Her şeye rağmen devam  etmenin diyarı: Rodos

15 dakikada okunur

“Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.” der Kazancakis’in Zorba’sı. Fal bakar, en büyük çöküşünü yaşadığı anda. “Her şey yolunda, bin sene yaşayacağız.” cümlesini gevrek gülümsemesine ekler. Tüm yorgunluklara rağmen devam etmenin topraklarından, Ege’de bir adadan bakar bize. 

 

Bugün ise biz oraya baktığımızda kızıl gökyüzünü, iskelete dönmüş ağaçları görüyor, uzaktan yüzümüze vuran sıcağıyla alevleri hissediyoruz. Sükunetin kenti Rodos, yaklaşık on gündür büyük bir yangınla mücadele ediyor. Adanın dört bir yanına sıçrayan alevler nedeniyle son dönemlerin en büyük tahliye operasyonlarından biri gerçekleştirildi ve adadan 40 bin kişi çıkarıldı. Oysa eminim ki yaz başladığında Rodos, çok farklı bir hayal içindeydi. Rüzgârlı topraklar onlarca misafirini ağırlayacak, sakin sokaklarında dinlendirecekti. Belki bu sene değil ama gelecek sene eminim ki yine kucaklayacak bizi. Şimdi eski bir rüyayı hatırlar gibi, yıllar önce yaptığım Rodos gezisini anımsıyorum. Ardından o günlerde aldığım notları açıyorum. 

Hayatı durdurmak

Marmaris’ten Rodos’a doğru ilerleyen katamaranın içinde, sadece biraz hayatımdan uzaklaşmayı, sakinleşmeyi umuyor, adaya dair pek de bir şey bilmiyordum. Orada Zorba’nın hayaletiyle karşılaşacağımdan da habersizdim. 

Katamaranın bizi adaya ulaştırması yaklaşık iki saat 15 dakika sürüyor. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Rodos için, “Bu ada yaratanın koruması altında bir yer olmalı” diyordu. Haksız sayılmaz. Adaya adım atar atmaz bunu hissediyorum. Limanda ilk dikkatimi çeken masmavi, tertemiz, berrak deniz oluyor. Öyle ki, liman bile denize girmek için uygun bir yer gibi. Ama burada vakit kaybetmeden otele doğru yola çıkıyoruz, gezilecek çok yer var. Rodos, Ege’nin Türkiye kıyılarına benzer bir iklime ve bitki örtüsüne sahip. Ağaçları, çiçekleri, havası oldukça tanıdık. Dar yollardan, zeytinliklerin içinden şehrin biraz dışında olan otelimize ilerliyoruz. Adanın kendine has kokusu da burnumuzu dolduruyor. 

Valizleri otel odasına bıraktıktan sonra burada geçireceğimiz zaman için kendimize bir plan yapıyoruz. Bir hafta buradayız. İlk durağımız Old Town olacak. Ama şehrin eski sokaklarını gezmeden önce kısaca Rodos tarihine bakmalıyız. Ege’deki en büyük adalardan biri olan Rodos’a M.Ö. 16. yüzyılda Girit uygarlığı yerleşmiş. Dorlar tarafından ise büyük bir şehir haline getirilmiş. Dünyanın yedi harikasından biri kabul edilen -ancak gerçekten yapıldığına dair bir kanıt bulunmayan- Rodos Heykeli de yine Dorlar’ın adaya hâkim olduğu dönemle ilişkilendiriliyor. Orta Çağ da ise önce Bizans daha sonra Hospitalier adıyla da anılan Rodos Şövalyeleri adaya hâkim olmuş. Ta ki Osmanlı’nın 1552’deki fethine kadar…  Rodos, 400 sene Osmanlı yönetiminde kalmış. 1912’de ise Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya yönetimine geçmiş. Bu nedenle Türk-Yunan mübadelesinden ada halkı etkilenmemiş. Ada da iki milletin halkı birlikte uzun yıllar yaşamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Rodos, Yunanistan’a bağlanmış. 

Hangi çağda olmak isterseniz oradasınız

Şimdi tüm bu bilgilerde, surlardan içeri girip Orta Çağ’dan kalan en iyi yapılardan biri sayılan Rodos Kalesi’nden geçiyor, Şövalyeler Sokağı’nda yürümeye başlıyoruz. Rodos’a dair gezi rehberlerinin ortak bir kanaati var: Adanın en güzel yanı hangi çağda olmak isterseniz size ona sunabilmesi. Eski Yunan izleri mi, Bizans mı, Şövalyeler çağı mı, Osmanlı hakimiyeti mi, İtalyan yılları mı… Siz hangisini istersiniz? Şövalyeler Sokağı’nın bu isimle anılmasının nedeni 11. yüzyılda adayı Hospitalier Şövalyeleri’nin bu bölgeyi merkez olarak belirlemesi. Bu yollar bizi Büyük Üstatlar Sarayı’na götürüyor. Yapı, erken Roma dönemine ait. Yer mozaikleri ve kale içindeki odaları da oldukça dikkat çekici. Saraydan çıkınca ikinci durağımız arkeoloji müzesi oluyor. Müze binası, şövalyeler döneminde hastane olarak kullanılmış. Osmanlı hakimiyetinde ise ahşap eklentilerle büyütülmüş. Bir nevi Roma ve Osmanlı mimarisinin buluşmasını sağlamış. Bölgede gezerken zaman bir anda geçiyor ve şehrin saat kulesinde ufak bir mola ile günü tamamlıyoruz. Ertesi gün yapılacak işler var!

Namik Kemal’in çabaları

Ada’daki ikinci gün yine eski şehirde geçiyor. Şövalyeler Sokağı’nın biraz ilerisinde şehirdeki Osmanlı dönemi eserlerinin en önemlisi olan Süleymaniye Camii yer alıyor. Cami kapalı ancak pembe renkli minaresi uzaktan hemen fark ediliyor. Bu nedenle özellikle diğer Osmanlı eserlerini ziyaret etmek istiyorum. Hepsi kapalı veya âtıl durumda mı, diye merak ediyorum. Maalesef pek çoğunun kaderi ortak. Bu noktada bir ekleme yapmalıyım: Namık Kemal, 1884’te Rodos mutasarrıfı olarak bölgeye atanmış. Burada çok önemli bayındırlık faaliyetlerinde bulunmuş. Yani şehirdeki Osmanlı eserlerini ve kültürünü bir nevi korumaya almış. Bu eserler biraz da onun çabasıyla ayakta kalmış.

En eski dükkân Osmanli kahvehanesi

Rodos çarşısındaki en eski dükkân bir Osmanlı kahvehanesi olan Mevlâna Kafe. Menülerindeki en çok tercih edilen içecek ise Türk kahvesi. Ardından karşımıza Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi çıkıyor. Kütüphane, müze olarak ziyarete açık. El yazması eserleri ise akademisyenler ve araştırmacılar tarafından incelenebiliyor. Adalı Türkler bugün bile bayramlaşmalarını, önemli gün kutlamalarını bu kütüphanede gerçekleştiriyor. Tüm gezi boyunca Rodos mutfağının eşsiz örneklerini de deneyimliyoruz. Üstelik ada da sadece Yunan yemekleri yok. Aynı zamanda İtalya döneminden kalan ciddi bir İtalyan kültürü var. Dolayısıyla Türk, Yunan ve İtalyan mutfaklarının birlikteliğini görebiliyoruz. İşte adayı eşsiz kılan noktalardan biri de bu! 

Bektaş’ın “gül”ü

Ada hem tarihi eserleri hem de eşsiz plajları, koyları içinde barındırıyor. Bu da onu diğer pek çok tatil bölgesinden ayırıyor. Nitekim gerçekten Rodos’u anlamak için her iki yönünü de ayrı ayrı deneyimlemek gerekiyor.  Bu nedenle üçüncü günde pusulamızı güney batıya çeviriyor, adanın taşrasına doğru gidiyoruz. Adayı mimari anlamda değerlendirdiği Rodos isimli kitabında Cengiz Bektaş, Rodos sözcüğünün Helence “gül” anlamına geldiğini söylüyordu. Bu kelimeye özel bir anlam yükleyerek… Buraya gelip, Rodos’tan etkilenmeyen insan yok gibi. Kıyıda kalmış ama hiç unutulmamış, zaman zaman birileri gelip onun güzelliklerini keşfetmiş. 

Aracımızın varış durağı Lindos. Bu şehir muhteşem bir koya sahip. Üstelik sakin sayılabilir. Bembeyaz evleri, dar sokakları ve turkuaza çalan berrak deniziyle adeta bir rüyanın içine doğru çekiyor bizi. Rodos, pek sıcak iklimli bölgede olduğu gibi kendine has bir mesai düzenlemesine sahip. Çarşı-pazar sabah saatlerinde açılsa da 11.30’a doğru kapanıyor ve öğleden sonra güneş çekilinceye kadar da açılmıyor. Rodos’ta hayatının çoğunluğu saat 16.00’dan sonra başlıyor. Serin bir Rodos akşamında gökyüzünü izlemek gibisi yok, bunu da deneyimleyerek öğreniyoruz.

Bir gecelik konaklamadan sonra sabah Lindos’un serinliğinde yeniden yola çıkıyoruz. İlk durağımız Kalithea. Bu köyün suyunun şifalı olduğuna inanılıyor. Bu nedenle plajı da diğerlerine oranla daha kalabalık. Ama ruha ilaç gibi bir havası var. Burada dünya tek renge dönüyor: Beyaz. Kalithealıların “görmeden dönmeyin” ısrarı üzerine Koskinou köyüne de (sözde) geçerken uğruyoruz. “Buraya gelmek için neden bekledik ki!” diyoruz vardığımız gibi. Sonsuz görünen meyve bahçeleri, tek katlı taş evleri, turkuaza dönen denizi ile Koskinou dünyadaki cennet desek, abartmayız. Burada saatlerce oturmak, yaşamak, yaşlanmak istiyor insan. 

Önümüzdeki birkaç günü Koskinou’da geçirmeye karar veriyoruz. Kalan günlerimizde bu köydeki yaşamı deneyimlemek istiyoruz. Adanın yerli halkı samimi ve içten. Herkes kültürlerinin başka bir yönünü anlatıyor bize. Bizi de ortak yönlerimizi söylüyoruz, kahkahalar havaya karışıyor. Serin avlularda, bitkilerle kaplı taş duvarların altında herkesin yüzü gülüyor. Adada en çok dikkatimi çeken de bu. Zorba’nın hayaleti sanki ada halkıyla beraber yaşıyor. Her köşe başında da bizi karşılıyor ve yaşamın en küçük detaylarına dikkatimizi çekip, bize anda kalmayı, bir şey ummadan yaşamayı öğütlüyor. Eski bir taş evin avlusunda tam anlamıyla bomboş şekilde otururken, hayatı her istediğimde durdurabileceğimi öğrendiğimi fark ediyorum. Buna bana öğreten Rodos oluyor. Her şeye rağmen, tüm yorgunluklara rağmen devam edilebileceğini… Zorba gibi.

Her şey yolunda

Döneli çok oldu. Tekrar gitmek ise bir türlü mümkün olmadı. Ama ne zaman bir Ege kıyısında otursam, uzaktan Rodos’a bakıyor gibi hissediyorum kendimi. Bugün ufukta kızıl alevler de görsem, her şey düzelecek biliyorum. Çünkü Rodos… Her şeye rağmen devam etmenin ülkesi. Zorba’nın dediklerini unutmamalı; “her şey yolunda, bin sene yaşayacağız.” 

Önceki Yazı

Kedili Tekke’den cevizli lokuma Osmanlı dibacesi “Bursa” 

Sonraki Yazı

Hotel Seul

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği