Hipodrom’u ihya etmek mümkün mü?

6 dakikada okunur

İstanbul tarihinin kabaca beş dönemini sayabiliriz. Byzantion denen antik dönem, Hristiyan Bizans (Roma) dönemi, Latin İstilası dönemi, Müslüman Osmanlı dönemi ve nihayet bugün içinde bulunduğumuz Cumhuriyet dönemi. İstanbul, yaklaşık iki bin beş yüz yaşında olan bu beş dönemin de hatıra yükünü ihtiyar omuzlarında gururla taşır.

Byzantion antik kenti bugün Sarayburnu diye bildiğimiz dar bir alandan müteşekkildi. İstanbul’a, ‘her dönemin mega kenti’ olma yönünde demire kazılmış gibi sarsılmaz duran yazgısına ilk imzayı atan isim, 2.yy sonunda Roma İmparatorluğu yapan Septimus Severus’du. O, Megaralılardan intikam almak için şehri Roma sınırlarına uzun süren bir mücadele sonunda dahil etti ve büyütmek istediği şehre başkent Roma’daki Circus Maximus’un küçük bir kopyası niteliğindeki Hipodrom’un inşa edilmesi emrini verdi.

Hipodrom, Circus Maximus ile yarışacak düzeyde gelişimini Severus’tan yaklaşık 150 yıl sonra; İmparator Konstantin döneminde yaşadı. Çünkü İmparator Konstantin, neredeyse 100 yıldır süren Roma’daki iç karışıkları başkentin adresini değiştirerek (merkezi, Roma’dan Byzantion’a alarak) çözmeye karar verdi ve en sonunda belki de Roma’dan daha görkemli bir kenti buraya inşa ettirdi. Bu nedenle İmparator Konstantin vesikalarda Bizans’ın ilk İmparatoru sayılır. Artık Roma’nın yeni başkenti Konstantinopolis’tir. Circus Maximus’ta gerçekleşen oyunlar da yeni başkentin devasa Hipodromuna taşınır.

Yıllar içerisinde Hipodrom’da atlı araba yarışları dışında bir oyun ya da gösteri kalmaz. Zira Circus Maximus Pagan Roma’nın, Konstantinopolis Hipodrom’u ise Hıristiyan Roma’nın eseridir. İçerik de nitelik de pek tabii bunlara bağlı olarak Hipodrom’un toplumsal hafızadaki yeri de sürekli değişir. Bizans’ta Hipodrom’un birincik işlevi kathisma’da duran İmparator ile halkın buluşması ve elçiler aracılığıyla iletişim kurmasıdır. Bu elçiler aynı zamanda Hipodrom’da yarışan atlı araba takımlarının yöneticileriydi.

Duyuyorsunuzdur: Latin istilası gerçekleştiğinde Hipodrom artık kullanılamayacak hâle geldi şeklinde bir bilgi var. Fakat söylemem gerekir ki bu bilgi kısmen doğru olmakla birlikte biraz da eksiktir. 11 ve 12.yy’da Bizansın etkili hanedanlığı Komnenoslar zamanında zaten artık Hipodrom’un eski işlev ve heyecanının kalmadığını görüyoruz. Komnenos Hanedanlığı katı ortodoksi üyeleriyle bilinirdi ve Pagan alışkanlıkları hatırlatan -ki buna Hipodrom ve yanındaki Saray da dahildir- tüm yapılar kaderine terk edilerek şehrin merkezi bugün Edirnekapı dediğimiz Kariye bölgesine transfer edilmişti. Tekfur Sarayı ile Zeyrek Camii o hanedan üyelerinden kalma birer hatıradır.

Latin istilasıyla birlikte zaten artık atıl durumda olan Hipodrom tamamıyla yok oldu. Hipodrom ve çevresini süsleyen heykeller ya çalındı ya da yerle bir edildi. Herhalde dikilitaşlara güç yettiremediler ki hâlâ yerlerinde duruyor. Dolayısıyla, Osmanlı, Fatih Sultan Mehmet ile şehre girdiğinde Hipodrom denilen alan örümcek yuvasından hallice dağınık ve bakımsız bir Roma enkazıydı.

Tarih de zamana tabi. Tarihin rüzgarıyla üst üste biriken tozları şöyle bir silip geçmişe baktığınızda zamanın neden olduğu devinimin kaçınılmaz ve çoğu zaman da geri döndürülemez olduğunu görüyorsunuz. Evet, İstanbul bir zamanlar dev bir Hipodrom’a ev sahipliği yaptı. Fakat zaman aktıkça bu Hipodrom da damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti ve yerini farklı yapılara, isimlere ve tarihi hadiselere bıraktı. Bugün, Hipodrom dediğimiz 120 metre genişlikte olması gereken sahanın üzerinde Sultanahmet Camii avlusu, İbrahim Paşa Sarayı, Alman Çeşmesi ve Firuz Ağa Camii var. Bu yapıları ortadan kaldırmadan (ki bunun mümkün olmadığını söylememe gerek yok) kitschliği kaçınılmaz bir Hipodrom ortaya çıkarmak mümkün görünmüyor.

Önceki Yazı

Tanpınar’ın rüya tabirleri II

Sonraki Yazı

Yusuf İslam konserine neden bilet bulamadım?

Son Yazılar