Hazan Aylarında Okunası Kitaplar

19 dakikada okunur

Meriç Kalaylıkoz
Sonbahar, mevsimler içinde en şiirsel olanı bence. Güz, hazan ya da bağbozumu diye de anarız onu. Kısalan günler, sararan yapraklar, yağan yağmurlar ve esen serin rüzgarlar hepimize hüzün verir. Bu hüznü en iyi şairler ifade etmişler:
“En güzel rüyaların bile bir sonu vardır:
Bir bahar rüzgârından alarak bir sabah hız
Mevsimlerin ömrünü yaşamıştı aşkımız.
Onu şimdi kaybettim ve şimdi sonbahardır.”
Yaşar Nabi Nayır
“Oysa ben akşam olmuşum
yapraklarım dökülüyor
usul usul
adım sonbahar”
Attila İlhan
“Yan yana sessizce mevsimle keder
Hicrana aldanmış kalbimde gezin
Esen rüzgarlara sen kendini ver.”
Ahmet Hamdi Tanpınar
Cemal Süreya, Yahya Kemal Beyatlı, Ataol Behramoğlu, Metin Altıok, Cahit Külebi, Turgut Uyar, Oktay Rifat, Refik Durbaş, Hilmi Yavuz, Ahmet Muhip Dıranas ve nice şair yazdıkları sonbahar şiirleri ile bu mevsimi sevdirmişlerdir. Ama tüm bunlar dışında sonbaharı şiir gibi işleyen romanlar da yazılmış.
Bu sayımızda Türk ve dünya edebiyatında sonbahar rüzgârlarını, yaprak dökülmelerini ve hazanı derinlemesine hissettiğimiz 12 eser tespit ettim. Bu eserlerden 6’sı yerli 6’sı yabancı yazarın kaleminden çıktı. Mehmet Rauf, Recaizade Mahmut Ekrem, Sait Faik Abasıyanık, Refik Halid Karay, Ayşe Kulin, Pınar Kür, Knut Hamsun, Gabriel Garcia Marquez, Anton Çehov, Gustave Flaubert, John Reed, Pablo Neruda gibi usta edebiyatçılar tarafından kaleme alınan bu eserleri acilen okumanızı tavsiye ediyorum. İyi okumalar dilerim.

Eylül
Mehmet Rauf

1900 yılında tefrikaya edilmeye başlanan Eylül, yazarına büyük bir şöhret, edebiyatımıza da psikolojik romanın ilk başarılı örneğini kazandırır. Roman, konusunu döneminde oldukça revaçta olan yasak aşktan alır. Fakat Eylül’de yaşanan aşk masumiyet ve yüceliğine gölge düşürülmeden korunmak istenir. Böylece bakışların konuştuğu, müziğin eşlik ettiği, neredeyse sessiz bir ilişki başlar. Öte yandan karakterler mutluluğu, sevgiyi, toplumsal bağları sorguladıkları; ihtiraslar, çelişkiler, yükseliş ve düşüşlerle dolu oldukça sesli bir iç dünya içindedirler. Mehmet Rauf bu dünyayı İstanbul’un muhteşem güzellikteki Boğaz köyleriyle, müzikle, mevsim geçişleriyle ilmek ilmek örerken duygu betimlemeleri ve tahlilleriyle de unutulmaz bir eser yaratır.

Araba Sevdası
Recaizade Mahmut Ekrem

Araba Sevdası, kendi çağına tanıklık eden bir yazarın, roman aracılığıyla toplumsal bir eleştiriyi dile getirdiği en özgün örneklerden birisidir. İlk taslağının 1889’da yazıldığı tahmin edilen, 1896’da Servet-i Fünun’da tefrika edilen ve ardından 1898’de kitaplaştırılan Araba Sevdası, Tanzimat sonrası dönemde öne çıkan en önemli Türkçe romandır. Sultan Abdülaziz döneminde geçen romanda, İstanbul’un mirasyedi çevrelerinde görülen “alafranga züppe” tipi abartılarak bir aşk hikâyesinin içine yerleştirilir. Bu eleştirel basımda, Araba Sevdası’nın orijinalinde yer alan resimlerin yanı sıra tefrika ile kitap arasındaki farklara, romanın kaynaklarını ve göndermelerini belirginleştiren metinlere, haritalara ve resimlere de yer verilmiştir.

Bir Sonbahar Akşamı
Sait Faik Abasıyanık

Yağmurun içindeki her günkü dünya: “Hadi çabuk ol. Yeter artık. Gel buraya. Bizimle beraber olman lazım. Böyle biteviye sütçü dükkânında kalıp, yeniden doğmuş numarasıyla oturamazsın. Seni bekliyoruz. Alıp götüreceğiz. Her şey, bütün insanlar seni bekliyor. Onların arasında oynadığın oyunu bitirmeye mecbursun. Yeniden doğulmaz. Doğsan bile n’olacak? Seni iki senede, iki senede değil, iki günde aynı insan ederiz. Aynı kendini düşünen, aynı haris, aynı kıskanç, aynı kötü huylu, aynı sarhoş, aynı budala oluverirsin. Seni aynı hastalıkla yıkmak için elimizde her şey var. Hem canım sen nasıl bir dünya istiyorsun? Görülmemiş, işitilmemiş, tadılmamış, yazılmamış, yaşanmamış… Olur mu böyle şey? Hadi gel. Dön her günkü hayatına.

Ağaç ve Ahlâk
Refik Halid Karay

Her kalem erbabının öyle kolay kolay üstüne kafa yoramayacağı konularda bitmeyen bir iştahla, kılı kırk yaran bir merakla kalem oynatan ender yazarlarımızdandır Refik Halid Karay. Yazarın Tan, Akşam, Yeni İstanbul, Aydede, Aile, Mizah gibi gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarından bir araya getirilen Ağaç ve Ahlâk; mevsimler, çiçekler, hayvanlar ve ağaçlardan bahisle zevk ehli bir yazarın hayatın her anına dair sunduğu fotoğraflardan oluşuyor. Gömleği dışarıda bırakma modasından tutun, haşerelerin keçisi pireye, parfüme, ilkbahar cinayetlerine, İstanbul’un sesine, kokulara ve renklere kadar uzanan bir cümbüşün içerisinde Refik Halid’in lisanı ile baş başa kalacaksınız.

Handan
Ayşe Kulin

Başına buyruk haliyle; hataları, sevapları, acıları, sakarlıkları, sonsuz içtenlikteki aşkları ve zaaflarıyla hepimizden bir şeyler taşıyan, ama aynı ölçüde özgün, benzersiz bir karakter, Handan… 70’lerin çocuğu Handan, hayatının son derece hassas bir noktasında Halide Edib Adıvar’ın ölümsüz eseri Handan’ın eşliğinde bir keşif, bir hesaplaşma yolculuğuna çıkmaya zorlanır. Bu yolculuk ki aşklar, aldatmalar, aldanmalar, ölümler ve entrikalardan geçecek, dahası, İstanbul’un tarihinin en hareketli, en renkli ve en “gazlı” günlerini, hem de tam ortadan kat edecektir… Ayşe Kulin her güçlüğe, her şarta göğüs geren ve “asla pes etmeyen” bir kadının, Handan’ın sıra dışı, şakrak ve capcanlı hayat mücadelesine davet ediyor okurları.

Sonuncu Sonbahar
Pınar Kür

Sonuncu Sonbahar, Pınar Kür’ün Bir Cinayet Romanı adlı kitabının bir tür devamı. Pınar Kür, o romanında postmodern anlatım, biçim ve üslup arayışlarına girmişti; bu romanında ise bu arayışlarını daha da ileri götürerek sürdürüyor. Sonuncu Sonbahar’da, yazarın ilk romanı Yarın Yarın’daki kişiler de Bir Cinayet Romanı’ndaki kişiler de var. İlk ve son romanı arasındaki on beş yıllık bir çember böylece kapanmış oluyor. Büyük bir beğeniyle okuyacağına inanıyoruz. “Mutsuzluk korkulacak bir şey değil. Sürekli değil bir kere, üstelik parıltılı… Doruk anlarda, sıra dışı olayların ardından yaşanan, aşırı ama eninde sonunda tüketilen ve hatta üretici, yaratıcı olabilen bir duygu. Asıl korkunç olan dirliksizlik…”

Sonbahar Yıldızları Altında
Knut Hamsun

Behçet Necatigil’in eserlerinin özüne mistik duygularla kuvvetlendirilmiş, içten tabiat sevgisini düşünmekle varılabilir” dediği Knut Hamsun romanlarının belki de bu özelliklerini en iyi yansıtanı Göçebe’dir. Üç ayrı kitap olarak yayınlanan Göçebe’in ilk kitabı “Sonbahar Yıldızları Altında”da Knut Hamsun gerçek ismi olan Knud Pedersen’in ağzından anlatır olayları. Artık büyük şehirlerden bezmiş, iç sıkıntılarını kırlarda, ormanlarda, şehirden uzak yerlerde dağıtmaya çalışan, kayıp gençliği peşinde avare, orta yaşlı bir hülya adamıdır kahraman. Şehrin gürültü ve karmaşasından kaçarak tabiatın bağrında, yıldızların altında ruhuna sükun ve şifa aramaktadır.

Başkan Babamızın Sonbaharı
Gabriel Garcia Marquez

Başkan Babamızın Sonbaharı romanının karmaşık öyküsü, sözü edilen ülkedeki yaşamın karmaşıklığı ile atbaşı gider. Öyle ki, Başkan’la ilgili anılarını anlatanları, yalnızca bir noktalı virgül ayırır. Romanın sonunda yinelenen belli sahneleri birleştirerek, konuşanların yaşamöykülerini bütünleyebiliriz. Başkan Babamızın Sonbaharı’nı okurken, çağımızda sürüp gelen umutsuzlukla, sürüp gidecek olan umudun öyküsünü de izlemiş oluyoruz. Bu arada yazarın, yine Latin Amerika edebiyatı geleneğine bağlı kaldığını, birtakım tip’ler aracılığıyla, yalnızca sevgisiz, zavallı, bunak bir başkanı değil, onu yaratan gerçekdışı düzeni yargılama amacı da güttüğünü görüyoruz.

Vişne Bahçesi
Anton Çehov

Rusya’da 19. yüzyılın ortalarında toprak köleliği kaldırılmış, burjuvazi yükselişe geçmiştir. Vişne Bahçesi ülkede değişen toplumsal, politik ve ekonomik düzenin gerçekliğiyle yüzleşemeyen aristokrat bir ailenin dokunaklı portresidir. İçinde büyük bir vişne bahçesinin bulunduğu aile çiftliğinin borçlar nedeniyle satılması söz konusudur. Çiftlik sahiplerinin çocukluk anılarıyla birlikte, vişne bahçeleri de geçmişte kalmıştır artık. Yeni düzen karşısında kararlı davranıp mülklerini ellerinde tutmaktan acizdirler. Oyun, 1904 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Stanislavski tarafından sahneye kondu. Çehov yapıtının “komedi, hatta yer yer fars” olduğunu vurgulasa da Stanislavski oyunu “trajedi” olarak ele almakta ısrar etmişti.

Madam Bovary
Gustave Flaubert

Eleştirmen ve romancı Arnold Bennett, klasik edebiyat tanımını yaparken, “Herkesin okuduğu sanılan ve herkesin okuduğunu sandığı kitap,” demişti. Italo Calvino’ya göre ise klasik, “İlk okunduğunda verdiği keşif duygusunu her okunuşunda yeniden veren kitap”tır. Fransız edebiyatında “gerçekçiliğin babası” olarak kabul edilen Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si, bu iki ustanın klasik tanımlarına en uygun düşen eserlerden biridir. XIX. yüzyıl taşra burjuvazisinin yaşamını gerçekçi bir bakış açısıyla sergileyen, ilk yayımlandığında ahlak dışılık suçlamasıyla dava konusu olan Madam Bovary, hem edebiyatta yeni bir çağ açmış hem de eskidikçe yenileşen, yaşlandıkça gençleşen pek az romandan biri olarak günümüze ulaşmıştır.

Dünyayı Sarsan On Gün
John Reed

Dünyayı Sarsan On Gün, 1917 Sovyet Devrimi’ni olanca canlılığıyla yansıtan bir anlatıdır. Devrimi günbegün izleyen Amerikalı gazeteci John Reed bir tarihçi titizliğiyle, belgelere dayanarak kurar yapıtını. Bu kitabı eşsiz kılan, başkaldırının açığa çıkardığı yaratıcı enerjiyle kaleme alınmış olmasıdır. Öyle ki baş döndürücü bir ivmeyle gelişen onca olay; gazete haberleri, polemikler, telgraflar, çağrılar ve bildiriler bir solukta okunmaktadır. Umutlu bir anlatıdır. Dünyayı Sarsan On Gün. Delik ayakkabılar içinde üşüyen ayakların umudu, isten kararmış izbelerin kararlılığı, aç midelerin cesareti üzerinedir. İşçi sınıfı tarih sahnesine bir kez daha çıkar. Ancak bu kez muzaffer özne olarak.

Kuruntular Kitabı
Pablo Neruda

Bir demiryolu işçisinin oğlu olan Pablo Neruda, 20. yüzyılı ‘büyük yaşamış’ şairlerden. Şiir, diplomatlık ve toplumsal savaşım, onun yaşamının üç büyük uğraşı. Yirmi Aşk Şiiri, Umutsuz Bir Şarkı, Yeryüzünde Konaklama, Yürekteki İspanya, Evrensel Şarkı ve Macchu Picchu Dorukları gibi yapıtlarıyla 1971 Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Neruda, çağımızın en saygın ozanlarından biri. 1958’de yayınlanan Kuruntular Kitabı ise, bir anlamda, Neruda’nın güz döneminin başyapıtı. Şairin melankolik-ironik ruh yapısının aynası; şiirle düşünmenin olağanüstü bir örneği. Onca sürgünün, onca yurt özleminin ardından ülkesine dönen Neruda’nın, yurdunu, yurdunun denizini, toprağını, halkını yeniden keşfedişinin lirik bir öyküsü.

Önceki Yazı

1-15 Ekim Ajanda

Sonraki Yazı

Bu Heykeller Tarihe Işık Tutacak

Son Yazılar

15-31 Ekim Ajanda

KONSER Yarım Yüzyıla Beş Kala / Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu 17 Ekim Pazar 11:30 Cemal

Çamurlu Erdem

Ana haber bültenleri, -mecbur kalmadıkça- izlenilmemek için sarf edilen çabalar bütünü oldu günümüzde. Büyük bir bölümü