Kenarın ve dağın kalbinde kendi hikâyesini aramak: “Yorgun Mermi”

13 dakikada okunur

İçinde yaşadığımız dönemi öykü çağı olarak görenler olsa da bitirip kapağını kapattığımızda yaşamaya devam eden metinlerin sayısı oldukça az. Son beş yılın verilerine baktığımızda yılda yaklaşık 650 öykü kitabı yayımlanmış ortalama. 2023’te hemen hemen 100’ünü okumuşum. Sene sonunda yaptığım muhasebede ancak beş altı tanesinin yer ettiğini görmüştüm kalbimde. Kuddusi Demir imzalı “Yorgun Mermi”, benim için şimdiden yılın kitaplardan biri. Mart 2024’te Uzam Yayınları’ndan çıkan kitap yazarın ikinci öykü kitabı.

“Yorgun Mermi”yi öne çıkaran durum sahibinin özgün düşünme biçiminin, üslubunun ve meselesinin üstünde yükselmesi. Tematik yazma tercihlerinden, hâkim söylemlerden, öğrenilmiş ve ezberlenmiş bir dilden çok uzak. Yazar kendi varlığını kendine yaslayacak kadar felsefi, sosyolojik, bireysel birikime ve emek verilmiş bir dile sahip. Esas olan tek şey metin ve metnin tek önemsediği de kendisi olabilmek. Bu derdi yoğun ama tertemiz bir dille taçlandırmış olmak da ciddi bir başarı. Bu yazımda “Yorgun Mermi”deki on üç öyküyü dört tema üzerinden okuyacağım: periferi, konfor alanı, ideal dünya ve sahipsizlik.

Periferi, getto, kenar

“Bir Acı Rüzgâr Esince”, “Çizgisizler” ve “Karga Pazarı” öykülerinde mekân olarak şehrin kenarındaki gecekonduları görürüz. Kuddusi Demir’deki şehir hareketli bir büyükşehir değil, daha derin acılar ve kederler barındıran küçük bir şehirdir. Çünkü orada zaman da acılar da aşklar da katmerlenmeye daha müsaittir. Dikkat dağıtacak, oyalanacak, unutturacak pek bir şey bulunmaz. Aynı zamanda kitaptaki en sevdiğim öykü olan “Bir Acı Rüzgâr Esince”de üniversite okuyan bir kıza âşık olur Keno. Kardeşinin ağzından dinleriz onun hikâyesini. 

“Buralarda ‘baba’yı başkasından bahseder gibi kullanırdı herkes. ‘Babam’ diyene pek rastlanmazdı. Kimse iyelik ekini kullanmazdı. Kimse kimseye ait değildi. Sahipsizdi herkes. Herkes bir başına. Herkes tek tabanca. Keno’ya abi demedim hiç. Diğerleri gibi ben de Keno dedim. Mahallede efsaneydi. ÖSS’de 150 ham puan almış zamanında. Okul puanı berbatmış. Yoksa Boğaziçi’ne, ODTÜ’ye yerleşebilirmiş. Bu şehirde tarih bölümünü kazanmış, onu dahi bitirememişti. Keno’yu yiyip bitiren bir aşk vardı bu çöplükte. İlkay’ın aşkı. Çöplük dediğime aldanmayın, üniversitenin dibindeydi mahalle. Bir derenin içinde unutulmuş gibiydi. Halihazırda akan bir dere de yoktu ortada. Evvelden varmış. Biz asfalta doğduk. Asfalta doğmak yazgını değiştirmiyordu. Yazgını değiştirmek buralarda tehlikeli bir oyundu. Kurşun atmak veya yemek gibiydi. Genelde atmaya kalmaz yerdiniz o kurşunu. Rus ruletini zil takarak oynardınız.” (s, 54)

Üniversite okuyan İlkay atanıp gidince Keno ardına düşer. Zeki Demirkubuz’un “Kader”ini hatırlarız metin boyunca. Bir ayrı bir birlikte yaşasalar da İlay ayrılmayı göze aldıkça şehir değiştirmektedir. Keno da peşinden. Ama ona da fazla gelmektedir bu aşk. İlkay’ı unutabildiği tek yer olan horoz dövüşlerinin müdavimi olur. Harabelerde, çöplüklerde, kamyon kasalarında tüketir ömrünü. “Çizgisizler” ve “Karga Pazarı” öykülerinde de görürüz benzer periferiyi. Kuddusi Demir kenar mahalleleri, şehrin gettolarını yerinde gözlem ve tespitleri, ayrıca oradaki insanların demografik ve sosyolojik izleriyle çok başarılı bir şekilde sunmuştur okura. Kahramanların parçalı ve yaralı dili, ebedi kaybetmişlik ruhu ve yaşam karşısında sürüklenen yapıları öykü atmosferlerini sağlamlaştırmıştır. Özellikle “Karga Pazarı”, babayla oğul arasındaki gerilime baktığı açıyla oldukça dikkat çekicidir. 

Konfor alanından çıkmayı göze almak

“İkea”, “Şarlo Mustafa’nın Yeri” ve “Yeraltı” öykülerinde belli bir konfor alanına sahip olan fakat eski tadı tuzu kalmayan insanların ruhuna eğilir yazar. “İkea”da bir eş ve anne olan kadın kahramanı kendisiyle hesaplaşırken görürüz. İnancı ya da aşkı için mücadele ettiği, meydanlarda kendisi gibi insanlarla tek yürek olduğu günlerden sonra rahata ermiştir fakat huzurlu değildir. Eşi bile uzaktır artık, samimi dertlerle kurdukları yayınevinin ona sunduğu zenginliğin içinde. Çocuklarını da ihmal eder zaman zaman. Aileler uzak köylerde kalmış, evlatlar asıllarından gitgide uzaklaşmıştır. Kendi dengi olanlarla aynı kutuların içinde yaşadıkları hayatın yavan tadı ve memleketten aldığı haber yeni bir rotaya sürükleyecektir kadını. “Yeraltı” öyküsündeki arayışta şehir olarak Kars vardır ve metin yine konfor alanından çıktıkları zaman özel ve değerli hikâyeler bağışlar kahramanlarına. “Şarlo Mustafa’nın Yeri” öyküsünde ise konfor alanını terk etmenin verdiği taze nefese eski bir bürokrat aracılığıyla şahit oluruz. Bürokratın eşi, geçmişte yaşadığı anne kaybını aşamamakta ve hayatı hem kendisi hem de çevresi için zorlaştırmaktadır. Adam güzel haberi alıp mutlulukla eve geldiği gün bile canlılık emaresi göremez eşinden. Paylaşılamayan, birlikte anlam kazanmayan küçük büyük her şeyin yaşamda en ufak bir değeri olmadığını imleyen öyküde dilin ve ruhun kaynaşmasındaki kalbi kırıklık, içlenme ve yaralılık özellikle dikkat çeker.

“Hayatının zirve noktası olduğunu düşündüğü o günü hatırladı. Bakanlıkta daire başkanı olduğu geceydi. Mutluydu. Yorgundu. Gururluydu. Eve geldiğinde eşiyle yemek yediler. Sofra öylesine hazırlanmıştı. Ortalık karmakarışıktı. Çeyiz sandığı açılmış, eşyalar kurcalanmış, düğün resimleri sehpanın üstünde unutulmuştu. Bekliyordu Nebi. Herkesin takdirini kazandığı günün sonunu huzurla kapatmayı bekliyordu. Bunca eskitilmiş yıldan sonra masada mum olmasın, ortalık parfüm kokmasın, hafif bir romantik müzik çalmasın elbette ama ne bileyim bir tebessüm olsun eşinin yüzünde, gözlerinde bir davet olsun yaşama dair, kör bir kuyu bakmasın Nebi’ye, yolunu kaybetmiş ishak kuşu gibi simsiyah durmasın salonun ortasında. İnsan kırk yaşından sonra umutsuz bakan bir çift gözle yaşayamıyor zira. Kafkavari bir acıyı kaldıramıyor insan. Hikâye ağır bassın istiyor. Hikâyenin içinde kaybolsun istiyor insan.” (s, 69) 

“Çeçen Baba”, “Yorgun Mermi”, “Emekli Öğretmenler Lokali” ve “Darmaduman” öyküleri şu ya da bu şekillerde idealleştirilen yaşamların açmazlarını işler. “Çeçen Baba”da bir ülkü uğruna aşkından vazgeçen kahramanın daha ülküsüne ulaşamadan derdest edilişi, gözaltı günleri, işkenceler ve ardından gelen delilikle sadece aşkı değil basit zevkleri olan bir yaşantıyı da kaçırışına üzülüp körü körüne bağlanmayı sorgularız. Totalde hiçbir şey sonsuz bir mutluluk vadetmemektedir insana ve yaşam belki de sadece budur. “Yorgun Mermi”de sınır ötesi görevlere giden bir askerin eşi ve kızının yaşantısındaki bedeller, “Emekli Öğretmenler Lokali”nde koca ömrü gölgede bırakan bir inat, “Darmaduman”da kimsenin kimseyi kurtaramayacağı gibi meseleler iz bırakan insan ilişkileri üzerinden anlatılır. 

Kitabın son üç öyküsü Abdal üçlemesi olarak öne çıkar. Uzak bir dağ köyünün insanları içteki ve dıştaki bütün olumsuzluklara direnir. Kuddusi Demir’in derin yalnızlıklar içindeki duygu dolu kahramanları hiçbir zaman eğilip bükülmez hayat karşısında. Hangi çileyi çekerlerse çeksinler soğukkanlı davranır ve yaşama mücadelesinden yana tavır alırlar. “Yorgun Mermi” öykü kişilerindeki fiziksel ve ruhsal çeşitlilik, yetkin sosyolojik temeller, derin felsefi duyuş, yoğun ve özenli bir dille şimdiden yılın en iyi öykü kitaplarından biri oldu benim için.

Önceki Yazı

Metafiziğe göz kırpan bir roman: “Hepimiz Öleceğiz auch Katya”

Sonraki Yazı

Cam Perde’nin ardında ‘kadın’ olabilmek

Son Yazılar

Mekan bendedir, sanatım da mekan da!

Tarih sanatçıları hep takıldıkları mekanlar ile andı.  1800’lü yılların ortalarına doğru açılan kafeler sanatçıların sosyalleştikleri, ilham