Hat sanatı yeniden altın çağında

//
23 dakikada okunur

Hat sanatının yeni dönemde önemli bir seviyeye ulaştığının altını çizen Hattat Süleyman Berk: “Sayın Cumhurbaşkanımızın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde açtığı İsmek’ler yazının tanınır ve bilinir olmasına çok büyük bir katkı sağladı. Oradan ve okullardan yetişen talebeler hoca oldu, Anadolu’ya yayıldı. İstanbul bu işin merkezi olsa da bu hocalar Konya, Isparta, Erzurum, Şanlıurfa gibi şehirlerimizi yeni merkezler hâline getirdi. Tüm bunlar nedeniyle bugün hat sanatı yeniden altın çağını yaşıyor.” diyor.

Tarih boyunca hat sanatı için kuşkusuz İstanbul dünyanın en önemli merkeziydi. Bunda Osmanlı Saray’ın katkısı, yetenekli sanatçıların bir araya gelmesi ve önemli örneklerin bu kentte toplanması gibi birden fazla nedeni var. Prof. Dr. Süleyman Berk ile İstanbul ve hat sanatı arasındaki bu ilişkinin tarihsel serüvenini konuştuk. Berk Osmanlı’dan bugüne yaşanan tecrübeleri anlattıktan sonra, “Bugün hat sanatı yeniden altın çağını yaşıyor.” diyor. 

“Kur’ân-ı kerîm, Hicaz’da indi; Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı” sözü meşhurdur. Biliyoruz ki hat sanatı için merkez İstanbul’dur. Peki İstanbul’da hat nasıl bu kadar önemli hâle geldi?

Bu suali cevaplayabilmek için tarihsel süreçte biraz geriye gitmemiz lazım. Yazı ilk defa Abbasîler devrinde bir sanat olma yoluna giriyor. O dönemde yazının kuralları, kâideleri konuluyor. Abbasiler’in yıkılmasından sonra yazının merkezi bir dönem Kâhire oluyor. Fakat daha sonra Osmanlı hat sanatının merkezi olmaya başlıyor. Bunun ana nedeni, II. Bayezid’ın Amasya’daki şehzadeliği esnasında orada bulunan Şeyh Hamdullah hat dersleri almasıdır. II. Bayezid padişah olup, İstanbul’a geldikten sonra Şeyh Hamdullah da saraya geliyor. Onun çevresinde bir sanat halkası oluşuyor. Saray’ın hazinesinde, kütüphanesinde tabii çok kıymetli yazılar var. Şeyh Hamdullah bunları inceleyerek, yeni bir üslûbu ortaya koyuyor. Yani Osmanlı sultanlarının yazıya, sanata kıymet vermesi sonucunda İstanbul yazının merkezi hâline geliyor. Geriye dönüp baktığımızda İstanbul’da her yüz yılda bir yazıda atılım yapıldığını görmekteyiz. Bu tabii olarak İstanbul’un merkez olma hâlini güçlendiriyor. Tarihî perspektiften baktığımızda gerçekten de Aklâm-ı Sitte dediğimiz, Abbasîler’de ortaya çıkan ama Osmanlı’da güzelleşen yazının en iyi örneklerinin İstanbul’da verildiğini görüyoruz. Yine İran menşeli olan tâlik, celî tâlik burada kendini gösteriyor. Divanî, celî divani, rik’a yazı burada ortaya çıkıyor. Tuğra dediğimiz bir anlamda devlet arması en güzel şeklini yine burada alıyor. Bütün bu unsurlar İstanbul’u bir yazı merkezi hâline getiriyor. Yazıda kendini geliştirmek isteyenler de yakın zamana kadar İstanbul’u bir merkez olarak görüyorlardı. Çünkü bu şehirde bir gelenek var. Bu gelenek hâlâ devam ediyor. Tabii tüm bunların yanında İstanbul’da malzeme de çok. Müzelerimiz, kitâbelerimiz, mezarlıklarımız… Tarihî eserlerimizin pek çoğunda eşsiz hat örnekleri yer alıyor. 

(Süleyman Berk ve Merve Akbaş)

Eşsiz örnekleri incelemek hattatları geliştirdi

Osmanlı döneminde İstanbullu hattatlar nasıl bir eğitim sürecinden geçiyordu? Tek bir eğitim müessesesi mi vardı?

Tabii ki özel atölyeler her zaman talebe yetiştiriyordu. Mûsikide olduğu gibi, geleneksel sanatlarda da usta-çırak ilişkisi ile sanat ilerletiliyordu. Yani ders almak isteyen kimse bir hocaya gidiyordu. Hoca bir örnek yazıyordu, öğrenci ise buna belli bir süre çalışıyordu. Ondan sonra kontrol için getirdiğinde, hoca da birtakım düzeltmeler ve ilâvelerde bulunuyordu. Belli bir seviyeye gelince de hoca talebesine icâzetnamesini veriyordu. Talebe de bundan sonra kendi yolunda ilerliyordu. Saray ve Enderun’da da bir takım yazı derslerinin düzenli olarak verildiğini görmekteyiz. Osmanlı’nın son döneminde ise Medresetü’l-Hattâtîn (Hattatlar Medresesi) kuruluyor. Medresetü’l-Hattâtîn’de plânlı programlı biçimde hat, tezhip, ebru ve minyatür dersleri veriliyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nün de temelini bu eğitim kurumu oluşturmaktadır. Eskiler yazı eğitimi üzerine şunu söyler: Yazı eğitiminin iki yönü vardır. Birincisi hocadan meşk almaktır. İkincisi ise eski güzel örnekleri incelemektir. Biri diğerine tercih edilmez. Yani birinden biri eksik kalırsa eğitim de eksik kalır. Hat sanatı tarihinde de öncü isimlerin vasıflarına baktığımızda, onların Saray’a yakın olduğunu görüyoruz. Bu da Saray kütüphânesine erişimleri olduğunu, oradaki eşsiz örnekleri inceleme imkanları olduğunu bize gösterir. Bu da onları ciddi kademeler atlatıyordu. 

Bugün İstanbul’dan uzakta iyi hattatlar da var…

Evet, bunun nedeni iletişim imkânlarıdır. Bugün dünyanın her yerinden, en iyi yazı örneklerine internet üzerinden erişebilirsiniz. Tarihte de bu yazılara kim ulaştıysa, onların öncü hattat olduğunu görüyoruz. Hatta çok güzel bir yazı görüldüğünde, bunu başka kimse görmesin diye saklandığı, şaka kabîlinden anlatılır…

19. yüzyılda çok sayıda sanatçımız vardı

İstanbul’la anılan çok sayıda hattatımız var şüphesiz. Bunların en değerlilerini seçmek zordur ama en azından kırılmalara neden olanlarını anabilir miyiz?

Çok önemli hattatlarımız var. En başta zikretmemiz gereken ise Şeyh Hamdullah’tır. Osmanlı yazı üslûbunun kurucusudur. Daha sonra ise Ahmed Karahisarî’yi söyleyebiliriz ki bugün bile modern grafik tasarım sanatçılarının gıbtayla baktığı bir isimdir. Müselsel besmeleyi yazmıştır, farklı tasarımları vardır. Ardından Hâfız Osman’ı anabiliriz. Onun da hilye formunu ortaya koyduğu söylenir. Hattat Mustafa Râkım ise “Türklerin Picassosu” adıyla anılır. Ben de doktora çalışmamı kendisinin üzerine yapmıştım. Celî Sülüs’te çok büyük bir atılım yapmıştır. Padişah tuğralarını, istif örgüsünü düzenlemiştir. Dâhi bir sanatkârdır. Zaten 19. yüzyılda çok sayıda sanatçı görürüz. Örneğin Kazasker Mustafa İzzet Efendi Ayasofya’daki büyük levhaların hattatıdır. Abdülfettah Efendi, Şevki Efendi, Şefik Bey… Şefik Bey ağaç şeklinde bir yazı yazmıştır ve hiçbir şekilde harflerin formlarını bozmadan yapmıştır. 18.,19. ve 20. asır hat sanatının en güzel, en yükselişte olduğu dönemdir.

Daha önce İstanbul’un 100 Hattat’ı isimli bir çalışmanızı yayımladınız. İstanbullu hattatları 100’e indirmek zor oldu mu? Bu noktada nasıl bir çalışma metodu izlediniz?

Bu eseri, “İstanbul’un Yüzleri” serisi kapsamında çalışmıştım. Bu nedenle 100 rakamına bağlı kalmam gerekiyordu. İsimleri seçerken de çok zorlandım. Sayı ne 99, ne de 101 olmalı. Tam 100 hattat seçmeliydim ve bu tür bir eleme yapmak çok kolay değildi. Sıkı bir çalışmayla bu sınırlı hâline ulaştı. Ancak her yönüyle tabii ki eksik olduğunu söyleyebilirim. Sadece İstanbul’un önemli hattatlarının bir bölümünü bir araya getirmiş olduk. Bu eserin dışında kalan hattatlar, içinde olanlardan aşağı değildir. 

İstanbul ekolü hat sanatının yaygın olduğu diğer ülkelerde, mesela Arap coğrafyasında nasıl görülüyor?

Sohbetimizin başında konuştuğumuz gibi İstanbul çok uzun yıllardır yazının merkeziydi. Bunun nedenlerinin üstünde de durduk. Bu merkez olma hâli yüzyıllar boyu devam etti. Cumhuriyet döneminde de her ne kadar yazı kaldırıldıysa da Osmanlı’dan gelen hattatlar bu sanatının günümüze gelmesini sağladı. Bugün şu cümleyi çok rahat bir şekilde kuruyoruz: Yazı ve geleneksel sanatlar tarih olmaktan kurtuldu. Devlet de özel sektör de bu sanatlara sahip çıktı. Artık geleneksel sanat bölümleri var fakültelerde… İstanbul merkezdi ve herkes buraya geliyordu ama artık görüyoruz ki başka merkezler de var. Irak, İran, Kuveyt, Endonezya ve daha birçok ülkede çok iyi hattatlar var. Bunun nedeni İstanbul’a gelip aldıkları dersler ve iletişim imkânlarının çok geniş olması. Biz de artık, acaba hat sanatında birinci miyiz, yoksa ikinci miyiz, diye soruyoruz.

Bu sorunun cevabı var mı? Bugün İstanbul hâlâ hat sanatının başkentidir diyebilir miyiz?

Hâlâ merkezidir ancak artık başka merkezler de var. 

Geleneksel sanat bölümlerinin açılması devrimdir

Cumhuriyet döneminden sonra geleneksel sanatlar ciddî bir sekteye uğruyor ve bu alanda uzun bir dönem çalışma yapılamıyor. Peki o dönemde hat sanatı bundan nasıl etkileniyor? Sanatın ilerleyişinde burada nasıl bir kırılma yaşanıyor? Buradaki kırılma ilerleyen yıllara nasıl aksediyor?

Bir tarihi kırılma yaşandı ve bir şekilde bu sanatlar yapılamaz hâle geldi. Sanatın bugüne ulaşmasından bahsederken bazı isimleri gıpta ile anıyoruz. Hacı Nûrî Korman, Necmettin Okyay, Hamid Aytaç, Halim Özyazıcı gibi çok çok değerli isimlerin çabalarıyla yazı bugüne, bize ulaşmış. Hiçbir maddî beklenti olmadan bunu yapmışlar. Devlet nazarında bir kıymeti olmayan, insanların itibar etmediği bu sanatı ayakta tutmaya çalışıp ve başarılı olmuşlar. 1982 yılında çıkan YÖK yasasıyla birlikte Güzel Sanatlar Fakültelerine, Geleneksel Türk Sanatları bölümleri açılıyor. Merhum Hattat Prof. Ali Alparslan, bu bölümlerin kurulmasının büyük bir devrim olduğunu söylerdi. 1990’larda ise bu bölümler çoğalıyor. Başlangıçta Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat’taki hocalar bu bölümlere hoca olacak öğrencileri yetiştiriyordu. Daha sonra özel kurslar, atölyeler de arttı. Sayın Cumhurbaşkanımızın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde açtığı İsmek’ler yazının tanınır ve bilinir olmasına çok büyük bir katkı sağladı. Oradan ve okullardan yetişen talebeler hoca oldu, Anadolu’ya yayıldı. İstanbul bu işin merkezi olsa da bu hocalar Konya, Isparta, Erzurum, Şanlıurfa gibi şehirlerimizi yeni merkezler hâline getirdi. Tüm bunlar nedeniyle bugün hat sanatı yeniden altın çağını yaşıyor.

Hattat Süleyman Berk kimdir?

1964 Bursa/İnegöl doğumludur. İlk, orta ve lise tahsilini İstanbul’da tamamladı.1988 yılında Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1994 yılına kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’nda İlçe Müftüsü olarak, 1994- 2000 yılları arasında ise Asistan olarak görev yaptı. Ekim 2010’a kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları’nda Teknik Rehber ve Zümre Başkanı olarak çalıştı. 13 Mayıs 2012 tarihine kadar Zeytinburnu Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi’nde Eğitim Danışmanı olarak görev yaptı. 1979 yılında merhum hattat Yusuf Ergün (Erzincânî)’den Sülüs-Nesih meşkine başladı. Fakülte yıllarında Hattat Prof. Dr. Muhittin Serin’den Rik’a yazısını meşk etti.1983- 1988 yılları arasında Bâyezid Camii imamı İsmail Biçer hocadan Tashîh-i hurûf dersleri aldı. Ayrıca farklı hocalardan, klâsik usulle Hadis ve Fıkıh dersleri okudu. 1999 yılında Prof. Dr. Muhittin Serin danışmanlığında “Hattat Mustafa Râkım’da Celi Sülüs ve Tuğra Estetiği” isimli doktora tezini tamamladı. 2003 yılında “Hattat Mustafa Râkım Efendi” isimli eseri yayımlandı.2004 yılında, editörlüğünü yaptığı “Eyüplü Hattatlar” Eyüp Belediyesi yayınlarından, 2006 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınları arasından ise “Hat San’atı” isimli eseri neşredildi. Zeytinburnu Belediyesi yayınları arasından iki cilt “Zamanı Aşan Taşlar”  adlı eseri yayımlandı. Yayına hazırladığı, “Hattat Necmeddin Okyay” isimli eseri İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2011 yılında neşretti. 2012 yılında “İstanbul’un 100 Hattatı” isimli eser İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ’den, ”Devlet-i Aliyye’den Günümüze Hat Sanatı” ise İnkılâb yayınlarından çıktı.Bu arada, çok sayıda bilimsel makale neşretti, sempozyumlarda tebliğler sundu; Hat Sanatı üzerine konferanslar verdi. Yurtiçi ve yurtdışında hat sergileri açtı. 2001 yılında T.C. Kültür Bakanlığı “Hat Ödülü”nü aldı. 2005 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Hat Sanatçısı Kimlik Kartı verildi.T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından dört defa Avustralya’ya, bir defa Bosna Hersek’e Hat Sanatını tanıtma amacıyla gönderildi. Hat Sanatı ile ilgili yarışmalarda jüri üyelikleri yaptı. Hâlen İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk İslâm Sanatları Tarihi öğretim üyesidir.
   

Ödüller

2001 T.C. Kültür Bakanlığı Devlet Hüsn-i Hat Ödülü

 Kitapları

1- Hattat Mustafa Râkım Efendi. İstanbul, Kaynak Yayınları, 2003, 184 s.

2- Eyüplü Hattatlar. İstanbul, Eyüp Belediyesi, 2004, 224 s. (Neşre hazırlık)

3- Hat San’atı. İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları,

    2006, 192 s.

4- Zamanı Aşan Taşlar (Zeytinburnu’nun Tarihi Taşları- Prestij), İstanbul, Zeytinburnu

    Belediyesi Kültür Yayınları, 2006, 352 s.

5- Zamanı Aşan Taşlar (Zeytinburnu’nun Tarihi Taşları- Envanter), İstanbul,

    Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2006, 520 s.

6- Vefatının 35. Yılında Hattat Necmeddin Okyay. İstanbul, İstanbul Büyükşehir

    Belediyesi, 2011, 144 s. (Yayına Hazırlama)

7- İstanbul’un 100 Hattatı. İstanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ. Yayınları,

    2012, 187 s.

8- Devlet-i Aliyye’den Günümüze Hat Sanatı. İstanbul, İnkılâb Yayınları, 2013, 272 s.  

Önceki Yazı

Cadde’den haber var

Sonraki Yazı

Edebiyatı hayatıma nasıl uyguluyorum?

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan