Hedefte vurulan

5 dakikada okunur

Hedefi vuran her şeyi ıskalamıştır. 

Doğdun ve doğar doğmaz sana bir hedef koydular. Şu okul, şu meslek, şu bitmek bilmeyen, kazanmaya mecbur tutulduğun başarılar…

Hedefini on ikiden vurmak zorundasın yoksa başaramazsın. Başaramazsan değersiz olduğuna hükmederler, işe yaramaz. Hangi işe? İnsanı her geçen gün anlamsızlık çukuruna iten, önce kendini sonra ailesini, şehrini, dünyasını; tanımasını, düşünmesini, hissetmesini, tasavvur etmesini engelleyen, insanı bir otomata çeviren iş. Oysa insanı kaybedersek her şeyi kaybetmişizdir. Bize kendimizi kaybettirecek bir yığın ödevle, başarı çizelgeleriyle ya da bir yığın oyuncakla tıka basa doldurulmuş çağ. Sonra güya kendini bulman için tasarlanmış bir sürü kapitalizm soslu fiyasko iyileşme seansları, reçeteleri, paketleri, projeleri…

Sanki insan yeryüzüne yalnızca düşüncesizce çalışmaya, bir otomata dönüşmeye ya da bir haz makinesi gibi yalnızca anlık doyumlara, bitmeyen hırslara, hep daha fazla erk, güç sahibi olmaya gelmiş. Güçlü olursa ansızın bıçak gibi onu yoklayan “Neden yaşıyorsun?” ağrısını durduracağını sanıyor. Çünkü ağrı aslında o kadar dermansız ki ancak güçle iyileşebileceği, lüks bir yaşama kavuşunca geçeceği yalanına kanmış. Hedefi on ikiden vurursa ancak bu hayatta kendini işe yarar bulacağına inandırılmış. Güce ihtiyacı olmadığı erdemini kazanması için karşısına çıkan her şeyin zaten birçok güzelliği, faydası,mucizesi olduğunu hep ıskalamış ve varlıkla hiç ama hiç bakışmamış. Hedefi vurmak için tek bir noktaya kilitlenip yaşamın tüm güzelliklerine kör kalmış.

Şayet bir yağmur damlasına, tenini okşayan rüzgâra, bir güvercin gerdanına, sokakta uyuyan köpeğe, bir selama… Bütün varlığıyla bir kez samimi bir şekilde yönelseydi hepsinin ona göz kırptığını, onu sonsuz gerçekliklerine davet ettiklerini anlardı. Mecbur bırakıldığı şeylerin zehir olduğunu, onu her geçen gün hedefe yaklaştırmak yerine varoluşun özünden uzaklaştırdığını, duygusuz, düşüncesiz, tatsız tuzsuz bir yaşama hapsedildiğini anlardı.

Elbette insanın sorumlulukları var. Düşene el uzatmak bunlardan biri. Yolumun üzerinde hedefime varmamda engeldi o, rakibimdi, ne iyi oldu da düştü diye sevinmemek. Hedefine kilitlenmiş o zehirli akıl, düşene bırakın el uzatmayı onu öyle bir ezip geçer ki olur da düşen kendi çabasıyla kalkar, onun hedefine göz koyar yahut ondan önce hedefi on ikiden vurur.

Oysa tüm yaşamı hedefi on ikiden vurmak için heba etmiştir o. Her anın, karşılaşmanın, dokunuşun, bakışın, hissedişin, her idrak etme, anlama, daha ötelere uzanma arzusunun hedefi on ikiden vurmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü insan öyle keşfedilmemiş anlamlarla donatılmış bir varlık ki onun yalnızca başarı ve performans öznesine dönüştürüldüğü bu çağda yalnızca temiz bir kalple yeryüzünü adımlaması, varlıkla samimi bağ kurması bile büyük başarıdır. O, yeryüzünü böyle adımlarken etrafındaki her rengin,biçimin, dokunun, kokunun ahengiyle kendinden geçer; onlarla bir olur, başarıya, güce ihtiyacı olmadığını anlar.

Önceki Yazı

İnsani duyguları fotoğraflarla anlatmak: ARADA 

Sonraki Yazı

Sanat yeniden kalbe dokunmalı

Son Yazılar