“Güneş Donanması”

8 dakikada okunur

Hüznün ve melâlin şairi Alaeddin Özdenören’in kitabına da adını veren “Güneş Donanması”, Mâverâ mektebi mensuplarının âşinâ oldukları imajlarla yüklüdür. “Melon şapkalı birtakım adamlar”ın kente gelişi, görülecek yerleri görüşü, halkı selamlayışıyla başlar şiir. Melon şapka, modernleştiricileri imler. Kente gelişlerinin anlatılış biçimi, “halk”la aralarındaki toplumsal mesafeyi ima eder. Şapkalarıyla kavisler çizmektedirler bu adamlar. Bu imaj da, onların kendi toplumlarının değerlerine ne denli yabancı olduklarının ironik bir tasviri olarak okunabilir. 

 Hikâye tam da burada başlar : “İşte o ilk sırada gördüm seni / Camlarına sinekler üşüşmüş bir kahveden /Oldukça uzun bir ekmek kuyruğunda/Sırtında yorgun bir yağmurluk/Ve bomboş gözlerle/Geçerek aralarından/Üç aşağı beş yukarı dolaşan/Havai bahriyelilerin…” “Sırtında yorgun bir yağmurluk” taşıyan kişi, bu toprakların ortak paydasını yansıtan bir kişiliktir. Yüzyılın başlarında ivmelenen Batılaşma eksenli modernleşmenin olumsuzluklarına direndiği için yorgundur. Yağmur, yine olumlu/ışıltılı bir imgedir. Herkesin üzerine eşit yaşar, arıtıcıdır, su, zaten hakikatin imgesidir. Hem temiz hem temizleyen bir şey. Yağmurun biatı tazedir, O’ndan yeni gelmektedir. Şair, ona yönelir : “Sana geldim/Ekmekle makyaj arasındaki farkı düşündük seninle/Ve çok eskiyi” Sonraki dizelerde bu “kişinin” kadın olduğuna ilişkin bir ifade belirecektir. Birlikte, çitlenbik kokulu yatakta, çiçek falına bakarlar. Bu imajın ardından güneşin altın ışıklarıyla donanmış kente geçilir. 

Bir muhacir, göğsünde, bilinmez serüvenlere işaret eden iri bir gülle kente girer. Tasvir zenginleşir. Şiirin öyküselliği ve görselliği artar. Garsondan acele bir çay istenir. Çünkü cevap bekleyen biri vardır. Soru, insanın meşruiyetinin simgesidir. O varoluşsal soru gelir ardından:  “Hangi sur taşının altında kimbilir/Emniyete alınmış yalnızlığıyla/Bu kente bir tek kapıdan girilir/Sürünerek otlar boyu/Ölüm sularından içilir.” İkinci bölümde, muhacire, “kalk!” diye seslenir lair. Önce susuzluğunu gidermesi sonra çocukları sevgiyle uyandırması söylenir. Çocukların sevgiyle uyandırılması, değerler dünyasına ve toplumsal gerçekliğe bir gönderme gibidir. 

Çocuklar, yeni toplumun, yeni hayatın ve umudun işaretleridir. Zarifoğlu’nun deyişiyle, “aşk görünce parlayan ışıklar”dır. Özdenören, şiirinde, kendi ifadesiyle, “kelimelerin kalbini dinler” gibidir. Bu, en çok, Kalanlar’da belirgindir : “göğsümü yalayan gül alevinden/silinmez izler kalır/gökte bulutla oynayan çocuk/öksesine yıldız çakan melek kalır.” Akşamdır. Kıyıya çöken ağırlık ve karanlık. Halatlar, zincirler toplanıp yığılmıştır. Saçlarından yapraklar dağılır ve geriye denize atılmış çelenk kalır… Bu görsel ve hüzünlü tablo da yoğun çağrışımlar içermektedir. Akşam, günün sonudur, karanlıktır ve son vakittir, hüzünle yıkanmıştır. Şair birden mekan ve iklim değiştirir, bu kez duvarlardan, onlardaki ıpıssız gölgelerden söz eder. Hücresinde kırılmış ekmekler… Ve kuru bir ağaç kalmıştır. Duvar, yol kesen, sınırlayan ve boğan bir imaj olarak belirir. Gölgelerin ıssızlığı, bizi hem koyu bir hüznün içine çeker hem de Şair’in şiirlerinde çokça rastladığımız “yalnızlık”ı yansıtır. 

Direnen yalnızdır, modern birey yalnızdır, Şair yalnızdır. Bu, bireysel bir öykü değil, modern bireyin genel niteliğini yansıtması bakımından önemlidir.  Ağacın kuruması, can suyunun çekilmesi bizi yine melâle çekmektedir. Sona doğru, Özdenören şiirinin belirgin özelliği ortaya çıkar : Umut. Bu hüzünlü tablonun içinde olabilirsin ama “uçsuz bir dinleyişle, çöllerdeki rahmeti dinlersen” yalnızlığın nasıl güzel sonuçlar doğuracağını görebilir, onu gürbüzleştirebilir ve yolu gözleyen toprağa girebilirsin. O zaman uğultulu derinlikler kalacaktır. Şair, tam da burada, “unutuş rüzgârının açtığı son kapı benim” der. Nihayet Özdenören şiirinin en güzel söyleyişlerinden birisiyle şiir son bulur: “çekilince kalbimin suları/geriye senden başka ne kalır.”Alaeddin Özdenören’i, yalnızlık, ölüm ve melâl şairi olarak nitelemek yanlış olmaz. O, şiirimizin üzerine yağan bir melâl yağmurudur: “(…) Nerden çıkageldin, nerden/Yıldızların doğduğu yerden/Durgun gözlerinin içinden/Akan bulutlar gördüğüm/Yağmur yağıyor ve ben/Yeraltı nehirlerinden/Islana ıslana kalbinden/Sessizce geçiyorum.”

Önceki Yazı

Müzelerimiz “sıkıcı” mı?

Sonraki Yazı

Mario Levi’nin türkçeye kazandırdığı  lezzet: “Size pandispanya yaptım”          

Son Yazılar

Mekan bendedir, sanatım da mekan da!

Tarih sanatçıları hep takıldıkları mekanlar ile andı.  1800’lü yılların ortalarına doğru açılan kafeler sanatçıların sosyalleştikleri, ilham