Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer…

9 dakikada okunur

Herkesin hasretle yâd edilen bir mazisi vardır; İstanbul’un da öyle. Sözü edilen geçmiş, seslerle, şiirle, edebiyat ve ilimle örülü bir kültürel evrene sahiptir. Bu evren, musiki dediğimiz o sonsuz düşünce ve ilhamla biçimlenen sanatın sığınadır. Bu musikidir ki bize kimliğimizin şifrelerini sunar. O yüzden Yahya Kemal’in: “Çok insan anlayamaz eski musikimizden ve ondan anlayamayan bir şey anlamaz bizden” ifadesi bu şifrelerin açığa vurulmasıdır. Arkada kalan hayatı, Zaharyaların, Suyolcuzâdelerin, Dede Efendilerin, III. Selimlerin, Tanburî Osman Beylerin, Giriftzen Asım ve Hacı Arif Beylerin bizi benliğimizden uzaklaştıran o zarif nağmeleriyle ruhumuzu donattıkları eserlerinde hatırlarız. O anlarda sesin bir hayal ve aşk engininde size ulaştığını hissedersiniz ancak bunu anlatmak neredeyse imkânsızdır. Yine de peşini bırakmazsınız, denersiniz düşlemeyi; fasıllar tertip edildiğinde ruhların nasıl heyecanlandığını, gönüllerin ne kadar açıldığını. Bugün artık tarihe karışan o ilahî gecelerin sadece parıltısı sinede yer eder.

“Zaman ve mekân insan ile mevcuttur” der Tanpınar, insan ahenkli bir akışla ürettiği nağmelerle mekâna ruh verir. Edebiyat ve musiki mahfillerinde haftanın belli günleri toplanan seçkin üstatlar, seslerin ve sözlerin manevi ikliminde seyre çıkarlardı. Kimler yoktu ki o meclislerde? Ahmet Rasim, Ressam Şeker Ahmet Paşa, Piyanist Hegyei, Kemanî Tatyos Efendi, Udî Nevres Bey, Tanburî Cemil Bey’in çok sevdiği, sanatına ve maharetine hayran olduğu kemençe üstad-ı bînaziri [eşsiz kemençe üstadı] Vasilaki gibi isimlerini sayabileceğimiz daha pek çok değerli edip ve sanat müntesibi, zihne ve ruha haz sağlarlardı. Hele ilkbahardan yaza geçerken mehtap meraklıları, saz âşıkları sandallara ve kayıklara coşkuyla biner, gece ilerledikçe gizli elemleriyle birlikte kürekleri mehtabı uyandırmayacak biçimde aheste çekerlerdi. Örneğin Sarıyer’in sularında zamanın güzide saz takımları çalardı. Hünkâr Suyu’nun kestane ormanında, Çırçır’ın havuz başında, Fındık Suyu’nda, birbirinden nefis şifalı sular içerek Kemanî Memduh’u, Udî Afet’i, Hanende Karakaş’ı veya o ustalıktaki şöhretleri dinlemek cana can katardı.[1] Göksu, Boğaziçi ve Kozyatağı mesiresi gibi birçok açık hava ve bahçe gazinosunda değerli sazende ve hanendeleri dinleyebilirdiniz.

Hangi mevsim olursa olsun musiki dinamizmini daima canlı tutan yerler vardı. Sonbahardan kışa geçerken Avrupa yakasında bir sabah vakti, Şehzade Cami’den geniş sükût içinde yükselen ezan seslerini duyardınız; o eski, koca şehrin üstünden gök kubbeye ulaşan, bir ikindi vakti Münir Nurettin’e Yahya Kemal’in meşhur şiiri “Aziz İstanbul”u hicaz makamıyla kavuşturmasına ilham oluşturan. Direklerarası’da meşhur sanat gösterilerinin merkezinde günün bir başka vakti musiki ziyafetleri başlardı gece yarılarına kadar devam eden.[2] Sırayla dizilen tuluat tiyatroları, dram, komedi kumpanyaları, çalgılı kahvehaneler o ışıklı dünyanın sönmeyen fenerleriydi. Fevziye Kıraathanesi’ndeki Tiyatro’da, başta ve perde aralarında ince saz takımlarının vazgeçilmez isimleri Kemanî Zafiraki, Hanende Karakaş ve Udî Arşak bu ışıklı dünyanın parlayan yıldızlarıydı. Udî Şamlı Selim, Kemançeci Anastas, çok renkli ve bileşenli Osmanlı dünyasını dinler ve etnisiteler ötesinde seslerle birleştiren sanatkârlardı. Bazen verdikleri derslerle kimi zamansa icralarıyla musiki geleneğinin aktarımına hizmet ediyorlardı. Kültür ve eğlencenin iç içe geçtiği bu muhitin diğer özelliği, müziğin akademik aktarımındaki merkezî konumudur. Eğitim programları, uyguladığı yöntembilim, metot-notasyon çalışmaları ve tarihsel bir sorumluluk anlayışıyla Vezneciler Caddesi Letafet Apartmanı’nda açılan, Ferah Tiyatrosu’nun arka sokağında bir konağa taşınan Türkiye’nin ilk resmî müzik okulu Dârülelhân da buradaydı. Türk musikisinin belge, bilgi ve müzik arasındaki ilişkisini güçlendiren hoca kadrosu arasında Zekâizâde Ahmet [Irsoy], Tanburî Cemil Bey, Abdülkadir Töre ve Ali Rifat Çağatay gibi üstatlar yer almaktaydı. Onların fonograf kovanlarında veya gramofon plaklarında bıraktıkları ses mirasına erişebiliyor olmakla sonsuza uzanan bir köprünün üzerinde keyifli ve aynı zamanda öğretici bir serüvenin parçası olduğumuzu idrak edebiliyoruz. Hayali cihan değer o geçmiş zamanın bizlere aynı zamanda bir sorumluluk yüklediğini unutmadan İstanbul ve musiki arasındaki o koparılamayacak bağı geleceğe taşımak en önemli görevlerimizden biridir.

 

* Doç. Dr. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Müzikoloji Bölümü, bilen.isiktas@istanbul.edu.tr

[1] Çekirge müstear ismiyle kaleme aldığı yazıda Ercümend Ekrem Talu, bu hususa değinir. Bkz. “Boğaziçi’nin Eğlenceleri”, Yeni Sabah, 17 Haziran 1944, s. 4.

[2] İstanbul’un eğlence hayatı Suriçi kadar Galata ve ötesinde de müzikle biçimleniyordu. Bunun sosyokültürel yansımalarını Beyoğlu üzerinden değerlendiren bir gazete haberindeki karşılaştırmalar oldukça dikkat çekicidir. Konuyu hayat biçimi ve alışkanlıklarının değişimi olarak yorumlayabiliriz. Burada eski-yeni, geleneksel-modern teması açıkça vurgulanmaktadır: “Beyoğlu, eski Direklerarası’na benzemiş. Şimdiki “Direklerarası”, Parmakkapı ile Taksim arasındadır. Revüler mi istersiniz? Çalgılı oyunlar mı? Eski Şehzadebaşı aktörlerinin, tuluatçılarının hangisini arıyorsunuz? Hepsi burada. Yalnız onlar artık Direklerarası’nda olduğu gibi “Obur müneccim”, “Rüyada taaşşuk” oynamıyorlar da asrî, şarkılı revülerde rol alıyorlar.” “Revüye Rağbet: Beyoğlu’nda Yeni Bir Direklerarası”, 17 Haziran 1943, Akşam, s. 3.

Önceki Yazı

Travmayı Atlatmak İçin Sanata İhtiyacımız Var

Sonraki Yazı

Sinemanın Yaz Hali

Son Yazılar

Suveydâ Vizyonda

Usta yönetmen, senarist ve yapımcı Mesut Uçakan'ın yeni filmi "Suveydâ" izleyicisi ile buluştu.