Karizmatik hastalıklar ve kitap satın alma hastalığı

30 dakikada okunur

“Karizmatik hastalık” diye bir tabir duydunuz mu? Benim birden aklıma düştü ve internetten arattım. Kimisi bu tabire “Türkçesi varken Latince adı kullanılan hastalıklar” demiş. Kimisi “karizmatik hastalıklar işte şunlardır” diyerek bir liste hazırlamış. Roman karakterlerine yakışır hastalıklar… Benim gözümde -eğer hastalık kategorisine girecekse- en karizmatik hastalık “kitap satın alma hastalığı”. Google’da arama yaptığımda karşıma bir makale çıktı ve şöyle bir izahla karşılaştım: “Tsundoku hastalığı, kişinin okuyabileceğinden fazla sayıda kitap satın alarak evde biriktirmesi ile karakterize bir tür istifleme bozukluğudur. Tsundoku, Japonca kökenli bir kelimedir ve istiflemek anlamına gelen “tsunade”, bir süreliğine terk etmek anlamındaki “oku” ve okumak manasına gelen “doku” kelimelerinin kombine edilmesiyle elde edilmiştir. Tsundoku kelimesi Türkçe’ye “bir kitabı satın aldıktan sonra okumadan bırakma, genellikle böyle okunmamış diğer kitaplarla birlikte yığma eylemi” şeklinde çevrilebilir.” Genellikle ismi Latince, Fransızca İngilizce ya da Grekçe olan fiziki ve psikolojik hastalık adlarına nazaran belki ilk defa Japonca bir hastalık adı ile karşılaşıyorum. Japon kültürü hakkında bir fikir verir belki bize. Bu derde düçar olmuş çok kişiyle tanıştım. Bir miktar bende de var galiba. Dışarıdan hastalık gibi görünen bu meseleyi bir de kitap dostlarına sormak gerek. Kim bilir ne cevaplar verirler? İnternette gezinen bir anekdot var hatta. Kitap satın alma hastalığına tutulmuş bir insan olan Alman filozof, edebiyat eleştirmeni, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı Walter Benjamin’in evine giden bir muhabir, Benjamin’in çalışma odasında yeni alınmış koli halinde birçok kitap görür ve biraz alaycı bir şekilde “Tüm bu kitapları okuyabilecek vaktiniz olduğuna inanıyor musunuz?” diye sorar. Benjamin de muhabire şöyle cevap verir: “Kitaplar yalnız okunmak için değil, aynı zamanda birlikte yaşamak içindir.” Hani Mecnun’a hayret ve alaycı bir şekilde sormuşlar ya: “Uğruna çöllere düştüğün Leyla bu mu?” Mecnun da “Siz onu bir de benim gözümle görün.” demiş. Öyleyse tüm kitap mecnunlarına selam olsun. İyi okumalar dilerim.

YENİ ÇIKANLAR

Harp Baladı
Cihan Çetinkaya / Timaş
Binbaşı Halil Sadi, eşi Leyla ve oğlu Yusuf. Hep iyi şeylerin olduğu bir evde mesut yaşarlar.
Fakat Halil’e ulaşan celple cihanda kopan fırtına bu mesut ailenin evine de sızar.
Birinci Cihan Harbi tüm şiddetiyle Osmanlı topraklarını kavururken Binbaşı Halil’e kutsal toprakları savunmak düşer. Binbaşı Halil Sadi, Cemâl Paşa komutasındaki Kanal Harekâtı için önce Şam, ardından Filistin’e gitmek üzere uzun bir tren yolculuğuna çıkar.
Yolda pek çok kişiyle tanışır: Arnavut Ali Ferid, Sarı Cevdet, felsefe öğretmeni Albay James J. Fitzgerald, Başçavuş Niyazi… Her birinin hikâyesinden öğrenecek, sorgulayacak pek çok şey yazılır hanesine. İnsan, hayat, zaman, savaş ve ölüm başka başka anlamlar kazanır Binbaşı’nın zihninde. Madden ve manen sınanacağı bu meşakkatli yolculuğaysa oğlu için kaleme aldığı mektuplar eşlik eder. Cihan Çetinkaya, roman boyunca her türlü farklılığa rağmen insana dair duygularda aslında ne kadar çok ortak noktada buluştuğumuzu, çetin şartlarda hayatta kalma mücadelesinin herkesi eşit kıldığını vurgularken okura hem gerçekçi hem de duygusal bir anlatı sunuyor. “Harp Baladı”, insan olmaya, savaşa, esarete, vicdana ve hayata dair bir iç muhasebe…
Kıyamet Emeklisi 1-2
Şule Gürbüz / İletişim
“Rüyalar doğru çıkar, üç yol var denince önce kendine bakacaksın ve herhalde üç kat merdiven çıkacak ya da ineceğim diyeceksin, kendi kendinin yorumcusu böyle olunur. Para gelecek denince önce cebini yoklayacaksın, hiç mi yok, demek ki canın çıkarsa şöyle bir elli kuruş gelecek, zaten elli kuruşun varsa çoktan hak ettiğin ama bir türlü eline geçmeyen bir liranın yirmi beş kuruşu eline geçecek. Bir kadın mı gördün, emin ol ki o seni görmedi. Ama seni de gören biri var işte o gelecek, ama sen onu gelenden saymadığın için geldiğini bile anlamayacaksın. Bekleyeceksin, sabrın da kıt olduğundan senden daha evvel beklemeye başlamış birini hah diye alacaksın, daha eskinin hiç sesi çıkmaz, o yüzden onu mazlum, kendini galip zannedeceksin.” “Bazen de bir rastgele taş öylece bütün kış durur ve baharın bir mor çiçek halkası onu çepçevre ama sadece o taşı bir bordürle çevrelerdi. Taşın beyazı çiçeğin moru ile öyle bir resim verirdi ki, o özenle seçilmiş mor halka o taşı dünyanın kutsal taşlarından biri yapar ve boynundaki çelengi ile bunu öyle bir faş ederdi ki, kuşlar yukardan alçalarak bakar da geçer, saksağanlar, serçeler, küçük kuşlar üzerine birkaç saniyeliğine muhakkak konar, ayak sürer de geçer, kertenkele taşın etrafını dolaşır da geçer, karıncalar sıra olur da geçer, arılar üstünden söyler de geçer, bulut nemini salar da geçer, güneş kışın koyu lekelerini açar da geçer, geçer geçer, taş her ziyaretten haberdar anın içinde durur da geçerdi.”
Masalları Yorumlamak
Marie Louise von Franz / Pinhan
Masallar, kolektif bilinçdışının en basit ve saf ifadeleridir; bu yüzden, insan ruhunun temel kalıplarını açıkça anlamamıza imkan tanır. Her halk bu psişik gerçekliği kendi tarzında tecrübe eder; haliyle, dünya masallarını yorumlamak, insanın arketip deneyimlerini keşfederken verimli bir yöntem sunar. Masalların psikolojik açıdan yorumlanmasında belki de en büyük otorite olan Marie-Louise von Franz, masalları ayrıntısıyla analiz ederken hem kolektif hem de bireysel bilinç ve bilinçdışı arasındaki yolları da bize gösterir.
Rusya Tarihi
İlyas Topsakal / Ötüken
Dünya üzerindeki kalabalık etnik gruplardan biri olan Slavlar, arkeolojik ve filolojik çalışmalara göre Tunç Devri’ne kadar dayanmakta ve Rusya’nın tarihi, MS 2. yüzyılda Doğu Avrupa Bölgesi’nde bir grup olarak ortaya çıkan Doğu Slavları ile başlamaktadır. Slavlar, mülkiyet anlayışının gelişmesi sonucunda farklı devletlere ve gruplara ayrılmış ve 9. yüzyılda Rurik Hanedanlığı tarafından kurulan Kiev Rus Devleti ortaya çıkmıştır. I. Vladimir Dönemi’nde, 988 yılında Ortodoks Hıristiyanlığı kabul eden devlet, Bizans ve Slav kültürlerinin sentezi olarak yeni bir kültür inşa etmiştir. Kiev Rus Devleti dağılınca ortaya çıkan knezlikler ise Moğollar tarafından istila edilip Altın Orda Devleti’ne bağlı knezlikler hâline gelmiştir. Altın Orda Devleti’nden ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Rus knezlikleri de daha sonra yeniden birleşip Moskova Knezliği’ni kurmuş ve Moskova Knezliği, 14. yüzyıldan itibaren yaşadığı değişim ve gelişim sürecinde Çarlık Rusya’sının temellerini atmıştır. On sekizinci yüzyılda ise, Avrupa’nın en büyük üçüncü imparatorluğu olan Rusya İmparatorluğu hâline gelmiştir. Rusya, birçok farklı dönemde dünyanın siyasi ve toplumsal hareketlerine yön vermiş ve birçok milletin tarihinde iz bırakan gelişmelere sebep olmuştur. Bu kitabın amacı, öncelikle Rusya tarihini ana hatlarıyla ortaya koymaktır. Üç bölümden meydana gelen kitap; Rusya’yı tanımak, bilmek ve anlamak için bir basamak olacaktır. Çalışmada Rusça ve İngilizcedeki birincil kaynaklara ve modern çalışmalara başvurulmuş ve Rusya tarihi bir bütün olarak ele alınmıştır.

ÖNERDİKLERİM

Bizim Diyar
Sevinç Çokum / Kapı
Sevinç Çokum, Balkan coğrafyasına Yahya Kemal’in imlediği gibi bakıyor. Yazarlık hayatının ikinci romanı olan bu metinde Çokum, bir göç hikâyesi anlatıyor. Bu göç, bizim aslında çok yakından bildiğimiz bir mecburi göç. Sürgün elbette: Osmanlı’nın kaybettiği Balkanlar’dan ayrılmak zorunda kalan bir ailenin çeşitli bireyleri üzerinden bütün göçlerin o temel duygusuna, o büyük hüzne varıyor. Bir yanda ölümler, bitmeyen zorlu yolculuklar, kendi toprağından ayrılmanın derin üzüntüsü; öte yanda dirayet, kenetlenme, öfke ve yan yanalık. Bizim Diyarın en belirgin duygusu, bu kenetlenme olmalıdır. İstanbul’da son bulan bu göçü, herkes başka yerlerde, başka zamanlarda yaşamış ve sonunda yerleşik olabilmiştir. Ama hep o inatla. Ve elbette “geçse de hiç unutulmayacak” bir hafızayla. “Hangi birini anlatayım? Gece ışıldaklar karayı yalayıp geçiyor. Patlamalar, alevler, açılan gedikler, sessizce ölen askerler… İnleyen yaralılar… Bu bir imtihandır ana. Burada kendimizi öğreniyoruz. Yaşamaya hakkımız olduğunu, düşmanımızı öğreniyoruz… Telefonlar… Tayyarelerin gelip geçişi… Sudaki günün parıltılarına, gece yıldızlara bakmaya zaman yok. Otlar nemli, böcekler kuşlar öter durur. Siperler, dikenli hatlar… Askerlerden biri incir toplayıp getirmiş. Geceleri türkü okuyorlar. Yıllardır böyle birlik olunması için uğraşıp durmuştuk. Yeniden toparlandık. Yeniden doğduk.”
Enver Paşa 1-2-3
Şevket Süreyya Aydemir / Remzi
Bu kitap, bir insanın değil, bir devrin hikayesidir. Bu devir ne zaman başlar? Nerede biter? Bunu belirtmek güçtür. Çünkü tarih içinde devirlerle, bu devirlere müdahalesi olan kahramanlar, daha öncelerden gelişen birtakım şartların, oluşların mahsulüdürler. Onları bu şartlar ve bu oluşlar hazırlar. Onları bu şartlardan, bu oluşlardan kesin sınırlarla ayırmak mümkün değildir. Bir devri ve kahramanlarını, kendilerinden evvelki devrin doğum ağrılarından kopardığımız zaman, bu devir ve bu şahsiyetler, köksüz ve havada kalır. Kaderci ve Kaderini Yaratan Adam! Kader biz miyiz? Yoksa biz, önceden yazılmış bir alın yazısının esiri, yani bu yazıyı yazanın elinde birer oyuncak mıyız? Çağımızda bu soru, çağdaş insana anlamsız gibi görünür. Ama bütün çağlar boyunca insanlar, gene de bu bilmecenin düğümünü çözmek için uğraştılar. Enver Paşaya gelince o, bütün ömrü boyunca bu muammanın içinde savaştı. Çünkü hem Kaderci hem de kendi kaderini kendi yaratabileceğine inanan adamdı. Tükenmiş Bir İmparatorluk Osmanlı İmparatorluğu yorgundu. Yenikti, tükenmişti. Tarihi ömrünü artık tamamlamak üzereydi. Zamanın çarkları, onun kitabını dürmek için işliyordu. Ve şimdi bilinen şudur ki bu Devlet, daha Birinci Dünya Harbine girdiği gün yenilmişti. Yani Enver Paşa, daha baştan kaybedilmiş bir harbe girmişti… Ama genç, ihtiraslı, hayallerine sınır tanımayan bir adam, bu çarkların kendisi için çalıştığına inanıyordu. Elinin altında, gene kendisi gibi genç, ihtiraslı, yenilgi kabul etmeyen bir Kumanda Kadrosu vardı. Gerçi tarih, şahıslarla beraber şartların da eseridir. Ama bizim için Birinci Dünya Harbi, tarihin kaçınılmaz kanunları ile, genç bir İhtiras Adamının, yani Enver Paşanın, kanlı bir pota içinde, kıyasıya boğuşmalarının hikayesi gibidir.
Ihlamurlar Altında Gezinti
Friedrich von Schiller / Can
18. yüzyıl Alman edebiyatının önde gelen isimlerinden Friedrich Schiller dramlarıyla Alman tiyatrosunun standart repertuvarında yer alır. Aynı zamanda bir öykücü de olduğu pek bilinmez. Schiller, dramlarında olduğu gibi öykülerinde de sahicilik arayışına girer ve karakterlerinin psikolojik gelişimine odaklanır. Ceza ve yargı sistemi de dahil olmak üzere toplumsal meselelerin salt insanı göz ardı ettiğini düşünen Schiller, insan psikolojisine eğilir. Bu öykülerde ahlaki ikileme düşen, umutsuzluğa sürüklenen, suça itilen insanın açmazını yaşarız. “Ihlamurlar Altında Gezinti” başlığı altında topladığımız bu küçük kitap, Schiller’in 1782-1792 yılları arasında kaleme aldığı öykülerini içeriyor.
Son Emel
Mehmet Rauf / Can
Aman Yarabbi, Köprü, Köprü… Bunu şimdi birdenbire ne kadar ne kadar sevdi. O üzerinden binlerce defa geçmiş olduğu yer; bu serilmiş, ölmüş hayatıyla, elini kaldırmanın bile acı verdiği şu haliyle orası; şimdi erişilmez bir saadet gibi uzak, imkânsız ve temas edilemez geliyordu. “Son Emel’deki hikâyelerde Mehmet Rauf edebiyatının önde gelen unsurlarından kadın ve aşk hemen göze çarpar. Kadınlar ve erkekler arasındaki sohbetler, bu sohbetlerin kadınlar, aşk, cinsellik ve evlilik üzerinde dönmesi de onun edebiyatında çok rastladığımız unsurlardandır. Özellikle bu kitapta Mehmet Rauf, son emeline doğru koşan bireylerin ruh hallerini anlatmak için senfoniye benzeyen bir yapı oluşturmuştur.”

Necip Tosun’dan tavsiyeler

Bu sayımızda “Türk Öykücülüğünde Rasim Özdenören”, “Hayat ve Öykü”, “Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu”, “Film Defteri”, “Modern Öykü Kuramı”, “Mesut Uçakan’la Sinema Söyleşileri”, “Küller ve Uçurumlar”, “Otuzüçüncü Peron”, “Ansızın Hayat”, “Emanet Hikâyeler”, “Öykümüzün Sınır Taşları” ve “Öyküyü Sanat Yapanlar” eserlerinin sahibi, öykü ve deneme yazarı Necip Tosun’a “Hangi kitapları okuyalım?” diye sordum. İşte aldığım cevaplar:

Küçük Ağa
Tarık Buğra / İletişim
Küçük Ağa, Kurtuluş Savaşı yıllarında, siyasal karar ve tartışma merkezlerinin uzağında, Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri pek bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları anlatır. Asırlarır sadece “halife-i ruyi zemin”in, padişahın açtığı sancağın altında savaşılacağı bilgi ve inancıyla yaşamış taşra insanlarının, halife-padişah çağrısının yokluğunda ve işgal haberleri yayılırken yaşadıkları ikilemlerin, açmaz ve iç çalkantıların, kendileri ve kaderlerine sahip çıkma hakkında yeniden düşünmek zorunda kalışlarının hikayesidir. Tarık Buğra’nın kendi deyişiyle Küçük Ağa, destanlara yakışır bir konuyu ele almasına rağmen, destan değil, gerçekliği anlatan bir romandır. İttihatçıların ve Kuvvacıların değil, inanç ve gelenek kalıtıyla başbaşa, ilk kez kendisi ve kendi adına geleceği için karar vermeye çalışan bir ahalinin “kahraman”ı olduu bir roman. Şimdilerde Küçük Ağa’yı okumak, güncelliğini bir kez daha kazanmış bir öyküyü, sorunsalı yeniden okumak demektir.
Moby Dick
Herman Melville / Yapı Kredi
““Pequod adlı bir balina gemisinin son yolculuğunu, balinaların nasıl avlandıklarını, geminin sonunda nasıl battığını anlatan Moby Dick, ilk bakışta denizlerde geçen bir serüven romanı sayılabilir. Ne var ki insan Moby Dick’i okudukça, okuduklarını düşündükçe, kitabın derinliğini, gerçek anlamını sezmeye başlar. Bu derinliği, bu gerçek anlamı sezmeyenler ise, balina avıyla ilgili, heyecanlı bir öykü olarak, gene de Moby Dick’in pekâlâ keyfini çıkarabilirler.” Mîna Urgan böyle tanımlıyor Beyaz Balina’nın romanını. “Zaman zaman çıkardığı o garip seslere burnundan konuşma dersiniz, balinayı horlamş olursunuz. Hem balinanın söyleyecek nesi olabilir? Ben, derinliği olan hiçbir varlık görmedim ki, bu dünyaya söyleyecek söz kekelemek zorunda kalır, olsa olsa. Ne mutlu ona ki, dünya duyuverir sesini.” Melville’nin sesini geç de olsa duymuştur dünya: Düzyazı biçiminde yazdığı bu şiirde, ironi, mitoloji ve gerçekçiliğin iç içe geçtiği bu romanında, denizi, gemicileri, balinaları ve tabii bu arada tutkuların tutsağı olan insan ruhunu anlatıyor.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar / Dergâh
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir.
Suç ve Ceza
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski / İletişim
Düştüğü yoksulluk çıkmazında toplum kurallarının bağından kurtulduğuna inanan bir gencin hikâyesini anlatan Suç ve Ceza ahlâkın anlamını sorgular. Dostoyevski’nin yazın hayatının olgunluk döneminde kaleme aldığı Suç ve Ceza, Raskolnikov adlı gencin ahlâki hesaplaşması üzerinde yükselir: Raskolnikov öldürmeyi planladığı tefeciden aldığı parayı hayırlı bir amaç için kullanırsa, işlediği suçun doğasını kalıcı biçimde değiştirebilir mi? Hırsızlık ve cinayet gibi suçlar, “yüce amaç”larla işlenmesi durumunda cezasız kalabilir ve vicdanın yükünden kurtulabilir mi? Dostoyevski’nin en çok okunan romanı olan Suç ve Ceza, yayımlandığı günden bu yana insan ideallerini ahlâki ve felsefi sorularla sınamaya devam ediyor. “Aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi, Dostoyevski’yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir tarihtir.” Jorge Luis Borges. “İnsanoğlunun kurtarıcısı olabilirdi. O, gardiyanı olmayı seçti.” Sigmund Freud.
Yaşamak
Cahit Zarifoğlu / Beyan
Yeni Türkçedeki hatıra türünün en yetkin örneklerinden biri olan Yaşamak, toplumsal olarak bir ışığa dönüştürmek istediğimiz acıya, bireysel bir dünyada aydınlık sağlamaktadır.
Zarifoğlu, çevremizde gelişen olayların gözümüzü yorduğu ve bizim, hayatın bütünsel akışıyla olan bağlarımızı güçlükle koruduğumuz dönemde, o bağlara canlılık veren birkaç şairimizden biridir. Yaşamak, şiirindeki derinliğin yol açtığı açılım getiren ve şaire ait iç dünyanın zenginliğini gözler önüne seren bir eserdir. Şair, yaşamayı varlık ve oluşun özüne dokunan bir derinlik içinde algıladığı ve arka planındaki hikmetle anlaşarak yaşadığı için, aynı hikmetin onun anlatımında parıldaması pek tabiidir.

Önceki Yazı

Muaz, umutları yeniden yeşertecek

Sonraki Yazı

Türkiye kahramanını kaybetti

Son Yazılar

Alyoşa’dan aşk ile selam

Sanat ajandası, sanat dolu bir sayfa ile karşınızda. Bu sayımızda sanatçı Aliye Berger’in hikayesini anlatacağız. Aliye