Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği

6 dakikada okunur

Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler şiiri ve bu şiirle birlikte kulağımızda yerini bulan İsmet Özel’in sesi. Bir şiir ve ona eşlik eden ses. Hepsi bu. Ama birlikte oluşturdukları atmosferin gücü ölçülemeyecek kadar büyük, derin. Terziler gelirler, kumaşların söyleyecek sözleri azalır o anda. Gelirler ve iğnelerine iplik geçirip beklerler. Onlar bekledikçe katlanılmaz bir uykunun sonu görünür. Şaşkınlığımız bir ülkeyi yeniden yaratabilir miydi gerçekten? Bunu bilmeyi isterdim. Ama Uyar, katman katman ilerleyerek büyüyen şiirinin son dizesinde, bütün bu bilmelerin, bilinmezlerin, bildiklerimizin ve insanın her seferinde gelip çarptığı o yer’lerin eşkaliyle ilgili bir şeylere işaret ederek nihayete erdirir sözlerini. Ateş yağmuru diner, susuzluğumuz ortaya çıkar. Bitirir ve yeniden başlar/başlatır aslında şair; “her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”
Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmindeki bir sahneyle, Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler şiirinin bu meşhur son dizesinin bir araya geldiği o görkemli an. Bazen iki bağımsız sanat eseri, öylesine güçlü bir şekilde -habersizce- birbirlerine seslenirler ki, o seslerin toplamda ortaya çıkardığı çığlığın gücü iki eseri de aşar. Ahmet Uluçay’ın hikayesini çeken Nuri Bilge Ceylan, İsmet Özel’in sesindeki Turgut Uyar’a doğru koşuyordur sanki. Olmazların olduğudur.
Sahneye dönersek; Mayıs Sıkıntısı’nın mavi önlüklü Ali’si, domateslerle dolu bir sepetle yollar-tepeler arşınlayarak güneşin altında kendisine doğru yürür. Aslında gönülsüzce almıştır bu sepeti, zorla eline tutuşturulmuştur işte. Ne güzel kendi yolunda yürürken, gelip huzurunu kaçırmışlardır Ali’nin, bıraksalar evine gidecektir oysa. Evine ve hayallerine. Ama asla bırakmazlar, insan bunu bilir. Ali’nin önlük cebinde, eğer 40 gün boyunca kırmadan taşımayı başarabilirse, müzikli saat alınması sözünün verildiği -hayati öneme sahip- vaatkâr bir yumurta vardır. Ahmet Uluçay’ın Küller ve Kemikler kitabında geçen, yönetmenin çocukluğuna ait özel bir hikayedir bu. Bilge’nin filmine sızan bir Uluçay sahnesi. Ali ile Uluçay. Özel ile Uyar.
Ali bir tepeyi aşarken durup dinlenir. Aklından uzak-yakın düşünceler geçer. Yeniden yola revan olduğu sırada sepetteki domateslerden birinin yere düştüğünü fark edecektir. Almadan gidebilirdi belki o domatesi. Öylece bırakabilirdi. Ne olurdu ki? Ama yapmaz bunu. Düşen domatesi alıp yerine koymak için eğildiğinde, olan olur. Cebindeki yumurtanın kırıldığını hisseder. Hissetmek en fena duygudur, bilmeye benzemez. Sonra kırılma sesi gelir. Domatesi kurtarmaya çalışırken hayallerini yıkmıştır işte. Düşen domatesi almaktan vazgeçerek elini cebine attığında, yumurtasının cesediyle karşılaşır. Müzikli saat vaadinin de tabi. Eline bulaşan yumurta kabuklarıyla, domates sepetine doğru attığı o öfkeli tekmeye bakarız. Gaipten gürlüyor gibi İsmet Özel’in sesi duyulur; “her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”
Tepeden aşağıya yuvarlanan domatesler Ali’nin taşımaya mecbur kaldığı her şeyin, cebindeki yumurta ise kırılan hevesinin resmidir. İnsan, omuzlarını yücelten hevesleri ile omuzlarını çürüten yükleri arasında kaldığında, bazen hepsini birden sırtlanmaya/düzeltmeye çalışır. Ve çoğu zaman altında kalır bu yaptığının, her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiğidir insanın hayatı. Ruhuna acı verse de, vazgeçmeyi bilmenin yollarında yürümelidir insan. Mecburiyetlerimiz heveslerimizden daha büyük galiba. Öyle mi, dersiniz?

Önceki Yazı

Tarihten gelen kibarlık

Sonraki Yazı

Muhteşem Gatsby’nin kusursuz aşkı

Son Yazılar

Mevlânâ ve Mesnevî

Mevlânâ Celâleddin-i Rumi 13. yüzyılda Anadolu’da yaşamış ve Türk tasavvuf tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olarak

Tam gaz izlemeye devam!

Dijital ekranda; Netflix yapımı Oscar adaylı Noah Baumbach imzalı “Beyaz Gürültü”, sosyal medyada izlemeyenin dövüldüğü Mubi’de