Hakikatin peşinde bir ömür “Ayşe Şasa”

22 dakikada okunur

Türk sinemasının düşünce sanat hayatında önemli bir yere sahip olan Ayşe Şasa, bir hidayet hikayesinin sahibi. Aynı zamanda sancılı bir arayışla geçiyor ömrü. Dayanıyor, direniyor ve üretiyor. Ayşe Şasa’yı yazarlar Sadık Yalsızuçanlar, Suavi Kemal Yazgıç, Manolya Gürocak ve Cihan Aktaş Litros Sanat’a anlattı.

Yalnız ve uzun bir kadın Ayşe Şasa. Varlıklı bir ailenin iyi eğitimi almış kızı. Ama çocukluğu sancılı, anne babasından duygusal olarak uzak ve yalnız geçmiş. Çeşitli düşüncelere savrularak geçiyor hayatı. Bir gün kriz geçiriyor ve hastaneye yatıyor. Şizofreni teşhisi koyuluyor. Annesi ve babası şaşkın. Sonrasında tedavi süreci başlıyor. O sırada hayatına İbn Arabi’nin Fususu’l Hikem adlı eserine giriyor. Bir dönüşüm başlıyor. O dönüşümden öncede sonrada sinema hayatında önemli bir yere sahip oluyor. Senaryolar yazıyor. Yazdığı senaryolar Yeşilçam’ın önemli filmleri oluyor. “Ah Güzel İstanbul”, “Gramofon Avrat”, “Güllü”, “Köroğlu”, “Toprağın Kanı” filmlerini sıralayabiliriz. Sonrasında ise düşünsel anlamda ilgisi devam ediyor. Dergah Dergisi’nde sinemaya dair yazılar yazıyor. O yazılar “Yeşilçam Günlüğü”nde okuyucuyla buluşuyor. Sancılı bir ömrün son nefesini 16 Haziran 2014’te Safa Hastanesi’nde veriyor. 

Dünya sürgününü tamamlayan Ayşe Şasa’nın vefatı üzerinden 10 yıl geçti. Dostları, arkadaşları, sevenleri onu özlemeye ve hayatından, eserlerinden feyz almaya devam ediyorlar. “Telefon Avrat” diye anlatıyorlar onu. Ondan gelen aramaların ne kadar iyi ve güzel hissettirdiğinden bahsediyorlar. En yeni filmi, kitabı, yazıyı takip eder. Muhakkak yazarına, yönetmenine bir geri bildirimde bulunduğunu anlatıyorlar. Bir onu yüz yüze tanıma bahtiyarlığına erişenler var bir de benim içinde olduğum eserleriyle onu tanıyanlar var. Haberi olmayanlarda kendi tanışma zamanlarını bekliyorlar. “Bir Ruh Macerası”nda kendisine hayatıyla, yaşadıklarıyla ilgili sorulara cevap veriyor. Macerasının ayrıntılarını ortaya koyuyor. “Delilik Ülkesinden Notlar”da modern dünyaya dair notlarını paylaşıyor. Bir bilinkurgu parodisi olan “Şebek”te bilimkurgu, mizah, tasavvuf gibi üç öğeyi bir araya getiriyor. Ayşe Şasa’yı, onun mirasını, hayatlarına bıraktıkları etkiyi yazarlar;Sadık Yalsızuçanlar, Suavi Kemal Yazgıç, Manolya Gürocak ve Cihan Aktaş’a sorduk. Onlar da bizlere Ayşe Şasa’yı anlattılar.

Hayatıma kattıklarının haddi hesabı yok

Suavi Kemal Yazgıç (Yazar): Ayşe Şasa, zor bir zamanımda Hızır gibi imdadıma yetişti. Sıkıntılarım dolayısıyla Sadık Yalsızuçanlar’ın tavsiyesiyle onu aradım. Vefatına dek bir an bile bana yardımını, muhabbetini, duasını esirgemedi. Bir anne şefkati gördüm ondan. Hayatıma kattıklarının haddi hesabı yok.  Onu tanımış ve muhabbet halkasında bulunmuş olma fırsatını veren Rabbime ne kadar şükretsem azdır.  

Modern dünya yaralarının tedavisi ondan

“Yeşilçam Günlüğü” ile sadece bir  senaryo yazarının zanaatı ve sanatı hakkında düşünmesinden doğan spekülatif bir deneme kitabının ötesinde kendi kendini reddedip kapısına kilit vuran bir kültüre ayna tutan bir çalışmaya imza atan Ayşe Şasa, “Delilik Ülkesinden Notlar” ve “Şebek Romanı” ile de aynı espriyi epik bir dille edebi tecrübe sahası içinde ifadelendirmişti. “Bir Ruh Macerası” ise bütün bu ifadelendirmelerin arka planını ortaya koyan özel bir otobiyografik nehir söyleşi. Bir soru-cevap akışı içinde ilerleyen kitap, akıcı, kıvamlı bir dille kaleme alınmış ve yalınlığıyla muhtevasını ön planda tutarak, ‘sözü’nü okurun kalbine bir imbikten geçirerek damla damla ulaştırıyor. Dolayısıyla söz konusu dört kitabı, modern dünyanın yaralarını sarmak isteyenlere farklı ufuklar açan bir dörtleme olarak da okumak mümkün…

Manevi anlamda bereketli birisiydi

Sadık Yalsızuçanlar (Yazar): Ayşe Şasa, uzunca bir dönem yaşadığı acılardan, eziyetlerden sonra gözleri, gönlü hakikate uyanmış, velayet nurunun içine sığınmış bahtiyar bir insandı. Dostluklarında son derece sâdık, tutkulu ve vefalı idi. İnsan olarak çok meraklı, hakikatin izini süren, öğrenmek için yanıp tutuşan, coşkulu, duygularını çok dinleyen, onlara kapılarak işi sonuna değin götürme arzusu içinde hareket eden bir insandı. Büyük küçük, gece gündüz demez, dostlarını arar, yazdıklarını takip eder, okur, tepkilerini dile getirirdi. Düşünme bakımından birlikte yol yürümeye çok elverişli, bu bakımdan bereketli sonuçlara yol açabilen biriydi.

Ayşe Şasa’yı, Dergâh Dergisi’nde yayınlanan, “Gölgelerin Oyunu: Rüya Sineması” başlıklı yazımı okuyup beni aramasıyla birlikte yakinen tanımaya başladım. Sürekli görüşür olduk. Sık aralıklarla, uzun süren telefon konuşmalarımız oldu. İstanbul’a ilk gelişimde evinde ziyaret ettim. Saatlerce konuştuk. Her gelişimde artık mutlaka ziyaretine gidiyordum. Doğrusu dostu olmakla kendimi zenginleşmiş hissettiğim bir insandı Şasa. Ona abla derdim. O da ya adımla seslenir veya evlat derdi. Yıllara sâri dostluğundan, insanın hakikat iştiyakıyla neler yapabileceğini öğrendim. Bunu, onun gibi yapamadığıma hayıflandım. İnsanın yalnızlığını gideren gerçek bir dost olarak hayatıma çok anlam kattı.

Sırlı mirasları hâlâ aramızda

Ayşe Abla, eşi Bülent Oran bize, erdemli, ışıltılı, bereketli, hâlis bir şey bıraktılar. O şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama sanki ölmediler ve bıraktıkları o sırlı miras ile hâlâ aramızdalar. Zihnimizde ışıl ışıl geziniyorlar. Onun içinde merhamet var, adalet var, merak var, çaba var, insanın dibe vurduktan sonra nasıl yüzeye çıkabileceğine ilişkin umut var.

Yakından tanıdıkça, okudukça ve birlikte yazdıkça fark ettim, onunla aynı çağrılar içindeydik. Sinemanın eğlendiren, bilgilendiren işlevlerini koruyarak bir cürüm değil nasıl bir kulluk ortamına dönüşebileceğine ilişkin düşünceler geliştirmeye çalıştık. O fikirlerin ve heyecanların beslediği genç kuşak yazar ve yönetmenler güzel işler yapıyorlar bugün.

Halktan kopmayan bir prenses

Cihan Aktaş (Yazar): 1990’ların başlarında tanıştım Ayşe Şasa ile ancak konu aşinalıksa, daha öncesi elbette var. Orta öğrenimimi geçirdiğim yatılı okulda hafta sonlarında iki film gösterilirdi yemekhanedeki sahnede. Sinema üzerine yazmaya başladığımda, o yıllarda aklımda kalan filmlerin çoğunda onun imzası olduğunu fark ettim. Hayata bakışımda, duyarlıklarımda rolü olan filmler bunlar. Zalim karşısında susmayan veya boyun eğmeyen “Köroğlu”nun (1968) konu alındığı film, Kemal Bilbaşar’ın romanından uyarladığı “Cemo” (1972), “Kambur” (1973) ve ayrıca “Ah Güzel İstanbul”  dünyamda kalıcı bir yere sahip oldular hep. “Son Kuşlar” (Erdoğan Tokatlı, 1965) bende sinema merakı uyandıran ilk filmlerden biridir. Bunlara “Gramofon Avrat”ı (1987), “Güllü”yü (1971) ve “Güllü Geliyor Güllü”yü (1973) de eklemeliyim elbette.

Senaryolarındaki dilinin kendine haslığı, ‘‘Halk bizden ne istiyor?’’ sorusuna açık olmasından bağımsız düşünülemez. Sinemada halkın kıstaslarının belirleyiciliğine değer veriyordu. Yeşilçam’daki bir kulenin tepelerinde -hatta gotik bir şatoda- yaşadığı hâlde halktan kopmayan, bunun mücadelesini veren bir prenses olduğunu düşündürürdü bana hayatı. Bülent Bey ona ‘‘Kibritçi Kız’’ dermiş, bir tür saflık gerektirir böylesi bir taltif. İç aydınlığını duyurmanın bedeli neyse ödemeye hazır oldu hep. Böylelikle de kazandığı rical konumuyla İslâmî kesimde reddedilmiş ya da üzerinde durulması önemli görülmeyen bir temsili ihya ettiğini düşünürüm. Cerrahi tekkesinde Sefer Efendi’nin ve ardından da Tuğrul Hoca’nın yanındaki yeriyle de, rical kabulünü hatırlatan bir ayrıcalık sergiliyordu. Dergâh’ta yazılarını okumaya başladığımız dönemde, Fatma Barbarosoğlu ile Mecidiyeköy’deki evine ziyaretine gitmiştik. Bülent Oran ile aralarındaki muhabbete dayalı bir kavrayışın hissettirdiği iyi duygularla akıp gitmişti sohbet.

Keşke hikayelerini okuyabilsek!

Daha sonra sık sık telefonla konuştuk. İran’da yaşadığım yıllarda bile arar sorardı. “Dağın Öteki Yüzü” isimli öykümde arayışıyla iç rahatlığı sunan dost kişilik onun esiniyle oluşmuştu. 2004’ün Ekim ayında üst üste aramıştı; siyah ciltli “Kroys Matbaacılık” ajandasına not etmişim: “Ayşe Hanım aradı (Şasa). Fetih Suresi’ndeki “sükûnet”ten söz etti. Buna ihtiyacımız var. Tahran’a geleli bir hafta oldu, ikinci telefonu. Çünkü ziyaret için telefonlarıma olumlu cevap verememişti. Olağanüstü bir incelik… Sanki ona kırılmam mümkün olabilirmiş gibi!”

Kendisinden senarist veya senaryo yazarı diye söz edilmesinden hoşlanmazdı. Bu tepkisinin, sinema tecrübesiyle bir bağı olmalı: Senaryo yazarının kadir kıymetinin bilinmediği yıllarda faaliyet gösterdi sinemada. Son konuşmalarımızdan birinde hikayeler yazdığını söylemişti. Hikâye yazmaktaki ısrarı, yaşayan bir hatıra olarak konumlandırılmaya itirazdı belki de… Bu hikayeleri, yarım kalmış bile olsalar, bir itiraz şerhi koymamışsa tabii, okuyabilsek keşke.

Kıymetli bir mücevher Ayşe Şasa

Manolya Gürocak (Yazar): Kendisiyle fiziken bir dostluk kurma talihi bana nasip olmadı. Bu dostluğu kitapları üzerinden kurduk. Ancak şunu biliyorum, Allah’la dost olmayan insana da dost olamaz. Onun gerçeklere yakınlığı Allah’a yakınlığının delili. Bu yakınlık da insanlara yakınlığının ispatı. Metinlerden rastgele üç beş paragraf seçip okuyan çoğu insan onun içtenliğiyle alakalı fikir sahibi olabilir. İnsanlığının başat özellikleri cesaret, sahicilik, keskin bir zekâ ve tevazu. Keskin zekâsı ona aynı zamanda bir kırılganlık, hassaslık da getiriyor. Dayanıksız gibi görünen aklı onca teşhise, zorbalığa direniyor. Asrilik virüsünün topluma yaydığı anlamsızlığa asla teslim olmuyor. Gerçek bir direnişçi. Sayıca daha fazla eser vermiş pek çok yazara kıyasla ruha dokunmak, aklı gıcıklamak açısından çok daha etkili olduğunu iddia edebilirim. Konsantre metinler yazmış. Sulandırmadan, meselelerin özüne, künhüne temas eder nitelikte. Yoğun, derin, isabetli. Bir dilemmayı akla getiriyor, uygun bir iklimde açsaydı daha üretken ve verimli olur muydu? Sanmam. Onu endemik kılan tam da zorlu yaşam şartlarında açmış olması.

Hayatıma anlam ve direniş kattı. Onun serüveni bana kendimi yeniden inşa ederken ilham verdi.  İnsanın otantik benliğine doğru yürüyeceği yolculukta makro engeller mikro silahlarla aşılabilir. İç silahların en mühimi inanç ve istikamet. Bu yoksa akıl ve irade bile elden kolayca çıkıp gidebilir. Zekâ, sahibine dönük bir tehdit olabilir, şayet ona saf bir teslimiyet eşlik etmiyorsa. Ötekine yönelik bir tehdit olabilir, bence en fenası o. Ayşe Şasa, kendine ve Allah’a doğru yolculuk edenler için yaşamı ve yazılarıyla ilham ve kılavuz oldu, bu, kolektife, arayışı olan herkesin istifade edebileceği mirası onun.

İmanla nurlanmış bir deha                                                                                                                                 

“Yeşilçam Günlüğü” sıradan bir aklın ürünü değil. Hakkıyla anlamak için felsefe, tasavvuf, Marksizm’i ve İslam’ı hakkıyla bilmek gerekiyor. Ayşe Hanım’ın filozofça çözümlemeleri, tezleri, antitezleri, sentezleri ve önerileri var. Bana da eleştirel bir bakış kazanmamda yadsınamaz bir tesiri oldu. İmanla nurlanmış müthiş bir deha. Yazıları, Türk sinemasının; özgün, kendi, otantik bir iskele üzerinde yükselmesi için yazılmış. O, Marksist estetik anlayışını çok iyi bildiği için onu aşmanın yordamını da en iyi bilenlerden biri. Beslediği sanat ve fikir damarıyla bu topraklarda siyaseti de dönüştürecek kadar kuvvetli bir estet. Bu toprakların göğsünde; acıyla, zamanla, fikirle, imanla yoğrula yoğrula meydana gelen, bize sunulan en kıymetli mücevher Ayşe Şasa, bir Hak vergisi. İlanihaye ışıldayıp duracak.

 

Önceki Yazı

Türk şiirine borcumu ödemeye çalıştım

Sonraki Yazı

Ahşap oyuncaklar geçmişe dokunuyor

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı