İnsanoğlunun Vazgeçilmez Bir Parçası Olarak Kitaplar

26 dakikada okunur

Halil İbrahim AYGÜL

Günümüzde hayatımızı kolaylaştıran ve kaliteleştiren teknolojik gelişmelerin arka planında “bilgi” mefhumu bulunmaktadır. Bilgiye ulaşmanın en mühim yollarından biri de kitaplardır. Her milletin tarihinde sözlü kültür ve yazılı kültür olarak iki önemli kültürel unsur bulunur. Türk milleti için de geçerlidir bu ve sözlü kültür halen bizim için önemli bir kültürel değer olarak varlığını sürdürmektedir. Ama atalarımız “söz uçar, yazı kalır” demişler. Bilgiye ulaşmanın yollarından biri de dinlemek ve nesillere aktarmaktır. Fakat zamanla bu aktarılanlar değişime uğrama ve yanlış aktarılma tehlikesi ile de karşı karşıya kalabilmektedirler. İnsanoğlu zamanla bu tehlikenin farkına vararak yazıyı, harfleri, karakterleri, alfabeyi bulmuşlar ve dev bir yazılı kültür oluşturmuşlardır. Kuşkusuz kitap, en ilkel biçiminden günümüzde kullanılan biçimine ulaşıncaya kadar büyük değişimler geçirmiştir. Ancak temelde kitap her devirde ve hangi biçimde olursa olsun bilgi kaynağı olma özelliğini korumuştur.
Teknolojinin gelişmesi ile şekil ve muhteva bakımından değişime uğrayan kitaplar günümüzde çok daha farklı boyutları ile mesela e-kitap, sesli kitap vs. gibi de karşımıza çıkmaktadır. Her hâl ve kârda kitaplar kültür ve medeniyetin gelişmesinde hep en önemli rolü üstlenmektedir. Bin yıllardır su gibi, hava gibi kitaplar da insanoğlunun vazgeçilmez bir parçası adeta bir uzvu halin gelmiştir. Uygarlığın tarihi ile kitapların tarihi birbirleri ile oldukça ilişkilidir. Bu yazımızda yerli ve yabancı edebiyatçı ve fikir insanları tarafından kaleme alınmış kitapların birer fragmanını sunuyorum size. Faydalı olması temennisi ile…

YENİ ÇIKANLAR

Balkan Dağlarından Dersaadet’e: Resneli Niyazi
Mecit Yıldız / Kapı
Resneli Niyazi… Vaktiyle bir Balkan kasabası olan Resne, onun ismiyle simgeleşti. İsyan, özgürlük, dağa çıkma, Meşrûtiyet, İstanbul, II. Abdülhamid, Payitaht gibi kelimelerle iç içe geçince de tarihsel bir hüviyet kazandı. Gün geldi “Hürriyet Kahramanı” olarak nam saldı. Devir, Sultan II. Abdülhamid zamanı… Resneli Niyazi, 1908 yılının temmuz ayı başında beraberinde 150 kadar gönüllü ve askerle Ohri civarındaki dağa çıktı, bir isyanın fitilini ateşledi. Onun bu hamlesinin varabileceği noktayı gören Sultan II. Abdülhamid, üç hafta gibi kısa bir sürede Meşrûtiyet sistemini ilan etmek zorunda kaldı. Bir roman karakteri kadar renkli kişiliğe sahip Resneli Niyazi, dağda bularak evcilleştirdiği geyikle birlikte yeniden şehre indi, Selânik’te “Hürriyet kahramanı” olarak büyük bir coşkuyla karşılandı. Geyik, Meşrûtiyet ilanının sembolü hâline geldi ve “gazal-ı hürriyet” olarak tanındı. Balkan Savaşı döneminde İstanbul’a doğru yola çıkmak üzereyken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kendisine tahsis ettiği bir muhafız tarafından öldürüldü ve bu cinayet üzerindeki sis perdesi hâlen kalkmış değil… Elinizdeki kitap onun 1910 yılında “Hâtırât-ı Niyazi” adıyla kaleme aldığı, Meşrûtiyet ilanına giden sürecin hikâyesidir. Günümüz Türkçesi ve zenginleştirilmiş notlarla. Balkan Dağlarından Dersaadet’e baş döndüren bir yolculuk sizi bekliyor…
Korkut Ata Ne Söyledi?
Aykut Ertuğrul
Güray Süngü / Ketebe
Sır Derya kıyısında atlarını dinlendiren, yalçın kara dağların bağrında yurt tutan, kardeşini yitirince uğrun uğrun aramaya çıkan, havadaki kuşu yerdeki mahlukatı kovalayan, aslan yüreğiyle yeryüzünde dolaşan, hiç yorulmadan harp eden, ad kazanan, yiğitlik gösteren, göz yaşı döken, şiir söyleyen; kara elbiseli altmış kafirle bir başına vuruşan, on iki gözü gözleyen, on iki suyu izleyen, on iki hikâyeyi dillendiren Oğuzlar’ın duyulsun diye zaman rüzgarına bıraktığı hikayelerdir bunlar! Aykut Ertuğrul ve Güray Süngü’nün editörlüğünde Korkut Ata’nın hikâyelerinin on iki öykücü tarafından yazıldığını biliyoruz. Bu sefer çağrıya kayıtsız kalamayan on iki kişi daha kadim ateşin başında toplanmak ve Korkut Ata’nın hâlâ ışıldayan hikâyelerini yurt tutmak için yola çıkıyor. Böylece toplam yirmi dört kişi, yirmi dört öyküyle Korkut Ata’nın kelimelerini, sesini ve kimi zaman da sözlerini muhafaza ederek, hikâyeler aracılığıyla kendini, varlığını, zamanını ve yaşam serüvenini arayan insanları başka başka yollara çağırıyor.
Timurlenk
Jean-Paul Roux / Dergâh
Cengiz Han’ın varisleri arasındaki en ciddi rakip Timur olsa gerek. Türkleşmiş Moğol ve Müslüman bir aileden gelen Maveraünnehir’in otuz beş yıllık bu efendisi, Hindistan’dan Anadolu’ya, Suriye’den Türkistan’a sayısız askeri sefer düzenledi. Tüm bu başarılarına rağmen Timurlenk (Aksak Timur, Temür, Timur), “bağlı bir beydir” ve bu bağlılığa son vermek için hazırlandığı sefer sırasında ölür. Jean-Paul Roux için bu ölüm bir başlangıçtır. Timur’un haleflerinin bıraktığı eserler, Roux’yu Timur imgesi üzerine tekrar düşünmeye iter. Kafataslarından kuleler yapan bir cani imgesi, Timur Rönesansı’nı açıklamak için nasıl yeterli olabilir? Timur’un kendi dönemini fersah fersah aşan tesiri, askeri başarılarının ardında farklı bir kişiliğin de mevcut olduğunun ipuçlarını verir. Roux, bu ipuçlarının peşine takılarak Uluğ Bey, Hüseyin Baykara gibi bilgin ve sanatkâr hükümdarların atasına ait kapsamlı bir portre çizer: İbn Haldun’a, Abdülhay Hace’ye, Hafız-ı Ebru’ya sarayının kapılarını açan bir “Ulu Emir” portresi.

ÖNERDİKLERİM

Atatürk’ün Mutfağı
Murat Bardakçı
Turkuvaz
Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrasında yenenler, içilenler, mutfak harcamaları ve personel masrafları… Atatürk’ün sofrası hakkında şimdiye kadar çok şey söylendi, makaleler ve ciltler dolusu kitaplar yazıldı ama o sofraya gelen yemekler pek merak edilmedi, yemeklerin hazırlandığı mutfak ve mutfağın nasıl işlediği araştırılmadı. Mustafa Kemal Paşa’nın yaşadığı ve bazen uzun, bazen kısa müddetlerle kaldığı yerlerin; yani Çankaya’nın, Dolmabahçe Sarayı’nın, Florya Köşkü’nün ve diğer mekânların ortak özellikleri birer bekâr evi olmalarıydı. Atatürk’ün Mutfağında devletin kurucusunun sofrasına gelen yemeklerin hazırlandığı mutfağın kuruluşu, satın alınan mutfak âletleri, yemek takımları, aşçılar, o devirde sofracı denen garsonlar, yiyecekler, içecekler ve Atatürk’ün hususî hesabından karşıladığı yeme-içme masrafları belgelere dayanılarak anlatılmaktadır. Kitapta kullanılan belgeler şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ndedir ve 1921’den, yani Mustafa Kemal Paşa’nın Çankaya Köşkü’ne yerleşmesinden itibaren yapılan bütün harcamaların evrakı mükemmel şekilde muhafaza edilmiştir. Bu kitap Atatürk’ün mutfağını konu alan ilk çalışmadır ve kitapta yazılanların tamamının kaynağı, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’ndeki belgelerdir.
Gogol Dönemi Rus Edebiyatı
N. G. Çernişevski
Yapı Kredi
Ünlü Rus düşünce ve eylem adamı Çernişevski, Gogol Dönemi Rus Edebiyatı’nda yer alan makalelerinde Gogol’ün ortaya çıkışını ve sahiciliğini Rus edebiyatında bir dönüm noktası olarak nitelemektedir. Çernişevski’ye göre Gogol’ün Rus edebiyatına getirdiği gerçekçi soluk adeta bir devrim niteliğindedir. Gogol’le birlikte Rus edebiyatı, Batı edebiyatlarının etkisinden sıyrılarak gerçek kimliğini kazanmaya başlamıştır. Yazar bu makalelerde ayrıca V. G. Belinski’nin Rus edebiyat eleştirisine yaptığı katkının altını çizmektedir. “Bizim edebiyatımız… retorik olmaktan çıkarak sahici, doğal olmaya çalışmıştır her zaman. Gözle görülür ve devamlı başarılarla kendini gösteren bu arzu, edebiyat tarihimizin anlamını ve ruhunu da yaratmaktadır. Ve biz, hiç tereddüt etmeden, bu arzunun hiçbir Rus yazarında Gogol’de ulaştığı ölçüde başarıya ulaşmadığını söylüyoruz. Bu, sanatın, ancak her türlü idealin dışında, salt gerçekliğe yönelimiyle olabilmiştir; Gogol’ün büyük hizmeti budur ve bununla sanat anlayışını bütünüyle değiştirmiştir.”
Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet
Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi / Can
Arabalarımız Salacak İskelesi’ne doğru iniyordu. Başımı kaldırdım. Müsadif-i nazarım olan dehşetli bir köprü tüylerimi ürpertti çünkü ömrümde bu kadar azametli, bu derece dehşetli bir şey görmemiştim. Bu köprü üç kat olarak inşa edilmiş. En üst katında insanlar karıncalar gibi kaynaşıyorlardı. Şimendifer, araba, otomobil gibi vesait-i nakliye köprünün birinci ve ikinci katından gelip gidiyorlardı. “Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet tahayyül ettiği ideal toplumu ince ve hayli ilginç ayrıntılarla betimleyen, bugünden o güne nasıl ulaşıldığını/ulaşılacağını açıklama çabası gösteren, yazıldığı dönemde görülmemiş kimi uygulamaları ayrıntılandıran ve okurlarında böyle bir toplum yaratma yönünde arzu uyandırma kaygısı güden bir eser ve bu yönleriyle döneminde yazılan benzer eserler arasında ‘en ütopik’ anlatılardan biri olarak nitelendirilebilir.” Engin Kılıç. Yüzyıllar sonrası… Köprülerle, fabrikalarla, geniş bulvarlarla, dev binalarla dolmuş, on milyon nüfuslu bir İstanbul… Herkesin sadece daha verimli olmaya çalıştığı, tembelliğin, olumsuz düşüncelerin tamamen ortadan kalktığı bir cennet hayali. İlk olarak 1913’te basılan Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet, edebiyatımızın ilk ütopyalarından biri.

Sadık Yalsızuçanlar’dan Tavsiyeler

Deli Dumrul’un Bilinci
M. Bilgin Saydam
Metis
Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktasının İslamiyet’in kabulü olduğu konusunda hemen tüm tarihçiler birleşir. Ancak animist-şamanist eski Türk topluluklarının İslamiyet’in zorlayıcı gücüyle karşılaştıklarında yaşadıkları ve hiç kuşkusuz ülkemizin bugününde de etkisini sürdüren sancılı/coşkulu geçiş sürecinin yeterince irdelendiği söylenemez.
Psikiyatr Bilgin Saydam, bir psikomitoloji denemesi olarak tanımladığı bu yapıtında, yöreselde evrenseli, tekilde tümeli yakalama kaygısı ile eski Türk halk edebiyatının ustalık ürünü eserlerinden Dede Korkut Kitabı’nda yer alan “Deli Dumrul Boyu”nu Türklerin tektanrılı dine geçiş sürecinde yaşananların yansıması olarak ele alıp yorumluyor.
Kitabın bu ikinci basımı, yazar tarafından gözden geçirilmiş ve açıklayıcı notlarla zenginleştirilmiştir.
Şeyh Bedreddin
Ahmed Güner Sayar
Ötüken
Ahmed Güner Sayar, bugüne kadar ideolojik ve anakronik bakış açılarının kurbanı olarak gerçek tarihin dışında bırakılan Şeyh Bedreddin portresini, temel kaynaklar ve kendi eserlerinin süzgecinden geçirerek bütün berraklığıyla ortaya koyuyor. Bu sayede, iştirâk-i emvâl anlayışının erken temsilcilerinden ve ilkel bir komünizmi va’zettiği söylenen Bedreddin, “İslâm hukûkunun ferdiyetçi mülkiyet ve miras nizâmının kodifikatörü” ve “Osmanlı Hukûkî Muhiti”nin toprakta özel mülkiyeti devre dışı bırakan hesap ve arazi defterlerinden, dolayısıyla toprak rejiminin tiran üreten râiyet statüsünün sebep olduğu sıkıntılardan mustarip Hanefî bir fakih-mutasavvıf olarak karşımıza çıkıyor. Bedreddin, Zeki Velidi’nin tabiriyle devletinin esası şeriat değil “türe” ve “yasak” olan Orhan Bey zamanında doğmaya başlayan “Osmanlı Hukûkî Muhiti”nin genişlettiği örfî hukukun, Kur’ân hükümlerini ötelemesinden rahatsızdı; zira menâkıbında belirtildiği gibi kendisi, her işi “zühd ile takvâla” olan bir hukuk adamıydı. Onun çilesi, Oruç Beğ’in tabiriyle fetvâyı koyup takvayı kaldıranların, Ahmedî’nin “Din nedürür, şer’i tahrir ettiler” diyerek tanımladıklarının zamanında, İslâm hukukunu ‘taklid’den ‘ictihâd’a götüren, Batılıların “magister dixit” tabir ettiği “kaal-el-üstâzû” anlayışının dışında, kendi görüş ve reyine göre hüküm verebilen çağdaş bir hukuk öğretisinin ilk kıvılcımı olarak parlamasından kaynaklanıyordu. Ahmed Güner Sayar, Bedreddin’e atfedilen panteizmi ve eserlerinden habersiz tenkitçileri tarafından üzerine yapıştırılan dindışı ve asi etiketlerini, hakikati yansıtmayan türlü sapmaları, başta Varidat olmak üzere, bu büyük Türk mütefekkirinin kendi eserlerine tevcihle cevaplıyor. Böylece Bedreddin, önderi ve yürütücüsü olmadığı bir isyanın ağında berrak bir zihin temriniyle değerlendirilerek iktisadî, dinî ve siyasî görüşleriyle ana hatları çizilen bir portre halinde belirginleşiyor. Bu kitapta, “Peygamber’in şeriatının baş güneşi, Mustafa yolunun Bedr’i, Muhammed’e mensup hakikatin mazharı, ulaşan ve ulaştıran irşad ıssı kişilerin övüncü, Hakk’ı bir bilen arif ve gerçeği gerçekleştirmiş erlerin seçkini, olgunluğa erenlerin en olgunlarının olgunu, gerçek ve yakîyn mertebesine varanların en ileri olanı, Allah’a mensup âlimlerin, ilimde samimiyet ve gerçeğe varanların sultanı, Hakk, şeriat ve takva ve dinin Bedr’i”nin, Fetret Devri gayyası içinden yükselen sarsıcı çığırına tanık olacaksınız.
Yassıada’dan Mektup Var
Cahide İleri Aksoy
Tevfik İleri / Timaş

27 Mayıs 1960 Darbesi’nin ardından Yassıada Mahkemelerinde belki de Türkiye’de her demokrasi tartışmasıyla gündeme gelen/gelecek olan olaylar zinciri vuku bulmuştur. Mahkeme sonucunda ise; biri başbakan ikisi bakan olmak üzere üç kişi idam edilmiş, diğer bütün sanıklar ömür boyu hapisle cezalandırılmıştır. Ömür boyu hapis cezasına mahkûm olanlar arasında Ulaştırma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı ve Başbakan yardımcılığı yapmış, Tevfik İleri de bulunmaktaydı. Tevfik İleri, büyük bir aşkla bağlı olduğu eşi Vasfiye İleri’den ve canı gibi sevdiği çocukları Cahide, Cahit ve Ayşe’den devlet işleri dışında ilk kez bu yargılanmalar ve hapis sürecinde ayrı kalmıştı. Artık ailesiyle iletişimini 50 kelime ile sınırlı mektuplarla yapıyor, bütün hasret ve özlemini, ailesi tarafından büyük bir heyecanla beklenen bu mektuplar vasıtasıyla gideriyordu. Tevfik İleri, Yassıada’da bulunduğu süre zarfında hemen hemen her gün ailesine mektup yazmıştır. Takriben 400 adet olan bu mektupların çoğunluğu hayatının aşkı eşi Vasfiye İleri’ye aittir. Ara sıra büyük kızı Cahide’ye, kendi tabiriyle kendisinden “daima sabır, vakar, sükunet” beklediği oğlu Cahit’e ve küçük kızı Ayşe’ye de mektuplar göndermiştir. Vasfiye İleri’nin de mukabil mektuplarının bulunduğu Yassıada’dan Mektup Var kitabında; yürekleri “önce vatan” diye çarpan birbirlerine aşık iki insanın acı hikayesini, kendi kalemlerinden okuyacaksınız.

Önceki Yazı

Bir Balat var Balat’tan içeri

Sonraki Yazı

Sanat iyilik için olmalı!

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye