Her Mevsimde Ve Her Koşulda Kitaplar Ve Biz

23 dakikada okunur

Yurdumuzu birkaç gün etkisi altına alan kar ve tipi olumsuz yaşam koşullarını da birlikte getirdi. Yollar kapandı, iş yerleri tatil oldu, pazarlar kurulamadı, birçoğumuz hastalandık, çadırlarda yaşam süren mülteciler daha zor bir sürece girdi, hayvanlar kendilerine sıcak bir yuva aramaya başladı. Kısacası birçok olumsuzluk insanı ve doğayı derinden etkiledi. Bu kar ve tipinin önemli bir boyutu. Başka boyutları da var elbet. Kar, beklenendir. Bilhassa çocukların beklediğidir. Gurbetteki uzun yıllar görüşmediğimiz bir akrabamızı bekler gibi beklenendir. Kar ve kış üzerine çok şiirler de yazılmış, çok sözler de söylenmiştir. Birkaçına örnek verelim…
Ahmet Muhip Dıranas:
“Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karanlık bir düşünceden / Ormanın uğultusuyla birlikte / ve dörtnala dümdüz bir mavilikte / Kar yağıyor üstümüze, inceden.”
Sezai Karakoç:
“Karın yağdığını görünce / Kar tutan toprağı anlayacaksın / Toprakta bir karış karı görünce / Kar içinde yanan karı anlayacaksın”
Cenap Şehabettin:
“Bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş, / Eşini kaybeden bir kuş / Gibi kar”
Kimi ipeğe benzetir karı kimi neşesine vurgu yapar. Çok söz edilmiştir kar üzerine. Edebiyatı da edebiyattır. Bu yurdun kara teslim olduğu günlerde ve bir daha yurdun kara teslim olacağı günlerde okunası bazı kitaplar derledim sizlere. Her koşulda, her mevsimde kitap okumanız ve aydınlanmanız dileğiyle…

YENİ ÇIKANLAR

A-71
İskender Pala / Kapı
19. yüzyılın renkli Prag’ından beş derin, ironik öykü: Çek şair ve gazeteci Jan Neruda’nın ilk kez 1878’de kitaplaşan Eski Prag Öyküleri, bizi tarihî kent merkezinin en pitoresk mahallesinde gezdiriyor. Büyülü Prag’ın dolambaçlı sokakları, arnavutkaldırımları, vakur aristokrat sarayları, görkemli kiliseleri arasında dolaşırken, amansız rakipler olarak otuz yılı deviren Bay Ryšánek ile Bay Schlegl’in rekabetine ortak oluyor, tek bir hastaya bile dokunmamasıyla nam salan Doktor Heribert’le tanışıyoruz. Neruda’nın öykülerinde ölümsüzleşen yalnızca insanlar değil; kent de onlarla ölümsüzlük iksirini içiyor. Prag’ın en ikonik semti Malá Strana’da geçen bu öyküler, kent sakinlerinin günlük yaşamından gerçek resimler sunuyor. Eski Prag Öyküleri, Çek edebiyatının vazgeçilmezlerinden biri. “Peki kim kalbin akıldan daha önemsiz olduğunu söyleyebilir ki? Sana evrendeki düzenin tıpkı kan dolaşımı gibi kalbi esas aldığını, her şeyin kalple anlaşılabileceğini, evreni açıklamak için aklın yetersiz kalacağını ama kalp ile yapılan yönelişlerin kâinattaki düzene uyum sağladığını nasıl anlatmalıyım, bilemiyorum. Aklınla sihirbazlık düzenekleri kurabilirsin ama kalbinle sihir yapabilirsin. Akıl bir depremin rakamsal şiddetini ölçebilir ama kalp rakamın neden öyle takdir edildiğine vâkıf olur. Akıl sahnelenen oyunu izah eder, kalp oyunun yazarını anlamanın peşindedir. Akıl hadiseleri açıklar, kalp ise hadiselerin perde arkasındaki sebebi. Akıl bilgidir, kalpse bilgelik.” Yıl 2023, Sina Çölü’nde bir uçak düşer. Yolculardan bazıları son derece gizli ve esrarengiz ilişkiler ağının parçasıdır. Bölgeyi yeniden şekillendirmek isteyen kimi okültist ve evanjelik üst akıllar, dijital ağların patronları, güç odaklarına bağlı insan hakları dernekleri, medya aktörleri, terörist örgütler ve coğrafyanın savrulan insanları, gençler, bebekler…
Elinizdeki roman, değişmekte olan ve daha da değiştirilmek istenen dünyanın gelecek kodlarını, nano teknolojinin hakimiyeti ile kalbi arasında sıkışmış bir delikanlının kaderine kilitleyen nefes nefese bir hikâye; A-71’in hikâyesi. Viyana Kuşatmasından 2071’e uzanan bir macera.
İskender Pala’nın her zamanki yetkin kaleminden…

Yunus Emre’nin Şehirleri
Mustafa Özçelik / Muhit
Yunus Emre, bütün bir Anadolu’yu sevgiyle mayalamış bir ruh kahramanıdır. Milletimiz de ona duyduğu sevgiyi somutlaştırmak için Eskişehir’den Karaman’a, Aksaray’dan Erzurum’a, Isparta’dan Ordu’ya pek çok yerde adına makam dediğimiz türbeler inşa etmiştir. Bu şehirlerin her biri önemlidir. Zira hepsi onun şehirleridir. Her birinde Yunus’tan bir iz, bir hatıra mevcuttur. İşte bu kitap, bu şehirlerin hikâyelerini anlatmayı amaçlıyor. Derdimiz Yunus Emre’yi şu veya bu şehre ait göstermek değildir. Çünkü onun asıl yeri gönüllerdir. Asıl mesele mezarının nerede olduğu değil onun kim olduğu ve ne söylediğidir. İşte bunu anlamak için bu şehirlerdeki Yunus Emre hikâyelerinin peşine düştük. O makamların her birini ziyaret ederek Yunus’un buralara nasıl bir ruh üflediğini, nasıl bir kültür, anlayış ve gelenek oluşturduğunu görmeye, gördüklerimizi de anlatmaya çalıştık.

Yusuf Nasıl Sevilir – Kitâb-ı Mukaddes’ten Thomas Mann’a Hikayenin Belleği
Mieke Bal / Dergâh
Din, edebiyat, sanat; yüzyıllardır yaşayan ve kökleri çok derinlere inen, hayatımızın her aşamasında tutunduğumuz üç dal; onlara dair kuşaktan kuşağa aktarılan, dağarcığımızı oluşturan bilgi, öğreti, gelenekler ve hikayeler… İçinde yaşadığımız, neredeyse ışık hızıyla değişen ve ilerleyen 21. yüzyılda geçmişten gelerek bugüne ve hayata bakışımızı, algımızı, haliyle “bizi” şekillendiren bu üç olguya nasıl bakıyoruz ve bakmalıyız? Mieke Bal bu konuyu kutsal kitaplarda geçen Yusuf ile Züleyha kıssasını temel alarak inceliyor. Bunu yaparken, hikâyenin Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim’deki versiyonlarının yanında, Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanı ile Rembrandt’ın resimlerindeki izdüşümlerinden de istifade ediyor. Yazar, metinlerarası bu yolcukta farklı disiplinlerden yararlanarak kuramsal bir okuma sunuyor.

ÖNERDİKLERİM

Yüzünü Sıyır Karanlığından
Sevinç Çokum / Kapı
Ülke geçmişinden bir zaman dilimi… Siyasi kavgalar, ideolojik kamplaşmalar bütün keskinliğiyle almış başını gidiyor… Sokaklar kan gölü. İnsan her yönden kayıp… Sosyal patlamalar, ekonomik krizler, gizli kalmış siyasi cinayetler. İhanetler, tutkular, kırık aşklar… Ve baş döndürücü olaylar. Siyasi masada görevli bir istihbaratçı bir tren yolculuğunda aniden ölür. Hayatta kalan oğlu ilerleyen yıllarda, babasının tam karşı siyasi cephesinde kendini konumlar. Ancak onunla arasında hâlen çözüme kavuşmamış, eksikliğini hissettiği bir şey vardır. İhanetlerin tutkuyla yarıştığı geçmişte kırık, saklı aşklar da yaşanmıştır. Üniversitede sosyoloji hocalığı yapan ve romanlar yazan kahramanımız, parçaları birleştirip içindeki eksikliği gidermek istemektedir. Bu süreçte öğrendiği şaşırtıcı bilgilerle, yolculuğu bambaşka bir evreye dönüşür. Yasak aşklar, tuhaf yakınlıklar, düşmanlıklar, nefretler, insanların birbirlerini kullanması… Çözülmek istenen bulmacaya yeni yeni sorular ve sorunlar eklenmektedir. İnsan gerçeğinin derinlerdeki duyarlı tellerine vuran yüzleşmeler, yıllarca saklanan sırların ifşa olduğu andan itibaren insanı geri dönülemez yollara itmesi… Yüzler aydınlandıkça ülke gerçekleri günışığına çıkıyor…

İslam Estetiği
Turan Koç / İslam Araştırmaları Merkezi
İslâm’ın estetik değer telakkisi onun bağlı olduğu hakikat anlayışı ile çok sıkı bir ilişki içindedir. İman tecrübesi bir yönüyle estetik bir tecrübe olup İslâm sanat eserleri bu gerçeğin somut birer göstergesidir. En güzel bir şekilde yaratılmış olan insan duygu, düşünce, idrak, sezgi ve ilhamlarını ifade edebilmek için “ilâhî sanatçı” tarafından çeşitli yetilerle donatılmıştır. Bu bilinç sanatı, İslâmî hayat tarzının çok önemli bir unsuru kılmıştır. Din-sanat ilişkisi söz konusu olduğunda İslâm sanatı, bütün tarihî tezahürlerinde kaynağı ile ayrılmaz bir bütünlük sergiler. İslâm sanatının temelini İslâm’a ait değerlerin birliği ilkesi oluşturur. Bu sanatta güzel ile iyi, işe yarama ile zevk verme birbirinden bağımsız değerler olarak görülmez. İslâm sanatının epistemolojik gayesi görünenin arkasındaki görünmeyene ulaşmak olurken, pratikteki gayesi de dünyayı ve hayatı güzelleştirmektir.

Kar
Orhan Pamuk Yapı Kredi
Pamuk’un “İlk ve son siyasi romanım” dediği Kar, Türk edebiyatında 1990’ların siyasi atmosferini ele alan, dönemi bütün şiddeti ve çatışmalarıyla anlatan en iyi ve en iddialı romandır. Kars’taki siyasal İslamcılar, solcular, Türk ve Kürt milliyetçilerinin hikâyesini inanç, başörtüsü sorunu, askeri darbeler ve üçüncü dünyada yaşamanın öfkesi ve ümitsizliği üzerinden tartışan Kar’da Pamuk, başka romanlarında da zaman zaman gördüğümüz mizah yeteneğini bu defa sonuna kadar sergiliyor. Kar’ı, romanın yazılış ve yayımlanma süreçlerinin daha önce bilinmeyen ayrıntılarına değinen bir sonsözle birlikte yayımlıyoruz. On iki yıldır Almanya’da sürgün olan şair Ka Türkiye’ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars’ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için aşk ve mutluluk vaadi vardır.

Sevinç Çokum’un Tavsiyeleri

Bu hafta da Zor, Bizim Diyar, Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Çırpıntılar, Karanlığa Direnen Yıldız, Deli Zamanlar, Gülyüzlüm, Gece Rüzgarları, Tren Burdan Geçmiyor, Arada Kalmış Tebessüm, Lacivert Taşı, Çok Yapraklı İlişkiler, Kırmalı Etekler, Gözyaşı Çeşmesi-Kırım’da Son Düğün ve son olarak da Yüzünü Sıyır Karanlığından romanlarının yazarı ve 2. Esenler Öykü Günleri Emek Ödülü sahibi, hikâye, roman ve deneme yazarı Sevinç Çokum hanımefendiye “Hangi kitapları okuyalım?” diye sordum. İşte aldığım cevaplar:

Gün Ortasında Karanlık
Arthur Koestler / İletişim
Gün Ortasında Karanlık, hapishane edebiyatının dünya çapındaki en başarılı örneklerinden biri ve Arthur Koestler’in en çok okunan eseridir. Macar asıllı İngiliz romancı Arthur Koestler Gün Ortasında Karanlık’ta Stalin diktası altındaki 1930’lar Sovyetlerini anlatıyor. Ülke ve kişi adı vermeden, belirli bir dönem anmadan, burada yaşanan siyasi çalkantıyı ele alıyor. Koestler, kahramanı Rubashov aracılığıyla iktidar-yetki ilişkisini sorgularken, “öznel iyi” aynı zamanda “nesnel iyi” de olabilir mi ve kişi, insanlık adına başkalarına kendi doğrularını dayatabilir mi gibi sorulara cevap arıyor. İspanya İç Savaşı sırasındaki mahkûmiyetinden ve hapishane anılarından yola çıkarak yazdığı bu romanda, yazar hapishane koğuşlarını, tecrit hücrelerini, sorgu odalarını canlı bir anlatımla aktarıyor. “Gün Ortasında Karanlık, benzeri olmayan bir romandır, çünkü neredeyse hiçbir İngiliz yazar totalitarizmi içeriden görememiştir.”

Kayığım Rosinha
Jose Mauro De Vasconcelos / Can
BJose Mauro de Vasconcelos, 26 Şubat 1920’de Rio de Janeiro yakınlarındaki Bangu’da doğdu. Kızılderili ve Portekizli kırması bir ailenin çocuğuydu. On beş yaşında lise öğrenimini yarıda bıraktı. Çeşitli işlerde çalıştı. Boks antrenörlüğü, tarım işçiliği, balıkçılık yaptı. Kızılderililerin arasında yaşadı. 1942 yılında yazdığı ilk romanı Yaban Muzu’yla eşine az rastlanır anlatıcılık yeteneğini ortaya koydu. Ardından, hepsi de Can Yayınları arasında çıkan Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek, Kayığım Rosinha, Kardeşim Rüzgâr Kardeşim Deniz, Çıplak Sokak, Kırmızı Papağan gibi romanlarıyla ünü Brezilya sınırlarını aştı: Kayığım Rosinha Amazon Ormanı’nın öyküsüdür. Kahramanı Ze Oroco, kayığı Rosinha’yla nehirde dolaşır. Ama Rosinha sıradan bir kayık değil, Ze’nin uzun uzun konuştuğu, dertleştiği bir yol arkadaşıdır. Bu güzel roman, Rose Mauro de Vasconcelos’un Brezilya edebiyatında tuttuğu önemli yerin kesin kanıtıdır.

Yürekte Bukağı
Tomris Uyar Yapı Kredi
Bukağı, bir ağır ceza yükümlüsünün kaçıp kurtulmasını engellemek için ayağına vurulmuş pranganın ucundaki demir halka da olabilir, yırtıcı bir kuşun evcilleştirilmesi için ayaklarına bağlanmış ipeksi bir mendil de… Ama bukağı yüreğe vurulursa ne olur? Tomris Uyar’ın 1979 yılında Sait Faik Öykü Armağanını kazanan kitabı Yürekte Bukağı, sıkıyönetim döneminde yaşamın her alanında yüreklerine bukağı vurulmuş kişileri ele alıyor. “Savaşlar, kırımlar, hep başka yerlerde, dışarıda geçmiş. Gelip gidenlerden böyle birkaç iz kalmış. Bu toprak eski, yorgun cansızlıktan. Deniz, artık vereceği bir şey kalmamışçasına yorgun vuruyor kıyıya. Radyoda fasıl: Sensiz ey şuh… Saat beş buçuk demek. Yorgunum. Verebileceklerimden, veremediklerimden yorgunum. Biriktirdiklerimden. Bir alsalardı, o yürekliliği gösterselerdi.”

Önceki Yazı

“Malzemelerin Sesine Kulak Veriyorum”

Sonraki Yazı

Kültürler arası sınırları kaldırdı!

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım