Asrın Çınarı

GELENEKLİ SANATLAR

Hasan Çelebi Hoca denilince akıllara ilk; "Hatta öğrenebilmek için günde 30 saat çalışmak lazım gelir" sözü olur. Kabiliyetten ziyade azim üzere çalışma ve gayretle gelişeceğini söylerken ellerini gösterirdi; "Bakın hiç sanatkar eline benziyor mu? Yok hayır ama ben bıkmadan, yılmadan çalışarak hattat oldun" demesiydi. Onun bu yolda yaptıklarını ve yaşadıklarını roman kıvamında satırlara döken ve kapsamlı bir şekilde  Prof. Dr. Hilal Kazan Hoca Noktalar ve Çizgiler Arasında Hasan Çelebi kitabında anlatıyor. Bana kalırsa üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinde Hocanın hayatı, san'atı ve yenilikleri birer doktora tezi olarak araştırılmalı, ele alınmalı, yeni neslin daha iyi tanınması ve anlaşılması sağlanmalıdır.

Ehl-i tarık değildi hoca. Lakin zikri ilahi ile yaşadığı her halinden belliydi. Sıkıntısını anlatmaz ana herkesin sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bu konuda Fatih Mahkemesi bir merkezdi. Biz buraya "gel-geç tekkesi" adını takmıştık. Dünyanın birçok ülkesinden insanlar gelir hocanın elini öper yazısını gösterir, resim çekinirlerdi. Memleketlerine döndüklerinde bu resimleri hangi mübalağalı sözlerle anlattıkları tahayyül bile edilemez. Ayrıca psikolojik sorunları olan sıkıntılı kimseler gelirdi. Kini dua ister, kimisi kendini okutturur kini de Hocaya su okutturur onu içerdi. Bu hal Hocanın gel seni okuyayım demesi ile olmaz o gelen kimsenin ısrarıyla olurdu. Yanından mutlu ve mes'ut ayrılmaya kimseye şahit olmadım. 

İlk dönem Çelebi Hocanın ders yaptığı yer Mahkeme’nin giriş katıydı. Daha sonra o kısma kütüphane kurulunca bizim yerimiz üst kat oldu. Orası daha geniş ve rahat mekandı. Her geçen hafta gelenler daha da arttığı için Hoca ders gösterip gidemiyordu ve sohbetler uzuyordu. Bu süreç sonucunda Hoca dersleri gösterme işini Seyit Ahmet Bursalı Hocaya tevdi etti. Kendisi sadece kurşun kalemle tarif yapmaya başladı. Bu hal hiç hesapta olmamasına rağmen Bursala Hocamızın günümüze kadar devam eden ders halkasını oluşturdu. Yoksaki Bursalı Hocanın böyle bir niyeti yoktu. Bir yerde Hasan Hocanın talimatıyla ola geldiği için sanki bir vasiyeti yerine getiriyormuş gibi bugünde  cumartesi günleri olarak dersler devam ediyor.

Her cumartesi ders sabah 10'a doğru başlar saat 11- 11.30 gibi önde hoca arkasında bir elinde hocanın çantası, diğer elinde bir tepsi poğaça ile sırdaş, talebesi ve evladı maneviyesi Sedat Gönültaş abi ile gelirdi. Hep birlikte ayağa kalkar elini öperdik. O hepimize birer birer hal-hatır sorar alaka gösterirdi. “Kıssadan hisse hikmeti izhar eder” düsturunca Hoca hikayelere bezeyerek anlatırdı meramını akılda daha kalıcı olmasını sağlamak için yazı tariflerinde de kabataslak tarif için "karıncanın bacağı kadar bu dönüşü uzatmalısın" derken daha hassas bir tarifte bulunacaksa "pirenin ciğeri kadar içeriden dönüş yapman icap eder" minvalinde tarif yapardı. En çok sevdiği çay ve simitti. Öyle ki İstanbul'da sabah simitlerinin az tuzlu olmasının kahvaltıda yenildiği için, öğle ve sonrası simitlerin de biraz daha tuzlu olmasını da çayla beraber yenildiği için bu şekilde yapıldığını Hocadan öğrendik. 

Bir defasında Hoca, Sedat abi ve ben Eyüp'te bir sergiden gelirken, Eyüp Sultan yakınlarında mezarlıklar arasında yürürken Sedat abi Hocanın gözünün yaşardığını farketti. Hemen elindeki poşetten poğaça çıkartıp Hocaya verdi “Hocam şekerin düştü yine hemen bunları yemelisin" dediğinde Hocanın düşük şeker rahatsızlığı olduğunu öğrendim. Rahmetli "bak gördün mü çavuş hemen fark etti şekerinin düştüğünü ama Osmanlı devrinde olsaydık yolda bir şeyler yediğinizi görselerdi mahkemede şahitliğini kabul görmezdi." O dönemlerde bu tip yolda bir şeyler yiyerek yürüyen insanların hafif meşrep oldukları, rahatlıkla yalan söyleyebileceklerine dair kanaat varmış.

Korana salgını oluncaya kadar her ayın ilk perşembe günü Balaban Tekkesi’nde Üsküdar Belediyesinin tertip ettiği Hüsn-i Hat sohbeti akşam namazından sonra başlar ve saat 23.00’e kadar devam ederdi. Bu sohbete hep Sedat abi getirir götürürdü Hocayı. Ben de yetişebilirsen namazdan önce evinin altındaki caminin yanındaki çay ocağında bekler, namaza müteakiben Hocayı alır ve Balaban Tekkesine getirirdik. Yolda Hocanın hatıralarını anlattığı sohbetler ederdik. Ona Neyzen Tevfik’ten şiirler okuduğum olurdu, taassup sahibi olmadığından tebessümle dinler buna dair hadiseler anlatırdı. Birkaç defa denk geldim o sohbet gecesi sonrasında Hocaya verilen zarfı Sedat abiye verip bunu o iki talebeye gönder dediğini, meğerse belediyenin verdiği parayı hiç cebine koymaz Sedat abiye teslim eder talebelerin burs olarak verirmiş. 

Bir defasında Hoca telefon etti bana "Musa efendi, parayı vermeye müsait misin?" diye. "Evet Hocam, buyrun" dedim. "Şirinevler’de oturuyormuş, tanımıyorum ama telefonunu nereden bulduysa bulmuş, hastası varmış ilaç alabilmek için benden para istedi ona bugün götür ver ben sana cumartesi günü veririm" dedi ve şahsın telefonunu verdi. Konuştum onunla Yenibosna metro istasyonunda buluşmayı kararlaştırdık. Ben hazırlıklı gittim, yanıma kağıt kalem aldım. 30-35 yaşlarında birisiyle gişelerde buluştuk. Onun hüviyet kartının resmini çekip kağıta da şu miktar parayı Musa Kofoğlu'ndan aldım diye de imza ettirdin. Çünkü kimin ne olduğu, zihniyeti, ne tasarladığı belli olmaz endişesiyle "şuyu-u vuku-undan beterdir" fetvasınca ya Hocaya ben para almadım deyip dolandırmaya kalkarsa diye endişelendim. Çünkü Hoca söze itibar eder, karşısındakinin her söylediğini doğru sayardı. Onun için hiçbir sohbetinde yemin ettiğini duymadım, bilirdik zaten yalan konuşmadığını ve konuşmayacağını. Hoca hem yurt içinde ve hem yurt dışında el üstünde tutulan bir şahs-ı mümtaz olmasına rağmen o mütevazi, karşısındakinin seviyesinde, bizlerle beraber birisiydi. Yurt dışında en zengin şahısların, devlet başkanlarının ve hatta kralların saygı gösterdiği birisiylen o bizimle çay-simit, poğaça yiyen Hocamızdı. 50’nci san'at yılı kutlamasına Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Bey de teşrif etmişti. Hoca kürsüde konuşmasını bitirip yerine oturuncaya kadar Reis ayakta beklemiş ve Hoca Cumhurbaşkanının oturmasını beklemiş, o anlık ihtiramın daha fazla faş olmasına meydan vermemeksizin beraber oturmuşlardı koltuklarına. 

Fatih Mahkemesi öncelikle bir okuldu bizim için. Hocalık adab-ı muaşeretinin nasıl olması gerektiğini, ders bakmanın nasıl olması lazım geldiğini, dahası emeği taltif etmeyi en önemlisi de insanı zayi etmeden insanlığın ne şekilde olması gerektiğini öğretti bizlere. Dersleri kontrol ederken söylediği "ben talebelerinden çok şey öğrendim" sözüydü. Bu nasıl mümkün olabilir diye çok düşündüm? Daha noktanın nasıl yapılacağını bilmeyen talebe hocaya ne öğretebilirdi? En nihayet anladım ki Hoca verilen emeğe olan saygısından böyle söylüyor. Talebeye bunu söylerken onu gayrete getirmek ve kendine güvenini artırmak arzusuyla yapıyordu. Rahmetli Muhsin Demirel'in tabiriyle "Hamit Bey’den sonra hat sanatı biter değil de artık ne şekilde devam ederse eder derken Hasan Çelebi Hocamızın eliyle ba'sû bâ'de-1 mevte kavuştu. Çelebi Hoca evvelâ ahlâk-ı hamidesi ile yani bir mü'minin saffeti, ismeti, iffeti içerisinde ka- larak icrayı sanat eylemiştir" der. Bu söylenen bana “ilim başka, irfan başka Alim başka Arif başka" darb-ı meselini hatırlattı. Çelebi Hoca irfan sahibi arif bir insandı evvela. İlim ve allâmelik daha sonra geliyordu. 

 Çelebi Hocanın pek bilinmeyen hususiyetlerinden biri de güreş merakıydı. Hele hele güreş sezonu başlayınca her hafta nerede güreşler olduğunu sorar bazen birkaç yerde güreş organizasyonu olduğunda hocaya müsabakaların hangi kanalda olduğunu güreşen pehlivanların kim olduklarını haber verirdim. Güreşi gayet iyi bilirdi. Anadolu köylerinde olduğu gibi Erzurum'da da güreşmeden büyüyen çocuk yoktur. Hocanın da böyle amatörce bu sporu yapmış olmasından pehlivanların müsabaka esnasında fırsatı yakaladığı halde yapmadığı oyunlara dair kritik yaptığımız olurdu. Bu meyanda hoşlanmadığı pehlivanlar olurdu. Mesela kırıcı güreşen, favullü hareketler yapan, rakibine eziyet eden pehlivanı hiç sevmezdi bilakis centilmen olup kendi cüssesinden büyüklere galip olanlara hayrandır. Ona anlattığım eski pehlivanlara dair hikayeleri merakla dinler hatta güreşteki oyunlardan halka intikal eden atasözü mahiyetindeki "kazık yemek, paçayı kaptırmak, kılçık atmak veya kılçık yemek" gibi sözlerden bahsetmeyi çok severdi.

Velhasılı Hoca Anadolu irfanıyla İstanbul'un ilmi ve terbiyesini bünyesinde mecz etmiş birisiydi. İstanbul Üskürdarlıydı bir yanıyla ama diğer yanıyla da en saf ve duru Anadoluluydu. Fatih Mahkemesi de Üsküdar'ın kalbiydi. 

Korana illeti bu mekânı dağıttı, sonra hocamızın ardı ardına nükseden rahatsızlıkları da etkili oldu, çoğu günleri hastanelerde geçiyordu. En son oğlu Mustafa Çelebi Hocanın Çamlıca Camii'nin yanındaki atölyesi oldu mekanı. Sağlığı eski performansına müsade etmiyordu buna rağmen Cuma namazından sonra zor zahmet atölyeye gelirken Mahkeme’nin cumartesisi Çamlıca'nın cumasına tahvil oldu. Sair günler evinden çıkamıyordu, onun da birkaç günü doktor kontrolüyle geçiyordu. Bu halde çayını bile pipetle içer vaziyetteyken titreyen elleriyle kurşun kalemle talebelerin yazılarını kontrol eder çıkartma yapardı. 

Hocanın son dönem icazet verdiği talebelerinden Mehmet Atıcı'nın evine gidip ziyaret ettiği günlerden birinde takriben vefatından yedi-sekiz ay öncesinde Hoca yazdığı tuğra Besmeleyi Mehmet Hocaya verirken yazıyı tashih etmesini bulaşığı oluşmuştur. Mehmet Atıcı yazıyı alıp Sivas'a döner. Yaklaşık 20 gün sonra yazıyı tashih etmiş olarak getirirken beraberinde kendi yazdığı tuğra besmeleyi de gösterir hocaya.  Hoca "hay maşallah aynı benim gibi yazmışsın" diye iltifat eder. O da " zaten kalıp olarak sizin yazınızı kullandım" deyince "verir misin bunu bana" der. Mehmet'te "ne demek hocam buyrun sizin olsun, şeref duyarım" cevabını verir bu defa hoca "borcum kaç lira olur"deyince Mehmet Hoca "sizin bize verdiğiniz emeğin karşısında bunun sözümü olur, hiçbir şey istemem" deyince Hoca para vermek için daha da ısrar etmez. Biraz daha sohbet ettikten sonra kalkıp giderken hoca birisi yeşil kapaklı hafif yıpranmış diğeri turunç kapaklı yeni yaklaşık 50-60 sahifelik rika yazısıyla yazılmış ilk kitap verir "bu yeşil kitabı mutlaka sen okumalısın diğerini de sevdiğin bir arkadaşına hediye et" der Mehmet Hoca memleketine döner. Daha sonraki ziyaretlerine geldikçe Hoca sorar kitabı okudun mu diye o her defasında okumadım cevabını verir. Çok geçmeden de Çelebi Hoca vefat eder. Vefatından yedi-sekiz sonra bir gün kitaplığı düzenlerken hocanın verdiği kitaplar eline geçer, kıza kendi kendine tembellik edipte okumadım bu kitabı Hocam ısrarla da sordu halbuki diye hayıflanırken yeşil kitabın sahifelerini karıştırıp kitabın mahiyetiyle alakalı fikir edinmek ister. Sahifeleri çevirirken kitabın arasında beş tane iki yüz lira yere düşer. Mehmet Hocanın yazdığı tuğra besmelenin ücretidir o bin lira. Ücret almadan dersine baktığı emek verdiği talebesine borçlu kalmak istememiştir Çelebi Hoca, hakeza soyadı gibi Çelebiydi Rahmetli…

Bu san'ata bidayetinden bugüne kadar hizmeti sepkat etmiş hattatlar gariki rahmet olsunlar yazdıkları harf sayısınca mükafaatını ziyadeştirsin Cenab-ı Allah. Hepsinin ve bilhassa Hasan Çelebi Hocamızın ruhuna el fatiha. 

 

Yorum Yaz