Kalbe Giden Yolculuk

19 dakikada okunur

*Yazıda filmle ilgili sürpriz gelişmelere yer verilmektedir.

Fas asıllı Fransız yönetmen İsmail Faruki’nin filmi Büyük Yolculuk (Le Grand Voyage, 2004), ölmeden önce Hac vazifesini gerçekleştirmek isteyen bir baba ile onunla zoraki bu yolculuğa çıkan oğlunun hikâyesini anlatır. 2005 yılında Mar del Plata Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Altın Astor ödülünü kazananan, 2004 Toronto Uluslararası Film Festivali ve Venedik Uluslararası Film Festivali’nde gösterilen Büyük Yolculuk, pek çok yol filmi gibi bir iç muhasebe ve büyüme hikâyesi.Senelere meydan okuyan, eskimeyen filmlerden olan Büyük Yolculuk, hacıların henüz memlekete döndüğü şu günlerde duyguları tazelemek, kalbi yumuşatmak adına güzel bir seyir.

Filmin kahramanı Rıza’yı (Nicolas Cazalé) ilk sahnede ağabeyi ile hurda otomobiller arasında, eski bir arabanın montajı esnasında görürüz. Filmin iki önemli karakteri bu sahnededir; Rıza ve henüz bihaber olduğu çıkacağı yolculukta, babasıyla (Mohamed Majd)ona eşlik edecek olan araba. Ağabeyiyle Rıza, mavi arabaya turuncu, gözü tırmalayan renkte bir kapı takarlar. Rıza da tıpkı bu kapı gibi uyumsuzdur, kendini eğreti hissettiği dini bir yolculuğa eşlik edecektir. Fransa’da doğup büyümüş olan bu gencin dinine, kültürüne ne kadar uzaklaştığına seyir boyunca şahit oluruz. Rıza filmin ilk sahnesinde ağabeyi ile tartışıp, bisikletine atlayıp uzaklaşır, eve geç saatte vardığında düşük gelirli ve geleneksel bir ailede büyüdüğü  görülmektedir; yöresel kıyafetleri ile annesi, çok sayıda kardeşi, duvarları süsleyen kendi kültürlerine has motifler izleyiciye aileye dair fikir verir. BabasıRıza’yı karşısına alır ve konuşur, ağabeyi içkili haldeyken kırmızı ışıkta geçmiş ve ehliyetine el konulmuştur, Suudi Arabistan’a kendisini Rıza götürecektir. Babasına karşı çıkamayan, içten içe duruma öfkelenen genç adam eli mahkûm bu yolculuğa çıkacaktır.

Ağabeyinin yola çıkarken verdiği fotoğraf makinesi, kız arkadaşı ile her bulduğu fırsatta görüştüğü cep telefonu ve babası ile çıktığı bu yolculuk Fransa’dan başlar ve İtalya, Slovenya, Hırvatistan, Bulgaristan, Türkiye, Suriye, Ürdün’den geçerek nihai olarak Suudi Arabistan’a varır. Bu yolculukta, geçtikleri ülkelerin insanlarına dair küçük fakat senaryodaki ana hikâyeyi besleyen olaylar yaşanır. “Büyük yolculuk” yaşlı adam ile genç oğlunun çeşitli insanlarla, imtihanlarla karşılaşacağı, farklı mevsimlerin ve pek çok bâdirenin içinden geçeceği bir süreçtir elbette. Her yolculuk filminde olduğu gibi burada da içsel yolculuk, karakterlerin geçirecekleri dönüşümler söz konusudur. Hac vazifesi gibi ulvî bir amaç için kahramanlarımızın harekete geçiriyor olması, Fransa’da yaşayan fakat Faslı göçmen bir ailenin etrafında olayların şekillenmesi ve tabii ki kuşak çatışmasının senaryonun aksına yerleştirilmesi filmin yalın anlatımının ardındaki katmanları derinleştirir. Yönetmenin belgeselvari bir gerçekliğe yaslanması, kamera hareketlerinde hiçbir gereksiz, şaşalı manevraya yer vermeyişi ve oyuncuların da bu sade anlatıma eşlik eden güçlü performansları ile izleyiciyi içine çeken, güçlü bir anlatıma sahip Büyük Yolculuk. Faruki’nin yazdığı senaryoda oldukça başarılı, sinematografide olduğu gibi burada da her şey yerli yerinde. Karakterleri filmin başındaki hallerinden alıp bambaşka bir noktaya usul usul taşıyor, onların karşısına çıkardığı olaylar ile yaşayacak oldukları dönüşüme izleyiciyi ikna ediyor. Bütün bunları büyük cümleler kurmadan, göz kamaştıran bir sinematografiye yaslanmadan yapabiliyor olması filmin seneler geçmesine rağmen hala gündemde olan konumunu anlaşılır kılıyor.

Turuncu Kapılı Mavi Araba

Rıza’nın ve babasının yolculuğuna yeniden dönelim. Rıza her ne kadar babası ile hac için yola çıkmış olsa da aklı hala Fransa’da, güzel kız arkadaşındadır. Her bulduğu fırsatta kız arkadaşını arar. Bir taraftan da geçtikleri yerlerdeki şehirleri görmek, fotoğraf makinesi ile fotoğraflar çekmek istemektedir. Yaşlı baba ise Rıza’nın cep telefonunu ilk fırsatta çöp kutusuna atacak, gezerek gitme teklifine ise “Turistik geziye mi çıktık?” cümlesiyle sert çıkacaktır.Baba ile oğul sık sık çatallanan yollarda hangi tarafa gidecekleri konusunda tartışır. Rıza yaşlı adamı “okumayı bile bilmiyorsun” cümlesiyle aşağılar, baba ise her defasında kendi söylediği yöne direksiyonu kırması konusunda ısrarlıdır. Turuncu kapılı mavi araba, tepe açı ile sık sık gördüğümüz bu yol ayrımlarından ilerler. Okuma yazması olmayan baba sâkin ve kendinden emindir, genç delikanlı ise öfkeli ve gergin. İçine düştükleri çatışmalarda daha çok baba haklıdır ve eğitimsiz olmasına rağmen onun gösterdiği istikamet hep doğru yola çıkacak, dilini bilmediği insanlarla yaptığı döviz pazarlığında karlı olacaktır. Rıza ise itimat etmese de babasının yol tarifine sadık kalır fakat farklı şehirlerde tanışacağı yanlış insanlara zaman zaman kapılarak hatalar işler.

Yolculuk esnasında tanışacakları en ilginç karakterlerden biri yine yolu kaybettikleri bir zamanda karşılarında belirir. Siyah başörtülü yaşlı kadın, el işareti ile gidecekleri istikâmeti gösterir. Nereye gitmek istediğini sorduklarında ise kimsenin bilmediği bir yer adı söyler. Aniden arabanın içerisinde yok olan, daha sonra tekrar garip bir şekilde karşılarına çıkacak olan bu kadın var ile yok arasındadır.Filmin kendini izleyiciye açan en güzel sahnelerden birinde ise baba ve oğul soğuğa (ve biraz da birbirlerine) karşı savunmasız, battaniyelere bürünmüş bir şekilde durakta oturmaktadır. Rıza babasına Mekke’ye neden uçakla değil de arabayla gitmek için ısrar ettiğini sorar. İsmini film boyunca öğrenemediğimiz baba izâh eder: “Okyanusun suları göğe yükseldiğinde tekrar saf hale gelmek için acılığını yitirir. Okyanus suyu bulutlara yükseldikçe buharlaşır, buharlaştıkça da arınır. Bu yüzden hac ibadeti yaparken yürümek at sırtında gitmekten, at sırtında gitmek arabayla gitmekten, arabayla gitmek gemiyle gitmekten, gemiyle gitmek uçak ile gitmekten sevaptır.” Pek çok hadisi şerifte izlerini bulabileceğimiz bu cümle bir taraftan da tamamen modern hayatın içerisinde doğmuş/kaybolmuş, hız odaklı, teknolojiden bağımsız yaşayamayan bir genç ile dini değerler, kültür ile kimliğini inşa etmiş yaşlı babanın sükûnetinin çarpışmasıdır. Rıza (biraz da yaşından ötürü) hep bir yerlere yetişme telaşında, hayatın içine atılma heyecanındadır. Baba ise yolun sonundadır, tek isteği ölmeden önce hac farîzasını yerine getirmektir. Filmin senaryosunu tam tersi haliyle düşünelim, Rıza’nın babasını bir şekilde ikna ettiğini ve araba ile 60 saatlik yolculuk yerine uçakla beş saatte Mekke’ye vardıklarını… Bu durumda baba ile oğulun birbirlerini tanıma, ikisinin de içinden geçeceği tekâmül sürecini tamamlama gibi bir durum mümkün olmayacaktı. Halbuki uzun yol her zaman arındırır, bütün yolculuklar gibi sadece fizik dünyada değil, içe dönük bir mesafe kat etme, bir muhasebe sürecini içinde taşır. Bilhassa hac gibi dünya  yüklerinden arınmak için çıkılan bir yolculuk. Bu yolculuğa gönüllü çıkan baba Mekke’ye vardığında ihrama bürünür, dünyalık bütün tasalardan, mal ve mülkten de soyunmuştur. Rıza da babası ile girdiği her çatışmanın ardından, zorla da olsa, dünyevi yüklerinden hafiflemiştir; önce zihnini sürekli Paris’e bağlayan cep telefonu gider elinden, sonra fotoğraf makinesi, en sonunda arabayı da satacaktır. Rıza’nın yaşadığı olaylar kadar gördüğü bir rüyanın da yaşadığı dönüşümde etkisi büyüktür. Çölde kumların içerisine battığı anda babası bir koyun sürüsünü güderek yanından geçer.

Rüya Tâbir Etmek ya da Karşıdan Karşıya Geçmek

Muhyiddin İbnü’l-Arabî, rüyadaki bir kimsenin manaları, duyularla algılanabilen nesneler suretinde gördüğüne işaret eder. Çünkü bedeni olmayan bir şeyi cisimleştirmek hayalin hakîkatidir. Her rüya imgesi dış dünyanın çokluğu ile öznenin birliğini bir araya getirir. Rüyadaki imgeler ise beden dünyasının karanlığı ile ruhun aydınlığı arasında köprü vazifesi gören bir nevi berzahtır. Rüya yorumlanması için kullanılan tâbir kelimesinin etimolojisine baktığımızda “karşıdan karşıya geçmek”, öte tarafa, nehrin diğer yakasına geçmek anlamları meseleyi daha anlaşılır kılar. Rıza’nın rüyası da onun dünyaya dönük arzularının karanlığı ile özündeki aydınlık arasındaki mücadelenin resmi, berzahtaki “sıkıntılı” halinin cisimleşmiş halidir.

Filmde her ne kadar Rıza’nın dönüşümü ön plana çıkarılsa da baba da artık yolculuğun başındaki kişi değildir. Oğluna bu yolculuktan çok şey öğrendim diyecektir. Fransa’da yaşayan Müslüman bir göçmen aile için sonuç Rıza ise mutlaka buradaki sebeplerden biri de babanın tutumlarıdır. Filmde pek çok yerde gördüğümüz sert ve oğlu ile iletişimden uzak tavırları, Türkiye’de sahnelerinde Mustafa karakterine dönük önyargısı ve içine düştükleri zorlu kimi durumlarda baba da hatalıdır ve bu yolculuk onun da kendi yanlışlarına ayna olan bir iç serüvendir. Faruki, filmde baba ya da oğuldan yana bir tavır sergilemez ama daha çok gittikçe uzağına düştüğümüz babanın dünyasını kavramamızı ister gibidir. Orada kaybolan değerlere Rıza üzerinden, anlamaya dönük bir bakış geliştirir.

Filmin en çarpıcı sahnesi şüphesiz sona bırakılmıştır. Rıza, hacılar arasından babasını kaybeder ihrama bürünmüş insanların kalabalığı içerisinde sarı tişörtü ile çırpınır durur. Babası yoktur, onu ancak morgda bulacaktır. Babasının cenazesi yanında büzüşerek ağladığı sahnede, kamera tepe açısıyla bize son defa baba ile oğulu birlikte gösterir. Baba, tıpkı bahsettiği okyanus metaforunda olduğu gibi arınmış, beyaz kefeni içerisinde huzurla son uykusuna dalmıştır. Rıza ise babasının yanında almış olduğu cenin pozisyonu ile tekâmül sürecinin bıraktığı kıyıda, yeni bir yolculuğun başlangıcındadır. Rıza’nın eve dönüş yolunda, rüzgâra teslim olmuş ifadesinin ardına yönetmen,Amina Alaoui’nin Ode D’Ibn El Arabi şarkısını, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin sözlerini yorumlayan muhteşem sesini yerleştirir: “Ve artık kalbim, bütün suretleri kabul eder oldu; ceylanlara otlak, rahiplere manastır, putlara tapınak, hacılara Kâbe, Tevrât’ın levhaları, Kur’an’ın sayfaları. Âşk dinin yolundan gidiyorum şimdi ben.”

 

Önceki Yazı

Seyyahın sinema günlüğü

Sonraki Yazı

Renkler diyarına yolculuk

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım