Kameranın doğru yerini arayan yönetmen: Erden Kıral

19 dakikada okunur

Türk sinemasının usta isimlerinden, filmleri ve bu alana yaptığı diğer tüm katkılarla özel ve önemli bir yerde duran bir isim, Erden Kıral geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Kıral çektiği filmlerde ve sinema dair tüm çalışmalarında daima gerçeklikten daha çok ‘öz’ün ve içtenliğin peşinde oldu. Kameranın yeri ise onun için çok önemliydi. Çünkü Kıral’a göre bu konu sinemada etik ve ahlaki bir meseleydi…

“Benim için kameranın yeri bir etik ve ahlak sorunudur. Her şeye biraz öyle bakıyorum. Mesela Fransız yönetmen Jean-Luc Godard çok güzel bir şey söylemiştir, ‘Kameradaki kaydırmalar bir ahlak sorunudur’ demiştir. Ben daha da ileri gidiyorum, kameranın yeri bir ahlak sorunudur. Bir tek yeri vardır, onun dışında başka yeri yoktur. O yeri bulmak lazım ama onu bulmak için de donanım lazım, bilgi birikimi lazım, müthiş bir yetenek lazım. Kimde vardı? Metin Erksan ve Lütfi Akad da vardı. Onlar olmasaydı biz iyi filmler yapamazdık. Yani başka filmlere bakarak, Fransız filmine bakarak, bize ait film yapmak çok zor. Biz ustalara bakarak, ustaların yüzüne bakarak her şeyi yaptık. Bu yüzden kalıcı oldu filmlerimiz.” Bu sözler geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden, Türk sinemasının mihenk taşlarından, usta yönetmen Erden Kıral’a ait.

Günü kurtaran değil, kalıcı katkılarda bulundu

Yaptığı tüm filmlerinde sadece teknik olarak değil, her anlamda kameranın doğru yerini aradı. O doğru yer belki de onun sinemasını oluşmasına sebep olan en önemli arayıştı. Kendinden önceki usta yönetmenlerin bunu çok iyi yaptığını ve onları örnek aldığını söylemektense asla gocunmadı. Onu Türk sinemasının mihenk taşı yapan da buydu belki. Filmografisinde yer alan, “Kumcu Ali Yaşar (1968)”, “Kanal (1978)”, “Bereketli Topraklar Üzerinde (1979)”, “Hakkâri’de Bir Mevsim (1982)”, “Ayna (1984)”, “Dilan (1987)”, “Av Zamanı (1988)”, “Mavi Sürgün (1993)”, “Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey (1995)”, “Ay Hikâyeleri (1996)”, “Avcı (1997)”, “Baba (2000)”, “Baba Evi (2001)”, “Babam ve Biz (2002)”, “Canım Kocacığım (2002)”, “Yolda (2005)”, “Vicdan (2008)”, “Haliç (2010)”, “Kuş/Yük (2012)”, “Gece (2014)” adlı her filmi hafızalara kazındı, yıldız oyuncular onun hikayelerine hayat verdi. Filmleri sadece ulusal değil uluslararası alanda kabul gördü, ödüller aldı. Üstelik sinema tutkusu yalnız film yapmak boyutunda değildi. Gerçek Sinema, Çağdaş Sinema, 7. Sanat ve Güney adlı dergiler ile Vatan Gazetesi’nde çalıştı, sinemaya dair yazılar yazdı, araştırmalar yaptı ve kaynak oluşturdu. 1984 yılında Berlin Akademie der Künste üyesi oldu ve bu kuruluşunun sinema bölümünün kurucuları arasında yer aldı. Kısaca sinema sanatına farklı yönleriyle katkıda bulundu hem ülkemizde hem de dünyada yedinci sanatın gelişimine aracı oldu. Kameranın yerinin dahi nerede olması gerektiği konusuna kafa yoran, bunu şık veya sinematografik resimler kaygısından ziyade bir etik ve ahlaki sorun olarak gören bir ismin sinemaya katkısının olmaması mümkün olabilir miydi? Üstelik geçici veya günü kurtaran değil, zihinlerimizde yıllarca tartışmamıza ve arayışında olmamıza vesile olacak bir katkı…
(Burçak Evren, Erden Kıral ile)

Ezber konuların peşinden gitmedi, özgündü

“Her türlü sanat bir karşı çıkma, eleştirme ve başkaldırma sanatı olmuştur. Koşulların bir fotoğraf gibi değişebilir değil de devinimsiz bir biçimde perdeye yansıtılması bir anlamsızlık duygusu verir, boğucu, umut kırıcı bir edilgenlik havası yaratır. Bilindiği gibi gerçeklik gerçeği olduğu gibi yansıtmak değildir. Sadece izlenimleri filme yansıtmak yetse bile, filmlere bir başkaldırma niteliği kazandıran içtenliktir.” sözleri, onun sinemada yapmaya çalıştığı şeyi ve neden bu kadar başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte sanırım. Zira sadece belli kesimlerin değil, tüm sinemaseverlerin ve üreticilerinin sevdiği, saydığı bir isimdi Kıral. Bu elbette sinemayı nasıl ele aldığı ile yazdığı hikayelerin özgünlüğü ve ezber konulardan bağımsızlığıyla ilgiliydi. 10 Nisan 1942 tarihinde Gölcük’te dünyaya gelen ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Seramik Bölümü mezunu olan Kıral, 1968 yılında yazar Tezer Özlü ile hayatını birleştirdi ve çiftin Deniz adlı çocukları oldu. Kıral ve Özlü 1981 yılında ise ayrıldı. Türkiye’nin önde gelen birçok film festivali ve makamlarınca, “Yaşam Boyu Başarı” ve “Onur” ödüllerine layık görülen değerli isim, 17 Temmuz 2022’de beyin kanaması nedeni ile tedavi gördüğü Antalya’da bir hastanede, 80 yaşında hayatını kaybetti. Yeri doldurulamaz bu kaybı sinema tarihçisi, yazar Burçak Evren, yönetmen Reis Çelik ve Gece filminde rol alan oyuncu Vildan Atasever Litros Sanat’a anlattı.

Dilerim onun kitabını tamamlayacağım

Burçak Evren (Sinema tarihçisi, Yazar)

Erden ile tanışıklığım çok eskilere dayanır. Belirli bir döneme kadar da sık sık görüştük. Almanya’da yaşadığı dönemlerde de bu görüşmelerimiz devam etti. Birlikte birkaç yayında çalıştık. Onun Latin Amerika sineması üzerine yazdığı yazılar benim sorumlusu olduğum Vatan Gazetesi’nin sanat sayfasında yayınlandı. İlk dönem filmlerinin hazırlık çalışmalarında da sık sık bilgi alışverişi yapardık. Örneğin senaryosunu Yılmaz Güney’in yaptığı, sonrasında Şeref Gören’in çekip Cannes Film Festivali’nde altın Palmiye Ödülü’nü kazanan Yol filminin (O zamanlar filmin adı Bayram’dı.) oyuncu seçimlerinde bir süre birlikte çalışmıştık. Sonrasında onun bir filmi üzerine yazdığım eleştiri yüzünden aramız iyice bozuldu. Uzun süre dargın kaldık. Tam barıştık derken, Nihat Behram’la Yılmaz Güney üzerine Negatif Dergisi’nde 22 sayfalık uzun bir söyleşi yaptım. Bu söyleşide Yılmaz Güney, Erden Kıral hakkında ağır sözler söylüyordu, ben de Nihat’ın ağzından yazdığım bu sözleri sansür edemedim. Mümkün olduğunca yumuşatarak yazmaya çalıştım. Ama yine de olmadı. Darıldık ve uzun bir süre hiç konuşmadık. Son dönemlerinde konuşmuyorsak da selamlaştık. Hatta onun, yarım kalan kitabımı yazmamı istedi. Ama olmadı. Dilerim bir fırsatını bulursam tamamlayacağım. Her dostun, her sanatçının ölümü, sizin de geçmiş yaşamınızdaki anılar pazılındaki bir parçayı söküp götürüyor. Giderek eksiliyor, giderek daha da yalnızlaşıyorsunuz… Ya da varken farkına varmayıp ıskaladığınız bir dizi düşünceyle baş başa kalıp geçmiş yaşamın muhasebesini sorgulamaya başlıyorsunuz. Nerede yanlış yaptım… Nerede yanlış yaptık diye…. Bu sorunun yanıtı ise, hepimizin yaşarken geride bıraktıklarımızdadır.

Filmleri yurt içinden ziyade yurt dışında daha çok ilgi gördü

Hiç kuşku yok ki Erden Kıral, 1978’den sonra ortaya çıkan Yeni Türk Sineması’nın en önde gelen yönetmenlerinden biriydi. Yeşilçam’ın içinde yetişmiş, Yeşilçam’a alternatif filmler yapan bir yönetmendi. Ne yazık ki filmleri çeşitli nedenlerden ötürü yurtiçinden çok yurt dışında ilgi görüp ödüllendirildi. Örneğin onun neredeyse baş yaptı sayılan Bereketli Topraklar Üzerinde filminin Antalya’da yarıştığı dönemde jüri üyelerinden biriydim. O yıl jüride devlet memurlarının sayısal ağırlığı nedeniyle en iyi Türk filmini seçemedik. Aynı film bir hafta sonra uluslararası film festivallerinde birçok ödül kazandı. O yıl Bereketli Topraklar Üzerinde filmin seçilmesi için yaptığım uzun uğraşları Erden Kıral öğrenmiş, sonrasında çeşitli yazılarında bu uğraşımdan övgüyle söz etmiş, hatta bir olayda kanıt olarak kullanmıştı. Geride bıraktıklarına gelince o kadar fazla ki? Kıral ilk dönem filmlerinde olaylardan çok olgular/durumlar üzerinde durdu. Bu sinemamızın alışık olduğu bir durum değil. Zamanı kristalleştiren ağır ve uzun planlar. Gereksiz konuşkanlığı dışlayan az ama öz diyaloglar ve hepsinden öte toplumsal içerikli sorunları irdeleyen konular/hikayeler… Tecimsel kaygılar nedeniyle melodram türünün yüceltildiği bir sinema ortamında bunları yapmak sanıldığı gibi pek kolay değil hem de hiç değildi. Kıral bunları büyük bir cesaretle, hiçbir ödün vermeden ama bedelini ödeyerek yapan yönetmenlerden biridir.

(Vildan Atasever, Erden Kıral ile)

Ondan çok şey öğrendim

Vildan Atasever (Oyuncu)

Erden Kıral sinema sevdalısıydı. Onca yorgunluğuna rağmen yine hikâye anlatmak ve hikayeleriyle insanlara ulaşmak istiyordu. Ömrünü böyle yaşadı, sinema ile. Ben Erden Hocamla hikâye anlatma şerefine eriştim ve hatta jüri üyeliği vesilesiyle birlikte çok kıymetli paylaşımlarımız oldu. Hikâye anlatıcılığına dair çok şey öğrendim ondan. O benim ustamdı ve sinemamız için çok değerliydi. Ömrüm boyunca unutmayacağım. Devri daim, mekânı cennet, ruhu şad olsun.

Hiçbir zaman taklit etmedi

Reis Çelik (Yönetmen)

Erden Kıral Türkiye’de bağımsız sinemanın en önemli ustalarından biriydi. İlk filminden itibaren ülke sorunlarına ve toplumun aydınlanmasına yönelik duruşunu değiştirmeden aynı çizgide filmler yaptı. O bir sinema entelektüeliydi. Bütün dünya sinemasını takip ederdi. Sinemanın geçmiş ve yeni akımları üzerine sonsuz konuşmalar yapabileceğiniz birikime sahip bir yönetmendi. Ama Erden Kıral dünya sinemasını bu kadar sıkı takip etmesine rağmen ve bütün filmleri sahne sahne anlatacak kadar hâkim olmasına rağmen o hiçbir zaman taklit bir sinema yapma çizgisine düşmedi. Çünkü o, “Bresson, Tarkovski ya da Coppala gibi büyük sinemacılar kendi alanlarında çok büyük filmler üretmişler. Onlar kendi toplumsal dokuları üzerine sinemalarını kurmuşlar. Bizler, onlar çok iyi diye onları taklit ederek çok daha iyi sinemacı olamayız. Bu yüzden kendi öykümüzden ve kendi yaratacağımız sinema diline kafa yormamız lazım.” derdi. Gerçekten de filmlerini hep o dilde kurmaya çalıştı. Örneğin kırsal hikayeler de çekti, kent hikayeleri de. Ama ne konu edinirse edinsin o hikâyeye bir Erden Kıral üst kimliği ve dili kazandırdı. Yani anlaşılır bir entelektüel düzeyi çok basit dille filmlerine kodlamayı başardı. Son olarak haziran ayının son haftasında birlikte bir film festivalindeydik. Uzun uzun konuştuk. Yeni projelerinden bahsetti. Seksen yaşına gelmişti ama üretme heyecanı hala çok yüksekti. Bir an önce sete çıkmak istediğini ama ekonomik koşulların beklediği gibi gitmediğinden yakındı. Ayrıldığımızdan bir hafta sonra hastalandığını öğrendik. Tüm süreci arkadaşlarımızla takip ettik. Cenazesini Antalya Büyükşehir Belediyesi uçakla İstanbul’a gönderdi. Karşılamaya ben gittim, yalnızdım. Cenaze arabası şoförü ile birlikte uzun süre bekledik, işlemler bitti ve tabutunu getirip cenaze arabasına koyduklarında onun içinde 1 hafta önce gülüp söyleştiğimiz Erden Kıral olduğunu kabullenmeye çalıştım uzun süre. Arabayla cenaze aracını takip ettim. Sonra içimden, “Dert etme be Erden abi, görüyorsun ki her halükârda seni takip ediyoruz.” dedim.

Önceki Yazı

Bazı semboller insanın kaderi oluyor

Son Yazılar

Tiyatro asla ölmez!

Deneyimli tiyatro oyuncusu Kerem Atabeyoğlu, teknolojinin gelişmesiyle tiyatroların öldüğü şeklinde yapılan yorumlar için net konuştu. Tiyatroya