İki yıldız daha düştü

/
12 dakikada okunur

Hiçbir başarı tesadüf değildir. Her başarının bedeli vardır. Bedelden kastım elbette bir olumsuzluk içermiyor. Mantıklı, makul ve kariyer planı yapan biri neye talip olduğunu bilir ve bu hedefe ulaşabilmek için gerektiği gibi davranır. Sabır başarının ilk ve en büyük şartıdır. Herhangi bir sanatçıyı veya zanaatçıyı başarıya götüren en önemli basamak sabırdır. Henüz çocuk yaşta sahneye adım atan bir sanatçı sabır ve deneyim kazandıkça başarının zirvesine ulaşır. Yarışı bırakanların veya yarıştan kopanların en büyük düşmanı sabır olmuştur.

14 Mayıs’ta hayatını kaybeden sinema ve tiyatro oyuncusu Ayten Gökçer Kaçmaz (D. 26 Ocak 1940, İstanbul), başarısını sabrına ve ailesine borçlu bir sanatçıdır. Bir söyleşisinde, “Ben bulunduğum yerime tesadüflerle gelmedim. Onun için para bizim için hiçbir zaman önemli olmadı. O yüzden hiçbir teklife ve şarta ödün vermedim. Bu önce ailede aldığınız terbiye ile başlar.”

45 yıl (1964-2009) aynı yastığa baş koyduğu usta sanatçı Cüneyt Gökçer’le mutlu ve örnek bir evlilik hayatı olan, eşinin vefatından sonra epeyce sarsılmasına rağmen yeniden hayata tutunmayı başardı. Günlük konuşmasında bile sanki tiyatro sahnesinde imiş gibi düzgün konuşması, uzun cümle kurmasıyla mahir olan sanatçı için “kaprisli”, “kendini dev aynasında gören” yakıştırmaları yapılmasının nedeni sadece meslek kıskançlığı olarak değerlendirilebilir. Çünkü genç oyunculara kol kanat germesiyle ve onlarla aynı sahneyi paylaşmasıyla bilinen bir sanatçı oldu hayatı boyunca…

Çocuk yaşta sahnede

Henüz çocuk yaştayken annesi ile babası ayrılan, acı bir gerçeklik olarak onları henüz 60’lı yaşlarında kaybeden Ayten Gökçer, tiyatro yeteneğini keşfeden annesinin desteğiyle 1952’de Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümüne başladı. Muhsin Ertuğrul’un tavsiyesi ile 1957’de Ankara Devlet Tiyatroları Çocuk Tiyatrosu Bölümüne girdi. Bu sıralar, Mümtaz Zeki Taşkın’ın “Oyuncakçı Dede” oyunuyla sahneye adım attı ve arkasından hemen Eleonor H. Porter’ın “Pollyanna” piyesinde hemşire rolünü üstlendi. Hemen bir yıl sonra, 1958’de, girdiği sınavda başarılı oldu, Devlet Tiyatroları kadrosuna katıldı. Devlet Tiyatrolarında ilk olarak Reşat Nuri Güntekin’in “Bu Gece Başka Gece” oyununda rol alan sanatçı, birbiri ardınca rol aldığı oyunlarla adından söz ettirdi.

Yıl 1964’de geldiğinde hayatında büyük bir değişiklik olacaktır. Kendisi gibi oyuncu olan ve aynı zamanda yönetmenlik yapan Cüneyt Gökçer’le hayatını birleştirdi; bu evlilikten Aslı dünyaya geldi.

1965 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı “Taçsız Kral” filminde Ajda Pekkan, Gönül Yazar, Metin Oktay ile sinemaya adım atsa da sanat hayatı boyunca tiyatro her zaman ilk sırada yer aldı. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikalindeki Hürmüz başrolü onun ismini daha da büyüttü. Devlet Tiyatrolarında “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, Don Juan”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “Bernarda Alba’nın Evi” başta olmak üzere 30’dan fazla oyunda rol aldı. Televizyonların sevilen dizisi “Yılan Hikâyesi”nde de oynayan (1999) usta sanatçı, 1988’de “Devlet Sanatçısı” unvanı takdim edildi. 1998’te Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenen Arne Sokouen’in “Balerin” oyununu yönetti.

“En İyi Kadın Sanatçı”

Eşi Cüneyt Gökçer’in 2009’da vefatının ardından Ankara’dan İstanbul’a yerleşti. Ferzan Özpetek’in 2016 yapımı “İstanbul Kırmızısı” filminde Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile kamera karşısına geçti. Sanatçılık hayatı boyunca pek çok ödüle layık görülen Ayten Gökçer, Sanat Sevenler Derneği tarafından “Yılın En İyi Kadın Oyuncusu”, Gazeteciler Derneği tarafından “En İyi Kadın Sanatçı”, Tercüman Gazetesi tarafından “Yılın Sanatçısı”, Ses Mecmuası tarafından “Yılın En İyi Kadın Sanatçısı”, Türk Basın Birliği tarafından “Yılın En Başarılı Kadın Sanatçısı” ve Kültür Bakanlığı tarafından “Büyük Ödül”e değer görüldü.

84 yaşında inme nedeniyle hayatını kaybeden Ayten Gökçer’in cenazesi, Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi.

Duydunuz zilin sesini!

Ayten Gökçer’in vefatından hemen iki gün sonra, 16 Mayıs 2024 tarihinde, Türk televizyon tarihinin en renkli simalarından biri olan Erkan Yolaç da göçtü (D. 24 Şubat 1935) dünyadan… 1985’ten itibaren yayımlanmaya başlanan “Stüdyo Pazar” programındaki “Evet-Hayır Yarışması”nın sunuculuğunu günümüze kadar başarıyla yürüten ve hayatı boyunca istikrarlı bir şekilde sürdüren Erkan Yolaç’ın yarışma sırasındaki sesi pek çoğumuzun kulağındadır:

“Duydunuz zilin sesini. Yarışma başladı. Bir dakika içerisinde o iki kelimeyi kullanmayacaksınız… Mehter marşıyla geliyorsunuz, İzmir marşıyla gidiyorsunuz… Kafanızı emme basma tulumba gibi sallamayacaksınız…” 

Kırklareli (Babaeski) doğumlu olan Erkan Yolaç, Bulgaristan/Sofya’dan Türkiye’ye gelmiş Edirneli bir ailenin çocuğudur. Annesi Hikmet Hanım, babası Alpullu Şeker Fabrikasında çalışan Mehmet Bey’dir. Yolaç soyadının da buradan geldiği bilinmektedir. Erkan Yolaç, babasının mühendis olması (yol açması) sebebiyle “Yolaç” soyadını aldığını bizzat kendisi aktarmıştır.

Belediye anonsçusu

Henüz 6 yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul’a göçen Erkan Yolaç, ortaöğrenimine Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladı, bir yıl sonra ise Kenan Evren Lisesi’nde devam etti. Fakat bir süre sonra babasının tayini Karabük’e çıkınca 1951 yılında yatılı öğrenci olarak Kastamonu Lisesi’nde okumaya başladı. Burada edebiyat öğretmeni şair Rauf Mutluay’ın teşvikiyle belediye mikrofonundan anons işine başladı; böylece ilk mikrofon deneyimini yaşamıştı. Başarılı olduğu için Belediye Başkanı Osman Zeki Oktay’ın isteği üzerine belediyenin bütün anonslarını yapmak üzere görevlendirildi.

Erkan Yolaç, 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nden iç mimar olarak mezun oldu. 1960 yılında Ankara Radyosu’nda bayram özel eğlence programı sundu. Huysuz VirjinOrhan BoranLeyla Sayar gibi isimlerle gazinolarda çalıştı.

Gazinoda ‘Evet-Hayır’

Onu üne ulaştıran asıl proje “Evet-Hayır Yarışması” oldu. Orijinali İngiliz yayın kuruluşu BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uyarlayarak ekrana taşıyan usta sunucu, ilk önce 1962’de Caddebostan Gazinosu’nda denedi ve başarılı oldu. O tarihten itibaren radyoda, televizyonda ve görev yaptığı mekânlarda aynı yarışmayı başarıyla sundu. 1964 sinemaya da adım atarak “Yılların Ardından” ve “Muhteşem Serseri” filmlerinde oynadı.

1976 yılında Asuman Tuğberk (Yolaç) ile hayatını birleştiren Erkan Yolaç, eşiyle birlikte ticarete atılarak tekstil işiyle de iştigal etti. Hayatının son dönemlerinde sağlık sorunları yaşamaya başlayan Erkan Yolaç, çoklu organ yetmezliği sebebiyle 16 Mayıs 2024’te, 89 yaşında iken hayata veda etti. Usta sunucunun cenazesi İstanbul Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Önceki Yazı

Zamanda yolculuğun kapıları “müzelerle” açılıyor

Sonraki Yazı

Tiyatroyu beceremeyene oyuncu denmez

Son Yazılar

Mekan bendedir, sanatım da mekan da!

Tarih sanatçıları hep takıldıkları mekanlar ile andı.  1800’lü yılların ortalarına doğru açılan kafeler sanatçıların sosyalleştikleri, ilham