Hotel Seul

15 dakikada okunur

Yazımın başlığı ile de selam verdiğim Şavkar Altınel, gezi yazılarından oluşan deneme kitabı Hotel Glasgow’da, her yeni yolculuk her şeyi ardımızda bıraktığımız bir başlangıç, diyor. Seyahatteyken beni de bu his çepeçevre sarar. Bir haftalık da olsa aşina olunan hayatı geride bırakıp bilinmeyene gitmeyi, “başlangıç” olarak isimlendirmek fazlasıyla güzel. Her şeyi arkada bırakarak gittiğin yerde bir yabancıya dönüşme hissi ise tanımlamaya ihtiyaç duyuyor. Belki de psikolojide bunun bir adı vardır ya da Almanca, Japonca gibi dillerde bu duygu durumunu ifade eden bir kelime bulunuyordur.

Güney Kore’ye adım attığım an kendimi “alien” olarak hissettim. Yani yabancı. Sting’in English Man In New York şarkısındaki I’m an alien, I’m a legal alien (1) sözleri dilime dolandı. Şimdiye kadar yaptığım hiçbir seyahatte böylesi bir yabancılık hissetmemiştim. Avrupa’ya ya da Müslüman ülkelere yaptığım seyahatlerde bize benzer birçok şey ile karşılaştım. Fakat bu Uzak Asya ülkesi coğrafyamızdan da değerlerimizden de çok farklı bir yerdeydi. Üstelik alfabesi karşısında okuma yazma yeterliğimi bile yitirmiştim. Sokaklarına Asya filmlerinden aşina olsam da tarzları ve toplu yaşam pratikleriyle bambaşka bir evrene ayak basmıştım. Ay’a adım atmış Neil Armstrong gibi desem abartmış olur muyum? Aslında bu yabancı olma hâlinin içini dolduran şeylerden biri de duyduğum katışıksız heyecandı. Öyle ki gezimiz boyunca sadece bir öğün yemek yiyip Türkiye’den getirdiğimiz atıştırmalıkları bile bitiremedik. Beyin öyle meşguldü ki mide bir süre görünmez oldu. Ayrıca şunu da söylemeliyim, bahsettiğim bu yabancılık, tekinsiz hissettirmedi. Kendimi rahatsız hissettiğim bir durumla hiç karşılaşmadım. Kız kardeşimle yaptığımız bu seyahatte ikimizin de ortak kanaati Seul’un fazlasıyla güvenli bir şehir ve Güney Korelilerin çok saygılı olduğuydu. Karşısındakinin sınırlarını ihlal etmeden, saygı üzerine kurulmuş bir iletişim biçimleri var.

Seul’ün oldukça düzenli olmasında geniş ve düz bir araziye kurulmasının payı var. İstisna olarak eski yerleşim yeri Bukchon bölgesi eğimli. Hanok adı verilen geleneksel tek katlı bahçeli evlerin bulunduğu bu eski yerleşim bölgesi bir tepenin eteklerine kurulmuş. Hanoklar, çevredeki doğal ortamda kolaylıkla bulunabilecek ahşap, toprak ve taş gibi malzemelerden yapılmış. Geleneksel mimaride Budizm, Çin felsefesi, Taoizm, Konfüçyüsçülük etkisi görülüyor. Zaten tapınaklar ile saraylar da aynı mimariye sahip. Turistik olan Bukchon bölgesinde yerli halk aktif bir biçimde yaşamına devam ediyor. Hanokların tamamının otel ya da restoran yapılarak sektöre kurban edilmemesi beni çok sevindirdi. İnsanların kaç kuşaktır bu evlerde yaşıyor olduğunu hayal ederek adımladım Bukchon sokaklarını. 

Yolumu elbette Asya çaylarını bulabileceğimiz bir çay evine de düşürdüm. Çeşit çeşit çiçekten yapılmış oldukça lezzetli ve sağlıklı birçok çayı sıcak ya da soğuk biçimde içebiliyorsunuz. Bu çay evlerinde gün boyunca gördüklerimi düşünerek en az bir saat geçirmeye özen gösterdim. Alışık olmadığım atmosferlerinde, eski bir Güney Kore evinde bulunduğumun bilincinde olarak yere oturup defterime notlar aldım. Seyahat ederken yeni yerler görmek dışında kısa süreliğine ait olduğum o şehirde rutinler edinmeyi çok severim. Seul’de de rutinim, geleneksel çay evleri ve kahve dükkanlarına uğramaktı. 

Kurallar ülkesi Kore’de etki kaybolmuyor

Seul’de her semte metro ile ulaşım mümkün. Gezimiz boyunca metro dışında bir toplu taşıma aracı kullanmamıza gerek kalmadı. Aktarmalar ile gitmek istediğimiz her noktaya ulaşabildik. (Elbette ve en önemlisi çokça yürüdük.) Ayrıca metrolarda yaşlı, çocuklu ve hamile insanlara tahsis edilmiş koltuklara hiç kimsenin oturmaması dikkatimi çekti. Vagonda bulunan insan sayısı artsa ve ayakta kalsalar bile bu koltuklar mutlaka boş duruyor. Ayrılmış bu koltuklar neredeyse tüm ülkeler için ezberlenmiş bir durumdur. Fakat bu yazılı olmayan kural zamanla etkisini de yitirmiştir. Fakat gördüğüm kadarıyla kurallar ülkesi Kore’de etki kaybolmuyor. Vagon başlangıcı ve sonralarındaki karşılıklı üçer koltuğun bu amaç için kullanılması beni öncelikle mutlu etti. Bilhassa yaşlı insanların rahatlıkla oturması ve kapıya hızlıca ulaşması oldukça güzel. Fakat bir yandan da sanki ayrı tutulmuşlar gibi hissettiriyor bu koltuklar. Gençlerden, hayatın içinde henüz aktif olanlardan bambaşka bir yere konmuşlar gibi. Zaten yalnızlaşan bu insanların ötekiyle temasının önüne set çekilmiş gibi.

Myeondong, Insadong gibi muhitlerde yayalara ayrılmış alışveriş caddeleri bulunuyor. Kore kültürüne dair objelerin, resimlerin, kıyafetlerin satıldığı mağazalar burada yer alıyor. Bunların yanı sıra tüketim kültürünün yoğun hissedildiği uluslararası markaların satış yerleri de bu caddeler boyunca uzanıyor. Ayrıca bu caddelerdeki yan yana sıralı arabalarda kızarmış ahtapottan, mısıra, karpuz ananas gibi meyvelerden, peynir toplarına, Kore mantısı mandudan balık kekine kadar sokak yemeğinin envai çeşidini tatmak mümkün. Bizim için oldukça farklı bu lezzetler Korelilerin damak tadına hitap ediyor. Sokakta pişen bu yemekleri yanı başına dizilen taburelerde ya da banklarda oturarak hemen orada tüketiyorlar. İş çıkışı, kurumsal hayata uygun giyimlerine aldırmadan çöküyorlar bir tabureye. Bu bakımdan Türkiye’de göremeyeceğimiz bir manzara sunuyor Asya. Filmlerden aşina olduğum sokak yemeği kültürünü bu denli aktif görmek sinemanın hiç de mübalağa yapmadığını gösterdi bana. 

Şehrin güzelleri, ara sokaklar ve tabelalar… Işıl ışıl… Kıvrılıp bükülen dar sokaklar ve birbiriyle farklı renklerde olsa da hiçbir uyumsuzluk göstermeyen ışıklı tabelalar… Asya’ya hoşbuldum!

Changdeokyong ile Gyeongbokgung Sarayları en büyük iki saray. Bu saraylardaki Uzak Doğu mimarisi sahiden etkileyici. Kötü ruhlara karşı koruyucu olarak her köprü başına, merdiven başlangıcına taştan hayvan figürleri yerleştirilmiş. Kralların muhafızı ejderhalar, kehanet taşıyıcısı kaplumbağalar, uzun ömürlü kaplanlar, cadıları ve cinleri kontrol edebilen maymunlar. Bunlar evlerin kapılarına da konuyor. İyi talih sembolü şeklinde yorumlayabileceğimiz bu hayvan heykelleri, saraylara mistik bir hava katıyor. Tapınaklarda da bu mistisizm hissediliyor. Gerek Buda heykelleri gerek başta ejderha olmak üzere birçok farklı motif Budist ibadet yerlerindeki bu garip havayı besliyor. Balballar ya da çiftçilerin kötü ruhlardan mahsullerini korumak için kendilerinin yaptığı ürkütücü ile komik arasında gidip gelen grotesk diyebileceğim tahta heykeller de bahsettiğim atmosfere katkı sağlıyor. Birçok binadan oluşan tapınaklara ait bahçeye, göksel kralların kapılarından geçerek giriyoruz. Ana binada devasa bir Buda heykeli muhakkak bulunuyor. Tapınak sınırları içinde derslerin yapıldığı, keşişlerin yaşadığı ya da çanın konulduğu birçok konut yer alıyor.

Saraylar oldukça geniş bir alana kurulmuş, buralara saray kompleksi diyebiliriz. İç içe bir sürü yapıya ve kocaman bahçelere sahipler. Öyle ki göletler, nilüfer havuzları, camekandan çiçek seraları, birçok ağaç türü yer alıyor bu bahçelerde. Saraydaki hanokların bile fazlasıyla sade bir mimari ve süsleme ile inşa edilmesi Kore halkının her şeyde hâkim olan gösterişten uzak hâlini vurguluyor sanki. Ayrıca sarayları gezerken geleneksel Kore kıyafeti hanbokları görmek mümkün. Sarayın çevresindeki mağazalardan kiralanabilen bu elbiseler, masallardan çıkmış gibi. Dikkat edin, prensese dönüşebilirsiniz! Rengarenk, kabarık etekler, kurdeleler. Yine de fazlasıyla sade bir prenses. Erkekler de silindir şapkaları ve uzun tunikleriyle görülmeye değer. Bilhassa turistler ve Seullü gençler kıyafetleri kiralayarak hem saraya ücretsiz girebiliyor hem de bol bol fotoğraf çekiliyor.

Güney Kore’de zaten nazik olan yaşlı insanlar Türk olduğumuzu öğrenince bize ayrıca sıcak davrandı. Birçoğu ülkemizi ziyaret etmiş, şehirlerimizin isimlerini ezbere sayıyorlar. Gezgin olarak fazlasıyla sevdiğimiz bu uzak coğrafyanın, vahşi kapitalizmin merkezi olarak tanımlanabileceğini de söylemeden geçemeyeceğim. Gökdelenlerin ışıklarının gece yarısına kadar sönmediği, beyaz yakalıların çok yoğun koşullarda çalıştığı bir ülke Güney Kore. Şehrin daha az gelmişmiş kısımlarındaki hayat şartları ise sahiden zor.

Enis Batur’un Pasaport Damgaları’nda not aldığı “Bir daha ne zaman nasıl geleceğim buraya? sorusunu Seul’de ikinci günümden itibaren peşimi bırakmadı. Bir yandan dünya çok büyük ve görülecek birçok güzellik varken daha önce bulunduğun bir şehre tekrar gitmek akıllıca değil. Fakat diğer yandan da sevdiği bir şehri dünya gözüyle tekrar görmek, sokaklarında yürümek istiyor insan.

 

(1)  Ben bir yabancıyım, yasal yollarla gelmiş bir yabancıyım.

Önceki Yazı

Her şeye rağmen devam  etmenin diyarı: Rodos

Sonraki Yazı

Hep gideceğim yer: İran

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği