Kayıplardan Bir Dünya: Teyzeler ve Maymunlar

10 dakikada okunur

Meksikalı yazar, tarihçi ve sanat eleştirmeni Avelina Lesper, Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı adlı kitabında sanatın geldiği nokta ve sanatçılar hakkında sert çıkışlarda bulunur. Günümüzde sanatçıların çoğunun gözden çıkarılabilir durumda olduğundan, eserlerinin yerine başka eserler konulabileceğinden, eşsizlikten yoksun olduklarından, yapılan işin özel bir yetenek gerektirmemesinden şikâyet eder. Artık öykü kitaplarında ya da edebiyat sitelerinde benzer tema ve sahnelere rastlıyor oluşumuz, dijital devrimle beraber gelen yüzeysel erişimden ayrı düşünülemez. Böyle bir ortamda, konforunuzdan taviz vererek yani bedel ödeyerek yazmak ve onu sunmak çok daha zor. Nisan 2023’te Dergâh Yayınlarından çıkan Teyzeler ve Maymunlar, Fatma İçyer imzasına sahip. Yazarın düşünüşündeki kendilik bütün öykülerine sinerek onu özel bir noktaya taşımış, başkalarından ayırmış.

Toplam on dört öyküden oluşan Teyzeler ve Maymunlar’ın en genel özelliği kayıplar üzerine bir metin olması. Hemen hemen her öyküde ölen, kaybedilen, geri gelmeyen, yitirilen birileri var. Bu yoğunluk, yazarın kişisel hayatında da kayıplar hakkında kafa yorduğunu gösteriyor. Dur ben bir kayıplar kitabı yapayım, diyor gibi değil; düşüncesi hayatındaki eksiklikler üzerinden ilerliyor. Bu da yazdıklarına siniyor. Öykülerin hepsinde bir kayıp görüyoruz evet ama kahramanların kayıplarla baş etme biçimleri öyle özgün ki karamsar sayfalar karşılamıyor bizi. Eksik olanın karşısına konulan fiziksel ya da ruhsal baş etme biçimleri, özellikle ilk öykülerden sonra kaybın güzelliğini haklı çıkarıyor.

Ağır Boşluk ve Yıkıcı Öfke

İlk öykülerden sonra diyorum çünkü ilk öykülerde daha toplumsal ve çoğul acılar görüyoruz. Birinci öykü Bariyatrik Mesafe’de küçük kızlarını köyde, babaannesinin yanında bırakarak Almanya’ya çalışmaya giden bir aile var. Oğullarını götürüp kızı bırakmalarıyla dünyası başına yıkılıyor geride kalanın. Değer görmeyi, sevgiyi, gitmeyi ve kalmayı sorguluyor. İçleniyor. İçlendikçe yiyerek kapatıyor içindeki boşluğu. Duygusal açlık kapanır mı öyle hemen? Kapanmıyor. Babaannesi öldükten, kendisi Almanya’ya götürüldükten sonra bile. Yarasına çare bulunmayan bir çocuk olarak ölüyor daha otuzunda, Almanya’daki bir ameliyat masasında. Kendini ölüme götüren kendi yıkıcı öfkesi oluyor. 

Yıkıcı öfkeyi bütün kitap boyunca gözlemliyoruz. Ayrılma bireyleşme dönemindeki birincil travmalar ve çocukluk ile ergenlikte yaşanan ikincil travmalar işlenmediği zaman ortaya çıkan bir öfke bu. Kayıplar yüzünden intikam peşine düşüyor öykü kişileri. Kendilerinden intikam alıyorlar. Kızgınlıkları sebebiyle kendilerini zor durumlara düşürüyor, fiziksel ya da psikolojik zorlukların içine gömüyorlar hayatlarını. Kayıpla baş edememekle yok olmak arasındaki yolu döşüyor yıkıcı öfke. Kendilerini yavaş yavaş yok edip dünyadan siliyorlar. Yaşanan acı bireysel ya da toplumsal, ne olursa olsun öykülerdeki genel manzara değişmiyor. İkinci öykü Yankı’da Srebrenitsa Katliamı’nı görüyoruz. Sırp askeri Vitaliçko, en sevdiği çocukluk arkadaşı Mehmed’i ve onun babası Mirza’yı öldürüyor savaş zamanlarında. Toplamda kaç kişiyi öldürdüğünü hatırlamasa da onların yüzü, sesi, ölüm sahneleri kafasından gitmiyor. Terk ediliyor, düzeni bozuluyor, uykularından oluyor. Yani, nihayetinde kendine doğrulttuğu bir öfke işlemeye başlıyor. 

Hiç Geçmeyen Zamanlar

Fatma İçyer’in alamet-i farikalarından biri de öykülerdeki geçmiş, aslında geçmemiş zamanlar. Almanya’daki bir ameliyat masasında da artık hayatının sonuna gelmiş bir askerin unutamadıklarında da geçmiş zaman trajik bir şekilde dikiliyor öykü kişilerinin karşısına. Yaşanan zamanla anlatı zamanı iç içe geçiyor. Bu şekilde yakalanan zaman ise öyküyü güçlendirip büyütüyor. Geçmiş sahnelerin daha yoğun ve durağan, dil açısından sessiz ve imgesel, psikolojik olarak ise oldukça gerçekçi gerekçelere sahip olduğunu görüyoruz. Yaşanan zaman daha hareketli ve sesli. Bu bireşim okura özgün bir lezzet sunuyor.

Kayıplarla baş etmek sadece kendini yok oluşa götürmekle ortaya çıkmıyor elbette. Teyzeler ve Maymunlar, Sıska Bacaklı Helgalar, Fırat’ın Kuru Kemikli Göğsü, Kafam Dolu Koynum Boş gibi öykülerde hayal gücüne dayalı bir baş etme mekanizması görüyoruz. Hayal gücüne dayalı derken; bağlamsız, havada kalan, klişe tarzı şeyler düşünmeyin. Yazarının benzersizliğini ortaya koyan tamamen orijinal bağdaştırmalar bunlar. Teyzeler ve Maymunlar’da özel sınırlarına annesinin arkadaşları tarafından sürekli müdahale edilen ve iyice sıkışan genç kızın, bir yemek sofrasının kaotikliğine dayanmak için bulduğu çözüm hikâyenin yarasına rağmen okuru gülümsetiyor. Sıska Bacaklı Helgalar öyküsü de yaralı bir tebessüme sahip. Yatalak anne babasına bakmak için hiç evlenmeyen kırk iki yaşındaki kadın, ailesinin ölümünden sonra evlenerek Almanya’ya gidiyor. İlk yıllar her şey yolunda gitse de araya giren bazı şeyler var. Sabriye’nin bu şeyleri kabullenme ve şeylerle mücadele mekanizmasının şekli, öyküyü öne çıkarıyor. 

Fatma İçyer’in ilk öykü kitabı Teyzeler ve Maymunlar bireysel ve toplumsal olanın, yara ve neşenin, şimdiki zaman ve geçmiş zamanın iç içe geçtiği başarılı öyküler. Annemle Aramızdaki Karpuz Kabuğu öyküsü psikanaliz sevenler için özel bir yerde duruyor. Sadece orada değil tüm öykülerde insan ruhunun renk ve desenlerine çokça şahit oluyoruz. Öykü kişilerinin travma ve kafa karışıklıklarının rüyalarına yansıması ayrıca besleyici. Psikolojik altyapısı çok kuvvetli metinlerin. Öykü dili de akıcılığı, anlatma iştahı, cıvıltısı ve kederi ve sahiciliğiyle bir alkışı hak ediyor.

Önceki Yazı

Yahya Kemal’de ‘güzel’

Sonraki Yazı

Boğaz’dan caz, Taksim’den Anadolu Ateşi yükselecek

Son Yazılar