İnsani duyguları fotoğraflarla anlatmak: ARADA 

/
25 dakikada okunur

Bir Coşar Kulaksız sergisi olan ARADA, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kültür Sanat Merkezi Tophane-i Amire’de sanatseverlerle buluşuyor. Üç yıldır üzerinde çalıştığı projesi ARADA ile noktalanan Kulaksız sergi ile ilgili şunları aktardı: “Fotoğraf çekerken kendimi asla kısıtlamam. Benim fotoğraflarım zamansız ve mekânsızdır. Genelde insanı figür olarak kullanırım. Asıl aktarmaya çalıştığım şey, duygu. Boşluk, yalnızlık, kaybolmuşluk, arada kalmışlık, sıkışmışlık… Bunlar aslında insanın yüzleşmekten korkutuğu duygular. Ben bu duyguları fotoğraflarımla yansıtmak istedim ki insanlar yüzleşsin diye.” 

Fotoğrafçılık onda baba mesleği… Ortaokul yıllarında babasının ona verdiği yarı otomatik makineyle fotoğraf çekmeye başlayan Coşar Kulaksız, ulusal ve uluslararası yarışmalarda birçok kez ödüller almış ve eserleri sergilenmiş. Babası A. Halim Kulaksız gibi fotoğrafa gönül veren Kulaksız, mart ayında İngiltere’de düzenlenen Format Festival Derby 2023’e katılan ilk Türk sanatçı oldu. Bugünlerde ise Kulaksız yeni bir heyecan içinde. Üç yıldır üzerinde çalıştığı yeni sergisi ARADA, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Kültür Sanat Merkezi Tophane-i Amire’de sanatseverlerle buluşuyor. Dünyanın farklı ülkelerinden çektiği fotoğraflardan oluşan sergi “insanın arada kalmışlık duygusuna” vurgu yapıyor. Küratöryel konsept ve sergi tasarımını Bülent Erkmen’in yürüttüğü sergi, 15 Ekim’e kadar ziyarete açık kalacak. 

ARADA sergisinin yolculuğunu konuşalım önce…

Bu proje üzerinde üç yıldır çalışıyorum. Farklı ülkelerde çektiğim karelerden oluşuyor. Güney Amerika, Avrupa, Orta Doğu elbette Türkiye’den de kareler var. Tabii bu mekânlar, ülkeler bahane önemli olan duyguyu aktarabileceğim kareleri yakalamak. Fotoğraf için yeni bir projeye başlarken kendimi kısıtlamıyorum. Konum “İstanbul’da Sonbahar” gibi bir şey olmuyor. Kendi duygularıma sipariş veremem. Bazen öyle istekler gelir ya, şu konuda şurada çekim yap gibi… Böyle olmaz. Kendi duygularıma sipariş verirsem hissi yansıtamam. Fotoğraf çekmeye başlıyorum ve hislerime bırakıyorum. O an ben nasıl hissediyorsam o kareler çıkıyor. Bu serüven içinde kendimi rahat bırakıyorum. Önce format oluşuyor yatay mı dikey mi? Burada da bir sınırlamam yok. Kendimi nasıl ifade edebileceğimi o akış içinde buluyorum. Ve bir yerde tamam diyorum. O zaman bu proje benim için  tamamlanıyor. Çünkü bir yerde sonuçlanması gerekiyor. Fotoğraflarımı alıp Bülent Akman’ın yanına gittim. Kendisini 20 yıldır tanırım. Bu işte usta bir isim. Eğer benim fotoğraflarımda Bülent Akman bir şey görüyorsa, “Tamam diyorum. Ben bir şeyler aktarabilmişim.” Bir de fotoğraflarımı şiirlerle birlikte götürüyorum. Aslında fotoğrafın kendisi sessiz bir şiirdir. Şiir ise sesli bir anlatım. Bazen çektiğim kareler beni etkiliyor dökülüyor mısralar bazen de yazdığım bir şiir karelerimi etkiliyor. ARADA sergisi içinde Bülent Bey’e hem fotoğraflarım hem şiirlerimi götürdüm. Sonra bana “Ben seni anladım. Sana bir şiir kitabı da çıkaralım.” dedi. Sonra bir gece yarısı bana mesaj attı. Benim Arasındayım adlı bir şiirim vardı. Arada kalmışlığı anlatıyor aslında. İnsanoğlu hep iki şey arasında kalmaz mı? Gitmeli miyim kalmalı mıyım? Kalbimi mi dinlemeliyim yoksa mantığımı mı? Herkes arada kalmışlıkla hareket ediyor. Fotoğrafları çekerken de medeniyet, doğa, insan hisselerinin çatışması gibi hisler uyanmıştı bende. Bunu Bülent Bey’e söylemiştim. O da Arasındayım şiirimi okuyunca serginin adını koymuştu ve ARADA oldu… Sergiyi gezen insanlar konuyu daha iyi anlayacak. Öyle bir konsept hazırlandı ki ikili bir konu anlatımı olacak. Hiçbir fotoğraf tek değil. Sergide 30 kare var ama 15 set halinde. 

(Coşar Kulaksız ve Merve Yılmaz Oruç)

Siyah beyaz kareler daha iyi anlatıyor

Peki bu kareleri nasıl bir his ile çektiniz?

Benim fotoğraflarım zamansız ve mekânsızdır. Bu sergideki karelerde öyle. Asıl aktarmaya çalıştığım şey, duygu. Genelde yaşadığım his; boşluk, yalnızlık, kaybolmuşluk, arada kalmışlık, sıkışmışlık… İnsanın aslında yüzleşmekten korkutuğu duygular. Bunlar hepimizin kaçtığı duygular. Ben bunları fotoğraflara yansıttım ki insanlar bu duygularla yüzleşssin diye. Umarım gelen ziyaretçilere de bunu hissettirebilirim. 

Kendimi kısıtlamıyorum dediniz. Bu çekimler planlı değil miydi, anlık mıydı? 

Seyahat ederken hiçbir yere fotoğraf çekmemek için gitmem. Bu bana babamdan kalan bir miras gibi. Benim fotoğraf makinem her zaman yanımdadır. O yoksa bile cep telefonum vardır. Bu karelerde aslında geçerken yakalanmış kareler. Sergilenen eserler arasında iki koridor arasında kalmış bir insan figürü var. Ben o kişiye sen buradan geç, yürü ya da dur demedim. O anlık bir şeydi. Bir perspektif oluştu ve ben de çektim. 

Fotoğraflar siyah-beyaz… Sizin kareleriniz genelde böyle. Neden?

Bülent Bey’e yüzlerce kare götürdüm o bu otuzunu seçti. Aslında bu siyah beyaz karelerin ortasında bir noktada renk var. O da zaten arada kalmışlıkla alakalı. Bu sergide birkaç tane renkli fotoğraf var onlarda diğer siyah beyazlarla arada kalmış durumda. Vermek istediğim anlatmak istediğim o his siyah beyaz karelerle oluyor. Fotoğrafta önemli olan hissi aktarmak. O yüzden sanat yapıyoruz. Kızlarım bana o siyah beyaz kareleri gördüğünde, “Kendini yalnız hissettiğinde bizi arayabilirsin” diyor. Sanatın amacı en kısa yoldan zihninize ve kalbinize ulaşmasıdır. Çok konuşmadan esere baktığında “Evet bu adam yalnız. Acaba ben de mi yalnızım. Hepimiz mi yalnızız” gibi bir sorgulamaya giriyorsa sanatsever o doğru bir karedir.

İnsan benim için sadece figür

Eserlerinizde insan portresi yok. Sanki bir figür olarak var oluyor sadece insan, karelerinizde…

İnsan portresi çekmeyi kendime çok yakın hissetmiyorum. O ayrı bir ustalık gerektiriyor bence. İnsanın duygusunu bir mekânla ya da boşlukla anlatabilirim ama portre çekemem. Bir de fotoğrafa insan koyduğunuzda farklı bir dram yaratıyor ve sadece insana odaklanıyorsun. O yüzden genelde figür olarak kullanıyorum fotoğraflarımda. Ama Amazon’da beni çok etkileyen bir kare vardı ve orada bir insanı cepheden görecek şekilde fotoğrafladım. O kare de bu sergide olacak. Ama dediğim gibi genelde fotoğraflarda insan eli değmiş her şey var, insan yok. Bu benim tercihim. Genelde belli belirsiz kullanırım insanı. 

Geçtiğimiz aylarda Amazon’a ziyaretiniz olmuş. Bu serginizde oradan da eserler var. Neden Amazon? 

Amazon’a özellikle bu sergi için gitmedim. Ama burada bir his yakalayacağımı biliyordum. Yakaladım da çok özel bir kare çektim. Uzun zamandır gitmek istediğim bir yerdi. Zaten Güney Amerika’daydım. 4 gün kaldım Amazon’da. Elektiriksiz, susuz kaldık. İçimdeki en ilkel benle tanışmak istedim. Vahşi bir yer. Medeniyet dediğiniz yere ulaşmak için 25-30 km sandalla nehirden geçeceksin ardından da 80 km araba ile gideceksin. Orada yerlilerle bir araya geldik. Onlar çok sempatik, barışçıl idi. Yabancılara bir nebze daha alışıklardı. Su altı ormanları deniliyor orada çektim kareleri. Çok büyük yağmurlar oluyor orada. Bizim gittiğimiz zaman orman ıslak sezondan kuru sezona geçiyordu. Tam arada bir dönemde gitmiştik. 

ARADA sergisi ile bu yolculuk bitmiş mi oldu? 

Arkada kalan birçok kare var, hepsi benim evladım. Ama tam zamanı diye de bir şey var hayatta. Bu proje ARADA sergisi ile tamamlanmış oldu. Benim artık kendi macerama gitmem lazım.  

Önce şehri tanımak gerekiyor

Fotoğrafını çekmek istediniz bir yer, mekân, ülke, kültür var mı?

Dünyada keşfedilecek o kadar çok mekân, kültür var ki… Şu an hedefim Nepal, Tibet gibi yerlere gitmek. Tabii böyle turistik bir gezi değil. Tibet’te keşişlerin yaşadığı dağlara gitmek istiyorum. Onların hayatına girmeden buraları özümseyemezsin. Ben gittiğim her yeni şehirde otobüs ya da tramvaya binerim ve iki yönde sonuna kadar giderim. Daha sonra fotoğraf çekerim. Hong Kong’ta bunu yapmıştım mesela. Uzak Doğu da ilgimi çekiyor. Japonya’ya gitmek istiyorum. Ama Güney Amerika’da benim için henüz bitmedi. Bir hayalim de Güney Kutbu’na inmek… 

Önümüzdeki dönemde planlı başka sergiler var mı?

Mart ayında Arjantin Buenos Aires’te bir sergi açacağız. Belki bu ARADA sergisinden bir seçki olur ya da başka bir şey, küratörümüz ile karar vereceğiz. Bir de Fransa’da yeni başlayacak olan fotoğraf festivalinden davet aldım. Dünyada beş kişi seçildi portfolyo değerlendirmesi için ben de orada olacağım bir aksilik olmaz ise. 

Artık daha çok kendi işime yöneleceğim 

Küratörsünüz aynı zamanda bu da sanatınızın farklı bir tarafı… Var mı yakın zamanda bir çalışma bu anlamda? 

Bu da işin eğlenceli kısmı ama tabii sanatçı tamamen teslim olursa… Babamında fahri olarak küratörlüğünü ben yapıyorum. Bu zamana kadar elliye yakın kişi, kurum için küratörlük yaptım. Severek yaptığım bir iş ama pandemiden sonra biraz daha kendi sanatıma yöneldim. Daha seçici olup inandığım işlerde yer alacağım. Bir de portfolyo değerlendirme kısmına eğileceğim. 

İngiltere’nin önde gelen uluslararası çağdaş fotoğrafçılık festivali olan ve bu yıl mart ayında Derby şehrinde 23’üncüsü gerçekleşen Uluslararası Fotoğraf Festivali Format Festival’de portfolioreview (portfolyo değerlendiren) olarak Türkiye’den ilk kez bir sanatçı davet edildi. O da sizdiniz… 

İşin içinde sanat olduğunda çok fazla insanla tanışmak, ilişki kurmak önemli. Ben hemen hemen her sene Fransa’daki fotoğraf festivaline katılıyorum. Burada insanlarla tanışıyorum. Biz insanlar gelip beni keşfetsin istiyoruz ama öyle olmuyor. Kendimizi fark ettirmeliyiz. Ülkemizde çok iyi küratörlük yapacak ya da portfolyo değerlendirecek isimler var. Ama ilişkiye geçmiyorlar. Bunun önemini fark ettikten sonra son on yıldır özellikle yurt dışı ile olan bağımı güçlendirmeye başladım. Güney Kore’den Amerika’ya kadar birçok sanat yönetmeni, küratör tanıdığım var. Ve bu isimler beni besliyor. Eserlerimi gösteriyorum onlara fikirler alıyorum. İngiltere’deki Format Festival bana da katkı sağladı. Orada olmak benim için önemliydi. Ben bunu buradaki arkadaşları da cesaretlendirmek için bu kadar vurguluyorum. Muhtemelen bu sene Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders vereceğim. Ve orada gençlere bunu anlatacağım. Dünyaya açılmalıyız ve yeteneklerimizi göstermeliyiz. 

Fotoğraf sanat dünyasının üvey evladı

DifoArt’tan da bahsedelim. Nasıl bir amaçla yol çıkıldı şu an bu çatı altında neler yapıyorsunuz?

Türkiye’de renkli fotoğrafın öncüsü olarak gösterilen babamın kurduğu Refo Color AŞ, 55 yıllık bir şirket. Biz onun devamıyız aslında. Refo renkli fotoğraf demek, Difo da dijital fotoğraf.  2016 yılında ise DifoArt bu şirketin bir kolu olarak çıktı. Ve bizim amiral gemimiz oldu. Sanatsal üretimler yaparken sanatçıları temsil eden bir galeri sistemine dönüştük. Aslında sanatçılara destek olmak istedik. Fotoğraf bence sanat içinde hala üvey evlat. Resim ve heykel gibi kıdemli sanatlar içinde çok itilip kakılıyor. Fotoğraf bir dönem zanaat olarak görülmüş. Son 50-60 yıldır müzelere kabul ediliyor. Fotoğrafçılara imkân vermek lazım. DifoArt’ta bunu yapıyor. Fotoğrafçıları kendi bünyemize alıyoruz. Bize başvuruyorlar. Bazen bizim keşfettiklerimiz de oluyor. Onlara mekân veriyoruz ve destekliyoruz. Şimdi Contemporary İstanbul’a katılacağız. Sanatçılarımız bizimle olacak. Yine Katar’da galerimiz var. Seyrantepe’de showroomumuz var. İstanbul’da kalıcı bir galeri açmak istiyoruz. Ama şu anda DifoArt’ın uluslararası odağı ön planda. Londra’da yeni bir oluşum içindeyiz. Orada bir mekânla anlaştık ilk sergimizi açacağız. Dışarıda kalmış çok iyi genç fotoğrafçılar var onları bu ortama sokmak istiyoruz. 

Keşfetmeyi babamdan öğrendim 

Sizi bu sanata yönlendiren Halim Bey miydi? 

ABD’de işletme-ekonomi okudum ben. Ama yüksek lisans ve doktoram fotoğrafçılık üzerine idi. Sanatla uğraşsak bile yine fotoğrafçılık üzerine bir işimiz var. Elbette fotoğrafa başlamamda etkisi çok büyük bana ortaokula giderken yarı otomatik bir makine vermişti. Hala durur odamda. O makine sayesinde fotoğrafçı oldum. Ama babam bana bunu yap demedi. Ben ekonomi okurken okul gazetesinde çalışırdım fotoğraf çekerdim. Bunu ben de istedim..

Ondan ne öğrendiniz? Size bir öğüdü oldu mu?

Babamla seyahat ederdik gördüğüm tek şey fotoğraf makinesi olurdu. Gözüne yapışıktı. Ben hiçbir zaman tatile gidince babamı şezlonga uzanmış görmezdim. Böyle bir insanla yaşayınca şunu fark ediyorsun hayatta keşfetmek diye bir şey var. Fotoğraf çekerken keşfediyorsun ve o anı yakalayıp, hatırlıyorsun. Öğüt kısmına gelince en önemli şey ruh derdi. Fotoğraf ruhu yansıtmalı… Bir de babam fotoğrafı duvara asmak gerekir derdi. Fotoğraf eser olması için herhangi bir duvarda olmalı. Bu müze olur ya da evin duvarı olur. İnsanlar o kareyi duvarda görürse sanat eseri olur ve o ruhu yakalar derdi. Ben hala onun çırağıyım. Usta çırak ilişkilerinde usta ölene kadar ustadır.

Evliya Çelebi’nin betimlemelerini çekmek en büyük hayalim 

Sizin bir de masal çözümleyici tarafınız var. Buna ne zaman merak saldınız? Ve bu sizin fotoğraflarınızı etkiliyor mu?

İki tane kızım var ve onlara masal okumayı çok severim. Rapunzel masalını okurken orada bazı mesajların farkına vardım. Bir mesaj verdiğini hissettim. Sonra Özcan Yüksek’in Şehrazad’ın Sırları Masal  Sözlüğü gibi bir kitabı vardı. Onu aldım. O bu işi çok iyi yapan biri. Bu konuya merakımı arttırdı. Zaten bende sembollere, mitlere karşı bir ilgi vardı. Sergilerimi yaparken bunlardan faydalanıyorum. Pandemi döneminde herkes eve kapandı. Ben de bu konu ile ilgili bir proje geliştirdim. Açık Radyo’da Özcan ile birlikte program yapmaya başladık. Ben masalları özetliyor ve sorular soruyordum Özcan yanıtlıyordu. Kül Kedisi, Kırmızı Başlıklı Kız gibi masalları çözümledik. Hatta bunu kitap haline getirip daha fazla insana ulaşmak istedim. Şu an çalışmalar sürüyor birkaç aya raflarda yerini alacak. Bu çocuklara özel bir kitap değil. Ki benim bakış açıma göre masallar zaten çocuklar için değil. Masallar genel anlamda insanlığa bir düşünceyi, felsefeyi, hissi aktarmaya yarayan hikâyelerdir. Fotoğrafın temelinde de bir felsefe vardır. Bu yüzden bu işte benim fotoğrafçılık yolculuğumu etkiliyor. Hatta şöyle bir hayalim var. Evliya Çelebi’nin betimlediği yerlerin fotoğraflarını çekmek istiyorum. Onun şöyle bir anlatımı vardı soğuğu tanımlayan, “Kedi damdan dama atladı ve havada dondu.” Bana göre soğuk bundan daha güzel anlatılamazdı. Çelebi fotografik zekaya sahip bir kişiydi. Kimileri onun söylemlerini yanlış bulur ama bence biz onu yeterince özümsemedik. Benim için önemli bir masal karakteri aynı zamanda. 

Önceki Yazı

Bizim olmayan köylerin sakiniyiz

Sonraki Yazı

Hedefte vurulan

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım