İsyankâr bir aşk filmi “Ömer”

10 dakikada okunur

Şimdi devrilirken delikanlılar göğsünden yaralarla / Kalplerini soğuyan avuçlarındaki taşlara sakladılar / Belki de onun için Filistin’deki her taş,/ Sönmüş bir volkandır artık / Ve bu kesin / taşlar tankları yenecek! Aydın Öztürk

Filistin sineması bir ülke sineması olmaktan ziyade bir ulusun var olma mücadelesinin temsilidir. Bu sinemada başrol oyuncuları değişse de aslında; direniş, savaş, intifada, taşlar, sapanlar, tanklar, askerler, yıkılan evler ve ölen çocuklar her daim başrolde oynuyor.

Kasım 2018 tarihinde düzenlenen 8. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde, Filistin sineması odak ülke seçilmişti. Festival kapsamında; ben ve Filistin Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Lina Bokhary birlikte bir Filistin sineması paneli düzenlemiştik. Filistin’in ruhuna uygun olarak hem son derece donanımlı bir entelektüel hem de militan ruhlu bir sinema emekçisi olan Bokhary, yaptığı konuşmada Filistin sinemasının son dönemini şu ifadelerle anlatmıştı: “Bu dönemde sinemacıların realiteyle yüzleşebildikleri, daha önce romantik olarak baktıkları şeylere daha gerçekçi yaklaşabildikleri, kendileriyle yüzleşebildikleri bir dönem. Filistinli sinemacılar için film yapmak, hayatta kalmak, mücadeleyi sürdürmek gibi bir anlam ifade ettiği için koşullar hiçbir zaman iyi olmadığı halde bu insanların mücadeleleriyle bu üretim sürüyor. ” 

Mustafa Abu Ali’nin çabalarıyla ortaya çıkan, Michel Khleifi’nin başarılarıyla adından söz ettiren Filistin sineması, günümüzde Alia Süleyman, Hany Abu-Assad ve Annemarie Jacir gibi yönetmenlerin çalışmalarıyla çıtasını yükseltti.

Hany Abu-Assad’ın 2013 yapımı Ömer (Omar) filmi Filistin sinemasının başarı grafiğini yükselten bol ödüllü bir çalışmaydı. Filistin’in Oscar adayı olarak ilk beş film arasına kalan Ömer, Cannes’da 2013’te Jüri Özel Ödülü almıştı.  Film, İsrail sınırları içinde yaşayan Filistinli gençlerin yaşamlarına taptaze bir bakış atıyor. Üç yakın arkadaşın Batı Şeria’daki yaşamları, aşkları, ihanetleri ve olmazsa olmaz direnişleri Ömer’de izleyenlerine sunuluyor.

Filme ismini de veren baş karakter Ömer; hemen her gün Batı Şeria’daki ayırıcı duvarı el yordamıyla geçerek arkadaşlarına ve arkadaşının kardeşi, sevgilisi Nadia’yla kavuşmaya çalışıyordur. Bu rutin uygulama sağından solundan geçen İsrail kurşunlarını da gündelik hayatın bir parçası haline getirmesini görürüz. Ömer ve iki yakın arkadaşının tek hedefleri vardır o da İsrail işgaline seslerini çıkarmak. Bu üçlü İsrail işgaline karşı silah talimleriyle direniş ruhlarını perçinlerler. Bir tüfek onların talim yapmasına yetiyordur. Ancak tek kadın birden çok erkek için tehlike çanlarının çalmasına vesiledir.

Silah talimlerinin sonunda bir İsrail askerini öldürmeyi başarırlar; ancak İsrail askerini öldürmenin bedeli ağırdır. En önemli bedelse ruhları ölmekten beter hâle gelmişlerle uğraşacak olmalarıdır. Ömer, hapishanede aşkın ateşiyle böceklerle dost olsa da işi hiç kolay olmaz. İsrail hapishaneleri kurtlar sofrasıdır. Ama umudunu kaybetmez. Dışarı çıktığında Ortadoğu’da ilişkilerin Osmanlı saray entrikalarından farksız olduğunu yaşayarak öğrenmiştir. Oyun kırk türlü oynanıyordur. Dost bilinenler işbirlikçi; kusursuz Arapçalarıyla İsrail ajanları ise âdeta yoldaş gibidir.

Hayata umutla tutunanların hikâyesi

Ömer’in Batı Şeria’da karşı tarafa geçmek için tutunduğu halat, umutla tutunduğu hayatı simgeler. Umutlarını yitirmeye başladığında ise halata tırmanmak onun için fazlasıyla zordur. Yönetmen ise coğrafyadan umudunu yitirmediğini gösterir bize, Ömer’in yanına yanaşan yaşlı bir Filistinli omuz verir Ömer’in ağlayan umutsuz vücuduna.

Ömer bir aşk filmidir de. Bakışlarla, mektuplarla, şiirlerle, kuşatılmışlık ve umut arasına sıkışmış insanların aşkını resmeder. Film bizim için de tanıdık unsurlar barındırıyor. Sözgelimi kahve ikram edildiğinde Ortadoğulu olan bizler de biliriz ki bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Ancak dedikodular kahvenin hatırını yıkacak kadar güçlüdür artık.

Filmde Ömer’in ekmek fırınında çalışırken un misali biriktirdiği parasını, kendi evleneceği kadınla evlensin diye başkalarına vermek zorunda kalmasını izleriz. Modern bir Habil-Kabil hikâyesidir karşımızdaki. Klasik ve eskimeyen bir savaş… Hem insanlar hem de ülkeler arasında devam eden bir paylaşamama hikayesi.

Filistin’in kuşatılmışlığını, işgalin insanlar üzerindeki etkilerini, dostluğu, kardeşliği ve kalleşliği yüzümüze çarpan bir yapımdır Ömer. Yönetmen Hany Abu-Assad, Alin Taşcıyan’a verdiği röportajda filmin öyküsünü anlatırken öykünün gerçekliğinin altını çizmiş; “İki yıl önce bir arkadaşım bana benzer bir öykü anlattı. Gizli istihbarat ajanlarının sırlarını öğrenip onları işbirliğine zorlamak için nasıl kullandığını anlattı. Tam filmi yapılacak öykü dedim! İyi filmler hep gerçek olaylara dayanır. Ayrıca böyle bir krizi de düşündüm. Herkesin sırları vardır, ben öyle bir durumda kalsam çıkış yolu bulamam! O zaman filmini yapmalıyım dedim!”

Filmin oyuncuları oldukça başarılı. Orta  Doğu’da geçen filmlerde hemen herkesin terörist olduğu Hollywood filmlerinden sıkılanlar için şiirsel Arapçalarıyla ete kemiğe bürünmüş bu oyuncular, son derece gerçek bir tablo çizmişler. Güzel, yakışıklı, sarışın değil; kusurlu, insani ve sıradanlar.

Hany Abu-Assad’ın 2005’de çektiği Vaat Edilen Cennet (Paradise Now) büyük ses getirmişti. Altın Küre Ödülü’nü almış, Oscar yarışında ise aday gösterilmişti. İsrail’e intihar saldırısı yapmayı amaçlayan iki gencin psikolojisini beyaz perdeye taşıyan bu hikâye büyük tartışmalar doğurmuştu. Yönetmen Vaat Edilen Cennet’te siyahların ve beyazların belirgin olduğu bir tablo çizmişti. Anlıyoruz ki yıllar geçip coğrafyadaki ilişkiler daha girift hâle geldikçe artık kim dost kim düşman giderek muğlaklaşıyor.

Önceki Yazı

Müzik benim için ömürlük bir konuşma

Sonraki Yazı

En küçük eylem, eylemsizlikten iyidir

Son Yazılar