Hatırı gözetmenin kitabı

6 dakikada okunur

Yazar ve metinleri arasındaki ayrım bazen okurun bakışıyla silinir bazen de yazarın apaçık ifadeleri görür silgi görevini. Ne kadar da yanılmaya açığız böyle bir konuda! Bir yandan, biliriz, “apaçık ifade’’ diye bir şey yoktur, edebiyat bir hicap sürecidir. Bir yandan da, ne yazarsa yazsın, benliğinin süzgecinden geçtiği için yine de bir şekilde yazara aittir metin, yılların izi, yolların, mekanların, sevilirken yanıltmış, sevilmezken şaşırtmış insanların izleriyle birlikte. Abdullah Harmancı’nın, yeni kitabı “Yaşadım Diyorsunuz, Ben Size Rastlamadım”ı okurken düşündüm bunları. 

“Kaldırımların çizgilerine basmayarak yürüyen Abdullah’a ne oldu?’’ Benzeri sorularla, kendinde izlediği değişimi aslında Türkiye ve hepimiz için de kurcalıyor bu denemelerde yazarımız. “Başkalaşmak’’ kendiliğe bir ihanet değil tabii… Yıllar hamlığımızı gidermiyorsa, secdelerimiz, yakarılarımız bizi olumlu yönde değiştirmiyorsa, bir kendilik zindanına teslim etmişizdir varlığımızı muhtemelen. 

Bir metne, bir ayete, bir bir sanat eserine açık bilinç ise sarsılır, altüst olur, kendini “küçülmüş, solmuş, sararmış’’ hissetse de, şaşırsa da göğün yepyeni görünen rengine dalarken, zihni kekeleyip dururken tazelenen algılarıyla yeniden doğar. ‘‘Gözleri Su Yeşili’’ başlıklı kısacık bir metin bu başkalaşmayı sağladığı için çoğalır, yankılanır içinizde ve yıllarca ders vermeyi sürdürür. 

Kitabın ilk sayfalarında bir yerde, “Girme Abdullah bu sahaya, roller dağıtıldı çoktan’’ diye uyarıyor kendini, elbette sevgili okurlarını da. Öyle ya, ancak kendi kumaşına uygun yerlerde ve yollarda sahici anlamda verimli olabilirsin. Bir araya geldiğimiz Muş Öykü Günleri’nde ilk akşam çocuk edebiyatına yöneliminin sebeplerini anlatmıştı. Dinlerken hak vermeden edemedim. Kalemin gittiği yönü zorlamamak gerekiyor, o yön ani bir kararla belirlenmiyor zaten. 

“Elindeki kitabın rengiyle otobüste yanında oturan adamın kazağının rengi arasındaki benzerliğe şaşan Abdullah nereye gitti?’’ Öykü veya deneme alanında yol alsa, hatta hiçbir şey yazmasa bile, yol almaktadır işte. Ağaçların kabuklarını okşar, erguvan ağaçlarının sıralarını ezber etmiştir, edebiyat dergilerinin yeni sayılarını kitapçıların rahatsız taburelerinde esneyerek beklerken kamburlaştığını duyumsamıştır…

Hayat mecmuaları, atlaslar, öğretmen ailesinin tayin gerginliği, geçmişin mekanlarıyla yüzleşme endişesi… Yaşanmış mekanlara dair hatırlananlar zamanla  başkalaşırken ilk yüzleşmede o mekanların elinden aldığı ne varsa çarpar yüzüne insanın. “Durma, Git O şehre’’ yazısı, kendi yılların ardından bir türlü o şehre, o kasabaya, o köye dönememe hislerimi duyurdu. Gittiğim, kaç kez gittiğim hâlde her seferinde öyle gelir. 

Bir de şu var: Okumadan yazmadan hayat, hayat olmuyor mu? Hayır, elbette oluyor, diye araya giriyor yazarın sesi ve devam ediyor: ‘‘Kendimi, karanlığın içinde parlayan başka bir karanlık olarak görmekten alamıyorum.’’ Kendi yapıp ettiklerine karşı bu acımasız yorumun sebebi de edebiyat bilinci. Kusuru önce kendimizde aramayı öğretir edebiyat çünkü, dinin ve sağlam aile ocağının da öğrettiği gibi… 

Sadece  insanların, sadece okunmuş en eski kitapların ve dergilerin değil mekânların da hatırını gözetmekle veriliyor hayatın hakkı. Beri taraftan, açık ki, kitap yazarın fiiline dönük olumlu bir yargı iletmeyi sürdürmektedir, sayfaları akıp giderken. Ömrün çeşitli safhalarına ilişkin denemeler demeti, kaçırılmış muhasebelerin, en çok da gelişme ve iyilik fırsatlarının hatırlatmasıdır, okuyucudan önce yazarın, kendi kendine.

Önceki Yazı

İz Yayıncılık ve “Kadın” teması

Sonraki Yazı

Yaşamak Zeki Demirkubuz sineması gibi dokunaklı mı? 

Son Yazılar

Mekan bendedir, sanatım da mekan da!

Tarih sanatçıları hep takıldıkları mekanlar ile andı.  1800’lü yılların ortalarına doğru açılan kafeler sanatçıların sosyalleştikleri, ilham