeytini görmemiz gerekiyor.

Edebiyat bir estetik anlayış gerektirir

Bir yazarın yaşamadığı duyguları işleyebilmesi ve estetik unsurları kullanarak okuyucuya hissettirebilmesi, edebiyatın gücünü nasıl yansıtır? Sizce, yaşanmamış deneyimlere dair yazabilme yeteneği, bir yazarın eserine derinlik katabilir mi? 

Edebiyat iç dökmeye dönüştüğünde, yani işlenmemiş yordamları, oluşturulmamış bir üslubu olduğunda, bence bu edebiyat değildir. Edebiyat, duyguların çeşitli filtrelerden, estetik unsurlardan ve edebi öğelerden geçirilmesiyle mümkün olan bir sanat şeklidir. Hatta bazen, tam olarak yaşamadığımız duyguları yazabilmemiz, duyguların nasıl işlenebileceği konusundaki estetik anlayışımız sayesindedir. Örneğin, bir edebiyatçı düşünün kişinin hayatı çok müreffeh ve konforlu, korunaklı bir yaşam sürüyor ancak derin bir acı ya da savaş hikâyesi gibi büyük kayıpları anlatabiliyor. Aslında hiçbirini gerçekten yaşamamış olabilir ancak duygularını anlatma yordamlarını bulduğu için sanki savaşın içinden ya da büyük kayıpların içinden yazıyormuş gibi okuyucuya hissettirebilir.

Okur bu olaylara nasıl bakıyor? Okur da benim gözlemlediğim kadarıyla, edebiyata ve filmlere hatta sanatın bütününe gerçeklikten uzaklaşmak amacıyla bakıyor gibi görünüyor. Yani yazar, bunu nasıl değerlendirmeli? Gerçekliği mi yansıtmalı, yoksa gerçeklikten mi uzaklaşmalı?

Gerçekçi bir edebiyat var. Eğer bu gerçekçi edebiyat, bir tür gazetecilik gibi gördüğünü anlatma şeklindeyse, bunun etkisi sınırlı oluyor. Köy edebiyatımız da gerçekçi edebiyat iddiasındaydı ancak etkisi sınırlı oldu. Bugün dönüp o köy romanlarını okumuyoruz. Bu köy romanları, gerçekçilik iddiasına rağmen, sadece bir kamera gibi gördüklerini aktarmaktan öteye gidemedi. Edebiyat, bize gördüğümüz şeyler hakkında bir çerçeve sunmanın ötesinde, gördüğümüz şeyleri bazı bağlamlara yerleştirir. İnsanlığın büyük meseleleri, insanın soruları ve sorunları ile ilişkilendirir. Örneğin, köyde yaşanmış bir ağa-maraba çatışması dünya genelinde hatta Türkiye’de bile milyonlarca yıl boyunca insanların ilgisini çekmeyecek bir konu olabilir. Ancak yazar, marabanın yaşadığı ıstırabı benim kendi ıstırabımla bağdaştırabilir, marabanın sıkışma, mahrumiyet, hor görülme, küçük düşürülme gibi deneyimlerini benim anlayabileceğim bir düzeye getirebilirse, bu karakteri ve yaşanan olayları bana derinlemesine anlatabilirse, hiç deneyimlemediğim bir dünyaya, ağa-maraba çatışmasına dahil olabilirim. Dolayısıyla, gerçekçilik benim için sadece bu tür büyük meselelerle bağlantılı olduğunda anlamlı oluyor. Aksi takdirde, bir kameranın görüntü almasından farksız gibi algılıyorum.

Yazıda yaş önemli bir faktör

Yazar ve şair kimliğinizin yanı sıra yayıncı olarak da faaliyet gösterdiğinizde, bir yazarın eserini yayınlarken yaş faktörünü mü, yoksa eserin içeriğini mi daha çok dikkate alırsınız? 

Yaşın, değerlendirmede etkili olduğu bazı türler bulunmaktadır. Örneğin, makale, deneme veya araştırma yazısı gibi konularda yaş, önemli bir faktör olabilir. 15-16 yaşında bir bireyin araştırma yöntemi geliştirmesi zordur. Genel siyasi ve sosyal konularda ikna edici bir birikime sahip olması, yeterli tecrübeye sahip olması da pek mümkün değildir. Ancak aynı yaş grubundaki biri iyi bir şair olabilir, şair adayı olabilir ya da gelecek vaat eden öyküler yazabilir. Bu nedenle kreatif yazarlık ya da edebi yazarlıkta yaşın bir önemi olmadığını düşünüyorum. Diğer yandan, mesleki yazarlık, akademik yazarlık, ilmi yazarlık veya bilimsel yazarlık gibi alanlarda yaş önemli bir faktördür çünkü bu alanlar birikim gerektirir ve bu birikim genellikle zaman içinde oluşur. Okumaya çok erken yaşlarda başlamış bir kişinin, 15-16 yaşlarında akademik olarak olgunlaşması pek olası değildir. Ancak edebi olarak olgunlaşması mümkündür çünkü edebiyat, tamamen ruhsal kapasite üzerinden gelişen bir alan ve kültürle, bilgi birikimiyle ilişkilendirilmez. Bu iki alanı birbirinden ayırdığımızda, bu şekilde bir yanıt verebilirim.

Şu anda üzerinde çalıştığınız bir eser var mı?

Kafamda bir hikâye var. Şimdiye kadar çok az hikâye yazdım. Uzun bir hikâye üzerinde çalışıyorum, bu bir novella, yani tam anlamıyla bir roman değil, uzun bir hikâye. Bu hikâyeyi kurgulamaya çabalıyorum. Bir dayım vardı, rahmetli oldu ve onunla diğer dayım arasında yaşanan bir olay var. Şu anda bu olay üzerinde düşünüyorum ve onu nasıl hikâyeleştirebileceğimi düşünüyorum. Bu hikâyeyi, dayılarıma bir borç olarak görüyorum. Şu anda sadece bir düşünce aşamasında, ancak yazabilirsem, bu sene onu yazmayı planlıyorum.

Önceki Yazı

Geçmiş ile gelecek arasındaki köprü: Depo No:4

Sonraki Yazı

Türkiye’nin münevveri Alev Alatlı’nın ardından

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde