İnsan insanın yurdudur!

/
44 dakikada okunur

Gazeteci Kübra Kuruali: “Biz kendi kültürümüzde insanın insanın yurdu olduğuna inanıyoruz. Adıyaman birbirine yurt olan insanlarla karşılaştığım yerdi. Akademik bir çalışma olarak da bu kitabı sahada görmüş oldum. Bu durumu da belgesele yansıtmak istedim.”

Geçtiğimiz yıl 11 ilimizi de etkileyen Kahramanmaraş merkezli depremin ardından birçok sivil toplum kuruluşu hızla deprem bölgesine intikal etti. İnsan İzi İnsani Yardım Derneği de onlarca sivil toplum kuruluşundan yalnızca bir tanesi olarak bölgede yerini almıştı. İlk önce acil ihtiyaçlar için Adıyaman’da bulunan Polis Amca İmam Hatip Ortaokulu seçilip bir İyilik Merkezi kuruldu. Daha sonra bu İyilik Merkezi depremzedelerin rehabilite olduğu ve hayata karıştığı bir alan olarak öne çıktı. Birbirini tanımayan birçok meslek grubu ve yaştan insan bu okulda buluştu. Çıkarsız bir gönül buluşması olan ve yalnızca iz bırakmayı önceleyen bu İyilik Merkezi’nin hikayesini Gazeteci Yazar Kübra Kuruali Tvnet aracılığıyla belgesel haline dönüştürdü. Gazeteci olarak dahil olduğu hikayede bir iyilik gönüllüsü olarak çıkan Kübra Kuruali ile gerçekleştirmiş olduğu “Adıyaman Blues” belgeselini konuştuk.

İnsan İzi İnsani Yardım Derneği ile nasıl tanıştınız? Neler hissettiniz ve ne düşünüyorsunuz?

İlk önce İnsan İzi Derneği Başkanı Umut Sarıkaya ile tanıştık. Daha sonra derneği tanıma fırsatım oldu. Sivil toplum kuruluşları geçmişi olan biriyim. Benim de Afrika ile ilgili hizmetler yapıyor oluşu dikkatimi çekmişti. Şu anda Afrika’da bir belgesel çalışması için bulunuyorum. O dönemde de Afrika ile ilgili çalışmalar yürüten arkadaşların çalışmaları ilgimi çekiyordu. Bu bağlamda İnsan İzi’ni de takibe almış oldum. 

Kahramanmaraş merkezli 11 ilimizi etkileyen deprem olduktan sonra sizde neler değişti? 

Malatya’da, İskenderun’da ve Kahramanmaraş’da gezilerden tanıdıklarım, sık sık görüştüğüm kişiler ve aile dostlarım vardı. Onların birçoğu evsiz kaldı ve şehirlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Deprem hepimizi sarsmıştı ama o bölgede bir tanığın zaman çok daha başka oluyor. Bu bağlamda bir insanın doğup büyüdüğü yerin yok olmuş olmasını onları dinlerken  çok yakından hissettim ve bu durum da beni çok etkiledi.

 “Adıyaman Blues” belgeselini yapma fikri nasıl ortaya  çıktı? Siz neler hissettiniz?

Biliyorsun ki ben Nihayet Dergisi’nde dosya dergiciliği yapıyorum. O dönemde de arşivlik bir şey bırakmak istemiştik. Önce o ay çalıştığımız dosyayı iptal ettik, ne yaşandığını anlatmaya çalıştık. Daha sonra da “Şehirleri nasıl dizayn etmeliyiz? Deprem bize neyi gösterdi ve neler üzerine düşünmeliyiz?” konulu bazı hafıza ve mimarlık konuları üzerinden depremi unutturmamaya ve konuşmaya devam ettik. Sahaya da çok fazla gitmek istemiştim. İlk fırsat bulduğumda depremin 40. günüydü. Ben başka bir sivil toplum kuruluşunun davetiyle bir grup arkadaşımla Adıyaman’da olacaktım. O bölgede o dönemde sel de olmuştu. Bununla bağlantılı olarak benim gitmeyi planladığım kuruluş planını erteledi. Ben biletimi almıştım. O sırada İnsan İzi İnsani Yardım Derneği’nin de Adıyaman’da bir okula yerleşmiş olduğunu biliyordum. Dernekle de ara ara neler yapıldığına dair iletişim halindeydik. Ben İnsan İzi Derneği Başkanı Umut Sarıkaya’yı aradım, gelip gelemeyeceğimizi sordum. Umut da gelebileceğimizi, memnun olacaklarını söyledi. Ben ve arkadaşlarım bu vesileyle Polis Amca Ortaokulu’nun bahçesindeki İnsan İzi’nin İyilik Merkezi’ne gitmiş olduk. Sadece 3 gün kalmayı planlıyorduk. O 3 gün pek çok şeye vesile oldu. Ben de saha izlenimlerimi uzun uzun Nihayet Dergisi’ne uzun uzun yazmıştım. Dergicilik öncesinde belgesel ekiplerinin yapım koordinasyonlarını yürütüyordum, 5-6 yıl ara vermiştim. Hep aklımda bir belgesel yapma fikri vardı, doğru hikayeyi arıyordum. Hem deprem hem de İnsan İzi’nin bir iyilik merkezine dönüştürdüğü okulda her renkten insanın hiç tanımadıkları kişiler için yola çıkmış ve bir şeyler yapıyor olmaları beni çok sarsmıştı. Hiç birbirini tanımayan insanların yalnızca bir amaç için bir arada olup aile haline gelmiş olmaları çok etkileyiciydi. Bu enerji ilk üç günde bana geçti. Adıyaman üzerinden Malatya’ya döndüğümüz karlı yolda kurulan çadırları izlerken iyiliğin bulaşıcı olduğunu anlatan bu hikayeleri bir belgesel haline getirmeliyim diye düşünmeye başlamıştım. Belgeseli yapacağıma inanıyordum fakat bu kadar erken olacağını düşünmemiştim.

Savaşın yıkıcılığıyla depremin yıkıcılığı benzer

Belgeselin ismi çok ilgi çekici duruyor. Caz ve blues seven biri olarak şahsen ilk duyduğumda belgeselin adını tüm dünyanın renkliliği ve birleştiriciliğini hissettim. Siz ne anlatmak istediniz?

İlk yazımı da “Adıyaman Blues” başlığıyla yayınlamıştım. Belgesel de “Adıyaman Blues 1” ve “Adıyaman Blues 2” başlıklarıyla yayınlandı. Blues müziği içerisinde hüzün barındırır. Adıyaman’da hissettiğim de o duyguydu. Hüzün ama içerisinde umut barındıran bir hüzün. “Saraybosna Blues” kitabını da çok severim. O sıralarda da Ketebe yayınlarından kitabın yeni baskısı çıkmıştı. Kitabı okurken savaşın yıkıcılığıyla depremin yıkıcılığı arasında çok büyük benzerlikler olduğunu fark ettim. Kitaptan ve bu benzerlikten etkilendiğim için kitabın adına da bir selam yolladım diyebilirim.  

Rollerimizi bıraktık, orada ne gerekiyorsa o olduk

Sivil toplum gönüllüsü olmakla gazeteci olarak bölgede bulunmanın nasıl farkları ve zorlukları vardı?

İlk gittiğimde bir gazeteci olarak bir köşede durmayı ve izlemeyi tercih ettim. 3 gün kalacağımız için bizden de pek bir şey beklememişlerdi. Bol bol depremzede insanlarla ve gönüllülerle konuştum. Genelde okulun bir köşesinde durup seyrettim. İkinci kez gittiğimde orada bulunan gönüllüler ve halktan insanların sürekli bir köşeden izliyor olmam dikkatlerini çekmiş ve “Sonradan anladık senin böyle bir şey için izlediğini” dediler. Okulun bahçesinde çocukların nasıl oynadıklarını, terapistlerin ne yaptığını, nasıl yemek dağıtıldığını izledim. Aslında değişen hayatı izledim ve şehrin içerisinde çıkıp yürüdüm. Sonra gittiğimde duygularım değişti. Bunları yazacağıma emindim ama kendimi orada çalışan bir sivil toplum gönüllüsü olarak hissediyordum. İlk gittiğimde aile olma hissi beni çarptı. İkinci gittiğimde ise yıllardır tanışıyormuş gibi karşılandık. Ne iş varsa ona koyulup yapmaya başlıyorsunuz. Onların içerisinde yer alıp çalışıyor olmam benim gazeteci kimliğimi de örttü. Sadece bu dönüşüm bende olmadı. Terapist arkadaşlar bir proje kapsamında oradaydı ama onlardan da mutfakta çalışan, yer silen ve çalışan vardı. Aramızda çok sayıda öğrenci, öğretmen, sosyal hizmetler sorumlusu ve birçok meslek grubu yer alıyordu. Herkes orada kendi rollerini bir kenara bıraktı ve depremzedeler için bir şeyler yapmaya çalıştık. 

Belgeselde depremden 1 yıl sonra kuş uçuşu baktığınızda neler gördüğünüzü aktarmışsınız. Unutmanın çok fazla kolaylaştığı bir çağda bir deprem belgeseli yapmak size nasıl hissettirdi? Ne düşünüyorsunuz?

Tam olarak çok fazla unutan bir millet olduğumuz için hafızamızı tazelemek için yaptım diyebilirim. Asla unutulmasın ve bazı dersler çıkarabilelim diye… 1. Bölüm o yüzden biraz tarihçe anlattım. Sahaya gittiğimde depremin 1. yılına yaklaşıyorduk. Sahanın çok geniş olmasından kaynaklı yavaş ilerleyen şeyler var. İnsanlar konteynerde bir bayram daha geçirdiler. Umuyorum ki seneye konteynerde olmazlar. Şehir eski enerjisine dönmeye çalışıyor ama inanılmaz yaralı insanlar. Kabristana her gittiğimde hep yüzüme bu durum çarpıyor. Herhangi bir kan bağı olmaksızın ara ara o illere gidip o insanların yanında olduğumuzu göstermemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Yazıp çiziyoruz ama görüntü çok etkili. Bu etkiyi kullanıp görüntüde de bir takım izler kalsın istedik. Acının devam ediyor olması, hanelerin boşalmış olması, enkaz çalışmalarının hala devam ediyor ve her yerin toz içerisinde olması Adıyaman’a ve bölgedeki diğer şehirlere her gittiğimde beni çok sarstı. Maalesef bazı ev sahiplerinin de 3-5 katı artışlarla çok fahiş kiralar aldıklarını da duyduk. 

Sahada  bir yapbozun parçaları gibiydik

Belgeselde görüş bildiren kişileri dinlediğimizde bir kitabın sayfaları ya da bir filmin başka sahneleri gibi hissediyoruz. Aşçı, öğrenci, mühendis… Her renkten insan ve parçalar birbiriyle anlaşmadan çok özel bir kompozisyon oluşturmuşlar. Bu konuyu nasıl gözlemliyorsunuz?

Orada Türkiye’nin dört bir yanından ve Dünyanın pek çok ülkesinden insanla karşılaştım. Oraya gönüllü olarak gelmiş ve yolları Adıyaman’a düşmüş insanlar vardı. Bu işlerin nasip işi olduğunu çok defa arkadaşlarla konuştuk. Allah’ın bize nasip olarak Adıyaman’ı yazdığına inanıyoruz. Başka birine; Hatay’ı, İskenderun’u, Kahramanmaraş’ı ya da Malatya’yı yazmış olabilir. Öğrenci ya da meslek sahibi olun, kaç yaşında olduğunuz fark etmeksizin orada çok sayıda genç vardı. Bu durum da ülkenin geleceği için bana çok umut verdi. Bu kadar gencin kendi konforunu bir kenara bırakıp gitmesi çok önemliydi. Fark edemediğimiz farklı zamanlarda gittiğimiz gönüllüler de vardı. Toplamda 150 kadar gönüllü vardı. Ben onların içerisinden temsilciler seçmiş oldum ve 35 kişiyle röportaj yaptım. Bir belgeselde 40 dakikaya bu kadar kişiyi sığdırmak çok zordur. Fakat biz orada bir yapbozun parçaları gibiydik bunu yansıtmak istedik. Konuşulurken arşiv görüntüleri aktı ama bu böyle bir belgeseldi. Arşiv bırakma niyetindeydik, o insanları da görmemiz gerektiği bir senaryoya yerleştirdim. İnsan İzi Derneği sponsorumuz olduğu için onları merkeze almak istedim. Sorduğunuz sorunuzdan sizlere de bu durumun geçtiğini görüyorum, çok mutlu oldum. 

Belgeselin özüne baktığımda Adıyaman’ın herkese farklı şeyler öğrettiğini görüyoruz. Siz temel olarak neler öğrendiniz? 

Adıyaman bana; aile olmanın kan bağıyla olmadığını, iyi günde ya da kötü günde tanımadığınız insanlar için yola çıkmanın ne kadar değerli olduğunu ve zihnimizin tazelendiğini, çok farklı bir grupla hepimizi farklı bir yere taşındığını gösterdi diyebilirim. Böyle bir ortamda kurulan bağın samimiyetle devam edebilmesinin hayret ve şaşkınlığı içerisindeyim. Zor zamanda yola çıkıp zor durumda olan insanların yanında olmak bizim hayatımızı da kolaylaştırdı. Pek çok gönüllü de bu durumu anlattı. Aile olmak ve samimiyet duygusu ön plana çıktı. 

Belgeseli yapmadan önce elimde olan bir kitap vardı. Belgeselin senaryosunda da yararlanmak istemiştim. Rutger Bregman, “Çoğu İnsan İyidir” kitabında aslında bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini, insanların iyi olduğu noktadan hayata bakmayı başarabilirsek iyilerin sayılarının fazla olduğunu II. Dünya Savaşı sonrası yapılan araştırmalara dayanarak anlatıyor. Kitabın tezi şu aslında; Niccolò Machiavelli, Thomas Hobbes ve Sigmund Freud insanın insanın kurdu olduğu ve insanın kötülüğü üzerine birçok şey söylediler. Biz kendi kültürümüzde insanın insanın yurdu olduğuna inanıyoruz. Adıyaman birbirine yurt olan insanlarla karşılaştığım yerdi. Akademik bir çalışma olarak da bu kitabı sahada görmüş oldum. Bu durumu da belgesele yansıtmak istedim. Umut ile senin vesilenle tanışmıştık. Senin vesilenle tanıştığım bir organizasyonda belgesel yapıp yine sana röportaj vererek pek çok insanın yapmış olduğu güzelliği anlatmış oldum. Bu durum da iyi bildiğimiz insanları birbiriyle tanıştırarak iyilerin sayısını çoğaltmaya örnek bir durum gibi geliyor.

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              

Önceki Yazı

Sanat özgündür, seri üretim değildir

Sonraki Yazı

Müzelerimiz “sıkıcı” mı?

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne