İnsan kalabilme sanatı: Çocuk ve Balıkçıl

21 dakikada okunur

Umut hep vardır, var olacaktır, olmalıdır. Dünyayı yaşanılır kılan, insanı direnmeye ve üretmeye iten en önemli eylemdir umut etmek. Sanat her şeyin daha iyi olma ihtimalinin her daim bâki olduğunu hatırlatmaktır çoğu zaman. Hayao Miyazaki, en kederli, en kızgın anlarında bile yüzlerine sakladığı gülümsemeyi, umudu bırakmayan karakterleriyle en son filmi Çocuk ve Balıkçılla tekrar selam veriyor seyirciye. Zorlu bir hastalık sonucu kaybettiği annesinin, depremlerin, 2. Dünya Savaşı’nın yıkımı ve tüm bunların yarattığı derin travmaları; Abbas Kiyarüstemi’nin Köker Üçlemesi’nde olduğu gibi Ve Yaşam Sürüyor diyerek ama umudu elden bırakmayarak bu filminde de paylaşıyor bizlerle. Yugoslavya Savaşı’ndan tutun Irak’ın işgaline kadar bir çok vahşete filmleriyle dikkat çeken yönetmen, Nanking katliamını kabul eden bir Japon olarak da savaş karşıtlığını; söylemleri ve eserleriyle dünyaya aktarmaya devam ediyor. 

Miyazaki diğer filmlerinin aksine bu son filminde savaş sahnelerini daha az tutarak, savaşlardan ziyade insanın kendiyle kavgasına, bu dünyadaki yolculuğuna odaklanmış görünüyor. Usta, çocukluğuna tekabül eden ama tüm ömrünü kaplayan savaşın yıkıcı fiziki evreninden –filmin bazı sahnelerinde savaşın izlerini hissettirse de-  ölüm, öfke, yas, yaşamın anlamı, insanın sorumlulukları, insanın bu dünyada ve öldükten sonra nasıl göründüğü, insanın eylemleri ya da sessizliğiyle bu dünyaya kattıkları, bu dünyadan götürdükleri üzerine düşüncelerini Rüzgar Yükseliyor’un ardından bu filminde de izleyiciye aktarıyor.

Umut izleyiciyi bırakmıyor

Miyazaki Çocuk ve Balıkçılda, 2. Dünya Savaşı’nda annesini bir bomba sonucu yangında kaybetmiş bir çocuğun savaşın devam ettiği bir coğrafyada hem güvenlik hem de yeni bir yaşam için rahmetli annesinin baba evine dönüşünü, yeni bir anneyi, yeni bir kardeşi, yeni bir aileyi, yeni bir düzeni kabul etmesini anlatıyor. Yas, kaygı, uyum, savaş, ölüm ve yaşam kavramları etrafında dönen film ustanın her zaman yaptığı üzere Japon kültürü, inançları, mit ve mitolojileri, metaforlar üzerine kurulu. Filistin’de yaşanan katliamlara vicdan sahibi insanların sessiz kalmadığı bugünlerde film ayrı bir anlam kazanıyor. Savaşın yarattığı kıtlığı evin hizmetkarlarının küçük bir bavul yiyecek için kurdukları hayallerle unutmaya çalıştığı sahneler, insanı yardımın ulaştırılamadığı Gazze’yi gözlerimiz önüne getiriyor. Ana karakter Mahito ölen annesinin ardından düşünde ya da uyanıkken her “anne” dediğinde aklımıza Gazze’de yetim, öksüz kalan çocuklar ya da aralıksız yağan bombalarla yaralanan, ölen çocuklar düşüyor. Diğer filmlerine nazaran daha karamsar bir hava yaratılmış olsa da umut izleyicinin elini bırakmıyor Çocuk ve Balıkçılda. Yanan bir annenin küllerinden Mahito’nun yeni yaşamının, kardeşinin; başka insanların ya da bir başka açıdan bakarsak sanatın doğuşu yani warawaralar, sonların aslında başlangıç olduğu mottosunu destekliyor. Seksen iki yaşındaki usta, yıkılan kule gibi yaşam ve sanatı, yıkıntılardan yeniden doğmak olarak da ele alınıyor.

İnsanlar özellikle de çocuklar baş edemedikleri durumlarda hayal dünyalarına, masallara sığınırlar. Bazı travmalar ise hayali bir arkadaşı, düşmanı, bir kurguyu, alternatif bir dünyayı bir savunma biçimi olarak çağırabilir. İnsan, kimi zaman gerçek dünyanın bir yansımasını görür bu yeni evrende; tıpkı Pan’ın Labirenti, Foll, Big Fish filmlerinde olduğu gibi. Kimi zamanda bambaşka bir alemde kendini keşfedeceği, kararlarını sorgulayacağı, değişeceği bir serüven yaşar Alice Harikalar Diyarında olduğu gibi. Çocuk ve Balıkçıl bu iki savunma ve sorgulama biçimini de barındıran bir film olarak Miyazaki’nin filmografisine eklenmiş. 

Mahito annesinin babaevine geldiğinde taşıdığı korku, özlem, kaygı gibi zorlayıcı duyguların yükünü taşımakta zorlanan bir çocuktur. Yeni düzeni, hele de Tokyo gibi büyük bir şehirden göç eden, annesini savaşta kaybetmiş, üstelik teyzesinin yeni annesi ve kardeşine gebe olduğunu öğrenen Mahito etrafındakilerle arasına duvarlar örer. Bu şekilde kabullenemediği acı gerçeklerden kaçacak, çizdiği sınırlarla kendini koruyacaktır. Ekonomik üstünlüğü olan bu şehirli çocuğun taşradaki onu kıskanan yaşıtları arasına mesafe koyması hele de babasının “okula arabayla giden bir yabancının çok havalı olacağını” söylemesi düşünülürse doğaldır. Nitekim taşraya ve yeni hayatına uyum sağlamayı istemeyen Mahito için şehirli/taşra ayrımı bulunmaz bir fırsattır. Mahito, akranlarıyla arasındaki kıskançlığı, münakaşayı fırsat bilerek kendi başını derin bir biçimde taşla yarar; kanlar içinde eve gider. Özellikle duygusal olarak kendini yalnız hissettiği bu dönemde bu yarayla beklediği ilgiyi bulmak ve okuldan uzaklaşmak, kendi dünyasına çekilmek hesaplarına göre ona iyi gelecektir. Ama işler umduğu gibi olmaz. Başına açtığı yara onu derin bir sorgu ve kabullenişin içine çeker. O yara Mahito’yu bambaşka bir hale çevirir, olgunlaştırır, görüş biçimini değiştirir. Tıpkı Kule’nin içinde iletişimsizliğin insanları yiyip bitiren bir şey olduğunu gösteren insan yiyen devasa muhabbet kuşlarının, yaşanan dünyaya kaçtıklarında yani sınırlar kalktığında iletişimin sembolü sevimli muhabbet kuşlarına dönüşmesinde olduğu gibi. Önyargı ve öfkeden uzak birbirini gören gözler insanın doğru biçimde görmesini sağlayacaktır.

Miyazaki daha önceki filmlerini hatırlatan sahne ve karakterle Mahito’nun yolculuğunu anlatır bize. Rüzgar Yükseliyorda deprem sonrası ateşler içinde koşan ve ailesini arayan Jiro’yu, Howl’un Yürüyen Şatosu’ndaki ateş cini Calcifer’i, Howl’un istemediği bir renkle boyadığı saçlarının ardından erimesini, farklı dünyalara açılan sihirli kapıları ve ninelerin yüzlerinde anımsadığımız Sofia ve Kötülükler Cadısı ya da Gökteki Kale’deki korsan anneyi ve Gökteki Kale’nin sakin bahçesini ve daha birçok şeyi yakalayabiliyoruz bu filmde. 

Ustanın olgunluğu kendini gösteriyor

Hikâyenin sakinliği, ölüm teması, iyi ile kötünün mücadelesinden ziyade karakterin kendi iç dünyasıyla hesaplaşması, Çocuk ve Balıkçıl filmini Rüzgar Yükseliyor filmine daha yakın bir çizgiye çekerken, seksen iki yaşındaki ustanın olgunluğunu, hayat ve sanat yolculuğunu, evrenini de ortaya koyuyor. Kule sahibi Büyük Amca’nın üç günde bir yaptığı bloklarla kuleyi ayakta tutmaya çalışmaktan yorulması, görevini varisine tevdi etmek istemesi, iki dünya arasındaki sınır, ustanın ölümü kabullenmesi ve sanatını devam ettirecek bir varis araması; blokların yıkılmasıysa ölümü, varis bulamamasını, hem sanat hem kendi dünyasının sonlanması olarak okunabilir. Ya da blokların/kulenin yıkılması, Mahito ve teyzesinin geri döneceği dünyaya/dünyamıza karşı sorumluluklarımızı gerçekleştirmenin her şeyden evla olduğu, bu minvalde sorgulamanın, yeri geldiğinde kötü ya da işlevsiz tarafımızı yıkıp yeniden yapmanın gerekli olduğu mesajını da veriyor olabilir. Burada Mahito’nun Kule’yi ayakta tutacak kimse olma görevini, başkalarını suçlamak için başına açtığı yaradan yola çıkarak, iyi bir olmadığını belirterek reddetmesi; insanın kendiyle hesaplaşarak olgunlaşabileceğinin altını çizmesi açısından önemli. İnsanın kendiyle ve toplumla hesaplaşması ilkeli bir hayatının sonucu olduğu gibi ilkeli bir hayatın kurulmasına da sebep olacaktır. Sanatçının yaşamı ile eserleri arasındaki bağlantıyı en açık biçimde görebildiğimiz yönetmenlerden biri olan Miyazaki, her pazar nehri temizlemeye giden, tabiata, ekolojik dengeye önem veren, dengenin bozulmaması için çaba gösteren, savaş karşıtlığını kendi ülkesini dahi eleştirerek gösteren bir sanatçı olarak eserlerini de ilkeleri üzerine inşa eder. Bu bilgi üzerine Miyazaki’yi Mahito’nun yerine koyarak yaptığımız Çocuk Ve Balıkçıl okuması esere yeni kapılar açacak, filmin başka bir katmanını görmemize, ustasın olgunlaşma yolculuğunu anlamamıza vesile olacaktır.

Mahito tıpkı içindeki duygular gibi onu kışkırtan, onu taciz eden Balıkçıl Kuş’u öfkeyle takip ediyor filmin başlarında. Hadiselere ve ölüme duyduğu öfkenin bir dışavurumu olarak açtığı o yaranın nehre düşmesi sonucu kapanmaması, iltihaplanması, ateşlenmesi ve taşın beyinde yarattığı sarsıntı onu da tıpkı zorlu hamileliği neticesinde hastalanan müstakbel annesi gibi yatağa düşürüyor. Buradan sonra hikâye yaranın yarattığı travma sonucu bir rüya ya da ruhun dünyayla öte alem, ölümle yaşam arasındaki bekleyişi olarak devam ediyor. Hem araf hem de ölümden sonraki yaşam olan Kule duvarları vasıtasıyla dünya ile arasına sınır çiziyor. Farklı mekanlara açılan kapıların bazısı halihazırda yaşanan dünyaya –Howl’un Yürüyen Şatosu’nda olduğu gibi- bazısıysa ölülerin kendi dünyalarına açılıyor. Bu kuleye girmek ölüme son derece yaklaşmak, çıkabilmekse yaşama devam edebilmeye karşılık gelse de aslında asıl mesele kuleye girmek ya da çıkmaktan ziyade ölümle kalım arası o bekleyişten kimin nasıl hayata döndüğüdür. Yani benliğimizde açtığımız ya da başkaları tarafından açılan yaraların ardından kim olarak, ne yaparak ve hangi ilkeler üzerine hayata devam ettiğimizdir. Kule, içindeki tüm oyunlara, turnalara, balıkçıl kuşlara, koca balıklara, nasibini alamayan bedensiz ruhlara, dev muhabbet kuşlarına, karamsarlığına rağmen; gerçek dünyada karşılığı olan koruyucu bibloları, warawaraları, kulenin sahibinin yani Büyük Amca’nın yaşadığı yerin sakinliği ve aydınlığıyla cennet tasvirlerini andırarak umut veren bir yerdir.

Filmin sonuna doğru Kuşlar Kralı’nın beklenmeyen hamlesiyle Kule içindekilerle birlikte yerle bir olurken Mahito annesinin dünyaya dönmesini ister ama annesi yerinin kule olması gerektiğini ve onu doğuracağını yani yaşamının onunla devam edeceğini söyler. Oğlunun yaşlarında olan anne Mahito’nun korkularının aksine son derece mutlu, huzurlu ve güçlüdür. Gözlerinin önünden gitmeyen, annesini yangında kaybettiğini hatırlatan o görüntü, annesinin yaşamı özetleyen umut dolu cümleleriyle korku ve suçluluk duygusunu ondan alıp götürerek kaybolur. Bir insanı ya da eseri doğurmak dünyaya umut vermektir çünkü. “Ateş beni korkutmuyor.” diyen annesi Mahito’yu yeni yaşamına geçmişteki olumsuz duygularından arınmış bir biçimde, güçlü bir çocuk olarak gönderir. Onu ve teyzesini girilmesi yasak doğum odasında saran, onları adeta bir mumyaya benzeten sargı bezlerini andıran kağıtlar ikisini de çoktan iyileştirmiştir hem. Mahito, savaş bitince yeni ve büyümüş bir aile olarak Tokyo’ya dönmeye, geçmişte duyduğu öfkeyi ve korkuyu tıpkı Balıkçıl Kuş’un dediği gibi unutmaya, ardında bıraktığı taşrayı kendini bulduğu yer olarak hatırlamaya ve yeni yaşamına Kule’deki tecrübelerinden sonra çoktan hazırdır artık. 

Miyazaki hayatını şekil veren hadiseleri ve ilkeleri bizden sakınmamıştır yine. Çocuk ve Balıkçıl’daki Kule’yi, Gökteki Kale, Howl’un Yürüyen Şatosu’ndan çok daha az bir kalıntıyla korumuş, Mahito’nun elindeki küçük bir blokla Kule’nin var olduğu gerçeğini, yani “bir parça umudu” var olan sembol ya da nesnelere değil insana bırakmıştır. Diğer filmlerinde çok daha belirgin bir umut duygusuyla seyirciyi baş başa bırakan yönetmen bu sefer umudun elimizdeki o küçücük parçada, kendimizdeki değişimde olduğunu anlatmıştır. Özellikle de Gazze’de Filistin’de yaşanan soykırıma karşı devletlerden ümidi kestiğimiz şu acı dolu günlerde tıpkı Filistin’e destek için dünyanın dört bir yanında bir nehir gibi insanlığın kalbine akan halkları Mahito’nun avucundaki blokla sanki ima etmiştir. İnsanın nasıl yaşadığı, neler bıraktığı, hangi ilkeler üzerine öldüğü ve neyi muhafaza ettiğidir asıl olan. Usta hiç istemesek de veda diyebileceğimiz bu filminde insan kalabilmenin kıymetini hatırlatmıştır yine. Nehri kirleten yüzlerce kişi olmasına rağmen o bir kişi olup o nehri inatla temizlemek, en başta umudu kendinden kesmemektir. Çünkü umut dünyayı ve insanı koruyan en güçlü muhafızdır.

Önceki Yazı

Dijital platformlar seyircisiyle barışmak istiyor 

Sonraki Yazı

İstanbul’da sonbahar ve sanat rüzgarı

Son Yazılar

Burgazada, Sait Faik ve gençler

Sakarya Cemil Meriç Sosyal Bilimler Lisesi öğrencileriyle yazar Sait Faik’in vefatının 70. yılında Burgazada’da birlikteydik. Burgazada

Şiir daima bir fazladır

Şair İhsan Deniz: “Şiir kendi başına vardır, olduğu yerde durur, orda, ancak orada vardır. Tanımlar ne