İnsan, duvar, ekran ve ötesi: “Battığımız Bataklar”

10 dakikada okunur

İnsanoğlunun her çağda ve her imkanla başka bir şekil aldığı su götürmez. Tüketim ve dijital kültür odaklı kentli hayatlarımız düşünme biçimlerimizi de dönüştürdü. Derinleşmekten ziyade yamalanan bir bilincin içinde yaşıyoruz çoğunlukla. Dönüşümün düşünme, yazma, okuma pratiklerimizi etkilemesi akışın bir parçası. Zamanın ruhuna engel olmak mümkün olmadığı kadar anlamsız da. Eskide diretmeden, yeniyi dayatmadan akışın doğallığına kapı aralamanın sanatçı sezgisinin bir parçası olduğunu düşünüyorum hep. Çağın parçalı bilincini önemseyen yazarları, zamanın ruhunu yansıtan metinleri daha önemli buluyorum. 

Aralık 2023’te Can Yayınları’ndan çıkan Ahmet Erkam Saraç imzalı öykü kitabı Battığımız Bataklar çağdaş edebiyattan beklentilerimi karşılayan iyi bir metin olarak öne çıktı. Kitaba da adını veren ilk öykü bilincin, zamanın ve mekânın parçalı kullanımıyla dikkat çekiyor. Öykü boyunca bir yandan çiftin ev içi tartışmalarına şahit olurken bir yandan da adamın zihninde geçmiş kavgalarındaki bir akşama gidiyoruz. Bilinç, zaman ve mekân ikiye ayrılıyor ama mesele aynı yoğunluk ve hissedişle devam ediyor. Bu yüzden ıstırap da büyüyor. Yazar bir nevi parçalanmış aynaların içinde çoğalan görüntüyü bütün incelikleriyle veriyor. Parçalı bilincin bir diğer çarpıcı örneği, bana göre kitabın da en iyi öyküsü olan Yeniden Oyna. Bu sefer çocuklarını yeni kaybetmiş ve bunun sancılarıyla baş etmeye çalışan bir çift misafir oluyor satırlara. Beyaz yakalı bir çalışanın gerek iş yerinde gerekse ev içindeki yas günleri, bu kadar bireyselleşmiş bir toplumda acının paylaşılma/ paylaşılmama biçimini göstermesi bakımından çok çarpıcı. Yalnızca söz konusu öyküde değil tüm metinlerde, topluluk içinde ya da birileriyle birlikte görünen insanın aslında ne kadar yalnız olduğunu güçlü ve başarılı bir şekilde gösteriyor yazar. İnsana dair incelikleri kavrayışı ve bu inceliklere duyarlı oluşu çok net bir şekilde görünüyor. Yeniden Oyna’da bilincin ve zamanın parçalanması yine ön planda fakat esas ilgi çekici olan mekânın kullanımı. Yaşadıkları ortak acıyla çılgına dönmüş karısına herhangi bir desteği olmayan adam işten eve gelmiş fakat aynı zamanda bir bilgisayar oyununda. Bölümleri geçemez ya da vurulup kalırsa rehin alınan bir çocuk ölecek. Metnin mekanının hem ev hem de oyundaki çiftlik, metnin zamanının iki ayrı şimdi, kahramanın bilincinin iki düzeyde birden belirişi şeklinde kurgulanan ve tüm bunların ortak bir akışta var olduğu böyle bir öyküye hayran olmamak mümkün değil.

“Kapının önünde öldürdüğüm adamı hemen gizli bir yere taşıdım, kıyafetlerimi onunkilerle değiştirdim. Bugüne kadar güvenlik görevlisi, garson, seyyar satıcı, torbacı, polis olmuş, açılmadık kapı, girilmedik delik bırakmamıştım. Ortama uyum sağlama konusunda son derece iyi bir geçmişim varı. Tıpkı bugün beni görünce üzülmek zorunda kalan insanlarla kederlenmem gibi. Çaycımız Nurettin abi beni görünce gözyaşlarını tutamamış, sarsıla sarsıla ağlamıştı. Onu teselli etmek de bana düşmüştü. Tüm günü onun zorla içirdiği çaylar ve gönlü olsun diye tekrar içmeye başladığımı söylediğim sigaralarla bitirmiştim.

Adamı ortadan kaldırdıktan sonra etrafı kolaçan ettim. Önümde hiçbir engel yoktu fakat içeride kalan tahminen dokuz adamın arasına tek başına dalmak da pek akıllıca değildi. Hepsiyle tek tek karşılaşmak için bir yöntem bulmam gerekiyordu. Çiftliğin kapısından girdikten sonra yüz metre ilerideki evi ve etrafını şöyle bir süzdüm. Bu koca evin bir tarafında işlenecek bir cinayetin öte taraftan duyulmamasının imkânı yoktu. İşlerimi sessizce görebileceğim bir yer olmalıydı. Çiftlik evinin hemen yanında küçük bir kulübe gördüm. Burada işime yarayacak bir şey bulabilirdim. Eğer ortada bir kulübe varsa içinde muhakkak biri ölecek demektir.” (s, 47)

Mücadele hiç bitmiyor

Ahmet Erkam Saraç ev içinde, sokakta ya da başka duvarlar arasındaki insanların gerilimlerini verme noktasında oldukça başarılı. Tıraş Köpüğünden Bulutlar öyküsü boşanmış bir ebeveynin arasında gidip gelen çocuğu merkeze alarak yazılmış. Evlatla baba arasındaki, evlatla babanın sevgilisi arasındaki, baba ve kız arkadaşı arasındaki tüm iletişim bütün açmazlarıyla seriliyor gözlerimizim önüne. Yazarın çocuk merkezli öykülerinden bir başkası Murat Bir Baba Dese, etrafındaki hengameden habersiz çocuğun dünyasını yine çok başarılı bir saflık ve doğallıkla resmediyor. Murat Bir Baba Dese, Koku ve İçimde Ahlak Yasası bir hapishane üçlemesi de oluşturuyor aynı zamanda. İnsanların başına neler geldiğinden, neden orada olduklarından bağımız, insani merkezde işlenen bu metinlerde atmosfer kurulumları yine oldukça başarılı. Özellikle Koku hapishane üçlemesi diyebileceğimiz bu öyküler grubunun en çarpıcı örneği. Her ranzada ayrı bir dünyanın boy verdiği bu öykü, çok dar bir alana sıkışmış insanların arzuları, tutkuları, kırgınlıkları veya kızgınlıklarıyla içlerine doğru derinleşmelerini işliyor. Zamanın, mekânın ve bilincin parçalanması bu öyküler için de geçerli. Herkes bir şekilde dağılmış fakat zayıf bir dağılma değil bu. Adamlar da çocuklar da ayakta. Yaralı olsalar da hayat devam ediyor. Mücadele bitmiyor.

Öykülerin hepsinde kurmaca, teknik, başlangıç ve sonlar, kilit noktalar, atmosfer kurulumu üzerine düşünmüş ve çalışmış bir yazarın titizliğini görüyoruz. Yola çıkışlar imgesel veya durumsal değil, metinler olay ya da duygu merkezli kurulmuş. Öyküde diyalog kullanımından kişi/ ilişki çeşitliliğine kadar hassasiyetle üzerinde durulmuş her şeyin. Saraç’ın duyguların derinlerine nüfuz edebilmesi, gözlem ve tespitlerindeki ustalık ve atmosfer yaratımındaki başarısı Battığımız Bataklar’ı çok iyi bir ilk kitap haline getiriyor.

Önceki Yazı

Öykümüzün serüveni

Sonraki Yazı

“Karakteristik şehirler bana ilham veriyor”

Son Yazılar

Sessizlik olarak görünen şey

Friedrich Nietzsche, “Bir sanatçının işi konuşmaya başladığı zaman kendisi susmalıdır.” der. Bunun ülkemizde en seçkin örneği